17 Ocak 2016 Pazar

KENDİ ANLATISIYLA MEHMET ALİ BİRAND

Yıllar önce tanıştığım ve hayatımda iyi ki tanımışım dediğim güzel insanlardan bir tanesi.
17 OCAK 2013 bugün vefatının 3. yılı nur içinde yatsın.
Kişisel görüşler, politik görüşler, din, dil, ırk ve para gerçekten değer verdiğim insanlarla
çokta tartışmadığım, sadece geyik olsun muhabbeti yaptığım konular.
Çünkü insanın ruhu, inancı tamamen kendine ait kimse zarar vermemeli.
Vaktimi sevdiğim insanlarla bunları konuşarak geçirmek yerine daha güzel değerlendirmek varken.
Bana ne neye inandığı, ne kadar para kazandığı, kimi tuttuğu, tutmadığı.
Mehmet Ali Birand bu yönümü bilirdi. Kendisinden hayat hikayenizi yazayım mı diye rica ettim.  
Vayyyy be desinler,  Heyyyyt havam olsun dedim.
O da gülerek senin konuşma ve yazma stilin şeklinde anlatayım o zaman, aksın gitsin dedi. 
Başladı anlatmaya, ben en az 10 kupa kahve içmişimdir.
Şundan başka bir şey yeme içme, kurudu için dışın diye söylendiğini hatırlıyorum.
Güzel insanın dilinden kendisi;


9 Aralık 1941 gecesi, Alman Hastanesi’nde doğmuşum. 
Şimdi sen vay be hatırlıyorsunuz demeden ben cevaplayayım. Annem anlattı :)
Erenköy’de bahçe içinde eski üç katlı köşk- konak karışımı bir evde oturuyorduk.
Annem Mürvet ve ağabeyim Ural'la beraber yaşıyorduk.
Babam, ben 2 yaşındayken kalp krizi sonucu ölmüş. 
Annem 42 yaşında iki çocukla dul ve beş parasız kalmış. 
İzzet Birand, Maliye Bakanlığı Kaçakçılık Şubesi’nin başındaymış. 
Benim tanıdığımda epeyce yaşlanmış olan köşk, babamın döneminde Erenköy’ün en eğlenceli yeriymiş. 
Benim hayatıma damgasını vurduğu yıllarda, aynı köşkün ahı gitmiş vahı kalmıştı.

Annem, babamın üç aylıklarıyla bizi ve kendini geçindirmeye çalışıyordu.
Sen şimdi konuşur durursun, ben bir sürü iş yapıyorum para kazanmak için diye.
Devir şimdinin devri değildi tabii, herkesin adı da Hülya değil.

Kışları, kömür sobası yakardık, 
haftada bir yanan alt kattaki hamamda yıkanırdık.
1 saatlik yolculukla Kadıköy’e, oradan da vapurla şehre gidip gelerek işimizi gücümüzü halledebilirdik.

Bir gece, annem 3 yaşındaki beni yıkamaya çalışırken, sobada ısınan kaynar suyu üzerime döküyorum ve
 sol bacağım yanıyor.
5 ayrı ameliyat geçirip, toplam 1 yılımı hastanelerde geçiriyorum. İlk talihsizlik.

İlk şans, ilkokulu Erenköy Zihnipaşa’da tamamladıktan sonra,1955’te Galatasaray Lisesine girmemle bana gülmüş.
Hiç farkına varmadığım ama sonradan bu gelişmenin beni nasıl değiştirdiğini anladığım ilk şans :)

O şansı bana, dayım Mahmut Dikerdem verdi. 
Dışişleri Bakanlığında küçük bir diplomattı. Benim eğitimimi üstlenmiş ve okul taksitlerini ödemiştir.
1962‘te Lise bitirip, İstanbul Üniversitesi Filoloji Fakültesinde Fransızca bölümüne girerek eğitimimi sürdürmeyi denedim, olmadı.
Çünkü çalışmam gerekiyordu.

İkinci şansım, Kenan İnal oldu. 
Koç Gurubu’nun önde gelen isimlerinden biriydi. Aile dostumuzdu. Vehbi Koç’un benimle ilgilenmesini sağladı.

1963’te önce İngiltere’ye ayağımdan 5 inci ve sonuncu ameliyatımı olmaya gittim. 
Dönüşümde de Koç Holding’e girecektim. Londra’ya giderken, 
GS lisesi yıllarımda tanıştığım Abdi İpekçi, Milliyet’in Londra muhabirliğini verdi. 
İlginç şeyler bulursan mektupla bize bildirirsin dedi. 
Ben de bir taraftan ameliyat ve ingilizce, diğer taraftan Milliyet’e mektupla haberler göndermek suretiyle
1 yılımı tamamlayıp geri döndüm.
1964 yılı Temmuzunda, Koç Holding yerine, kendimi Milliyet’te buldum.

Üçüncü şansımı, yani gazetecilik hayatımı, Abdi İpekçi önüme açtı. 
Vehbi Koç ile konuşup “ Bırakın bir süre bizimle çalışsın. İki dili olan genç bir insan. 
Üstelik gazeteciliği seviyor ve yetenekli görünüyor. 
Bir deneyelim. Eğer yapamazsa size geri döner” deyip, Vehbi beyin onayını almıştı.

Dördüncü şansım ise, Milliyet’te çalışırken karşılaştığım Cemre oldu. 
Onunla 1971’de evlendim ve hayat mücadelemizi birlikte götürdük. 
Evlilik ile birlikte cebimizde, Milliyet’in verdiği 500 dolar maaşla Brüksel maceram başladı.

Milliyet’in Brüksel’deki muhabiri olmak bana çok şey kazandırdı. 
Hem dünya görüşümü etkiledi, hem de çok şey öğrenmemi sağladı. 
Eğer Brüksel’e gitmemiş, Cemre ile orada 20 yıl yaşamamış olsaydık, bugün geldiğim yerde olamazdım.

Brüksel’deki gazeteciliğimin dönüm noktası da, 1974 Kıbrıs Harekatı’yla gerçekleşti. 
Türkiye, birden bire dünyanın gündemine girdi. Bütün gözler Ankara’ya çevrildi.
Amerika’nın silah ambargosu, Kıbrıs konusunu daha da ön plana çıkardı. 
Uluslararası ilişkiler, o döneme kadar görülmemiş derecede arttı. 
O zaman da, benim gibi dışarıda çalışan gazetecilere ihtiyaç inanılmaz derecede yükseldi. 
Ancak ben de sadece  Brüksel’de kalmadım, oradaki kurumlarla  (NATO ve Avrupa Birliği) yetinmedim. 
Dışarıda yaşamanın avantajını kullandım görev sınırlarımı genişlettim.
Yıldızım parlayıverdi. 1974’ten sonra sadece Brüksel değil, sürekli Washington, 
Atina, Strasbourg’a (Avrupa Konseyi için)  gider oldum. Dünyam genişledi. Bilgim arttı.

Brüksel’deki 20 yılım, kişisel olarak üretimimin en üst düzeye çıktığı dönemdi. 
Yazdığım ve her biri büyük ilgi toplayan kitaplarımın listesi bunun kanıtıdır:
30 SICAK GÜN (1976) ve DİYET (1979)  Kıbrıs harekatının perde arkasını, 
Türkiye’nin harekat sonrasındaki dış ilişkilerini ele alan iki kitap art arda çıktı.
BİR PAZAR HİKAYESI  (Türkiye- Avrupa ilişkileri) kitabının ilk baskısı 1978’de yaptı.
TÜRKİYE'NİN AVRUPA MACERASI (Doğan Kitap) Türkiye’nin AB tarihçesini tümüyle anlatır.(2005)
EMRET KOMUTANIM (1986) (Türk Silahlı Kuvvetleri’nin subaylarını nasıl eğittiği ve TSK’nın işleyişini anlatır.
12 EYLÜL 04.00 (1983)
APO ve PKK. (1988)

1985’te, bir adım daha attım ve 32.GÜN adlı, aylık bir haber programını başlattım.
Gazetecilik artık beni tek başına tatmin etmiyordu. 
Televizyon ile daha geniş kitlelere sesimi duyurmak istedim. 
Uluslararası ilişkileri ele alan ve yabancı devlet adamlarını konuk eden bir program yaptım. 
TRT’nin durağan dilinden farklı olduğu için çok beğenildi.  
Aslında programı, Avrupa TV’lerinde gördüklerimi örnek alıp, izlediklerimden esinlenerek yapmıştım.
Ancak program beklemediğim oranda beğeni kazandı ve beni şöhrete taşıdı. 
Bu programın böylesine başarılı olmasında en büyük katkı Can Dündar, Mithat Bereket, Çiğdem Anat, 
Ali Kırca, Deniz Arman, Cüneyt Özdemir, Rıdvan Akar, Musa Çözen, Talip Korkmaz, 
Sacit Baydar başta olmak üzere, sayısız muhabir, kameraman ve teknisyenden gelmiştir.
 
1986’da bir adım daha attım ve Moskova’da büro açtım. Her ay Moskova’ya gider ve gelişmeleri izlerdim. 
Tam o sıralarda  Gorbaçov dönemiyle birlikte açılım başlıyordu. 
Moskova-Brüksel arasında gidiş gelişler bana çok katkı yaptı. 
Analizlerim renklendi, bilgi dağarcığım daha da derinleşti. 

Bir süre sonra, TV çalışmalarımda, sadece 32.Gün’ü yapmak da beni tatmin etmedi. 
TV programı yanısıra belgesel üretmek için harekete geçtim.

1989’daki KIBRIS Belgeseli, ardından DEMİRKIRAT (27 mayıs darbesini anlatan çalışma),
12 MART-12 EYLÜL ve ÖZALLI YILLAR geldi. 
Bütün bunları Can Dündar ve Bülent Çaplı gibi iki dev ismin sayesinde gerçekleştirebildim.

Gazeteciliğimi ve özel hayatımı, uzun sürede en fazla etkileyen olay ise 1988 yılında 
Lübnan’ın Beka vadisindeki PKK kampında Abdullah Öcalan ile gerçekleştirdiğim ilk röportaj oldu. 
Öcalan’la o ana kadar kimseye konuşmamıştı. 
İlk defa Milliyet’e konuşması olay oldu. Gazete toplatıldı. Röportajın yayını yasaklandı. 
Röportaj bir yandan da hayatımı boyunca asker ile ilişkilerimin bozulmasına neden oldu.

Avrupa'dan Cemre ile beraber Ülkemize dönmeye karar verdik. 
Oğlumuz Umur artık ilkokulu bitirmişti.
1991’in haziranında, İstanbul’a yerleştik ve hayatımız tümünden değişti. 
Doğrusunu söylemem gerekir ki, hayatımız bir yandan karardı, öte yandan da  çok renklendi. 
Sevdiklerimize yakın olmanın keyfine kavuştuk.

İstanbul’daki yaşam asıl, uzun yıllardır çalıştığım Milliyet’te ayrılıp SABAH’a geçmem
ve 32. GÜN’ü de TRT’den Show TV’ye taşımamla birlikte çok değişti. 
Hem o dönemlerdeki PKK terörünün artması nedeniyle esen fırtınaların arasında kaldım, 
hem de devlet politikalarına muhalif yaklaşımım bana pahalıya mal oldu.
Yıllar sonra farkına vardım ki, TRT’de açılan davalarda dahi asker parmağı varmış. 
Yıllarca, ardı ardına gelen mahkemelerle mücadele ettim. Çok yorucu ve üzücü dönemlerden geçtim.
           
1997’de ünlü 28 Şubat müdahelesine muhalefetin ve Kürt  sorununda resmi ideoloji ve  
söyleme karşı çıkmam nedeniyle,  asker tarafından andıçlandım.
(Andıç=verilen özel emir üzerine ilgili karargah subaylarının bir konuyu detaylı inceleyip, 
Genelkurmay Başkanlığı komuta katına sunduğu bir dökümandır.)
Genelkurmay Başkanlığı’nda hazırlanmış bir komplo sonucu, 
SABAH’tan kovuldum ve Show TV’deki programım da durduruldu. 
Asker, Kürt sorunuyla ilgili tutumumdan dolayı beni cezalandırmıştı. 
Hayatımda hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim.
Bu korkunç olay, bir yandan bana çok farklı bir dünyayı da açtı.

1997 Temmuzunda Aydın Doğan CNN TÜRK’ ün kuruluşunda bana görev verdi.
POSTA gazetesinde başyazı yazmaya başladım. MANŞET adlı günlük siyasi bir talk show yaptım. 
2005’te de, Kanal D Ana Haber Bülteni’nin Genel Yayın Yönetmeni ve 
bültenin Anchor’u (sunucu,açık oturum yönetme) oldum. 

2009’un Ocak ayında,  CNN TÜRK yeniden hayatıma girdi. 
Türkiye’de ilk defa uygulanan bir proje için kolları sıvadım. 
Hem CNN TÜRK’ün, hem de Kanal D’nin Genel Yayın Yönetmenliğini üstlendim. 
Ortak bir haber merkezi oluşturduk. Hala devam ettiğine göre başarılı olduk demektir.

Bütün bu yaşam sırasında yüzlerce konferansa katılıp konuşmalar yaptım, ödüller aldım. 
Ancak hiçbiri, Avrupa Konseyinin “Yılın Gazetecisi” (1987)
TÜYAP kitap fuarının “Yılın Yazarı” (1976) 
Lion klüplerinin Melvin Jones Fellow ödülü 
Fransızları  Şövalye nişanı (1993) kadar beni onurlandırmamıştır.

HÜLYA ÇAKICI

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder