30 Nisan 2016 Cumartesi

Nusaybin'de bir çocuğun günlüğüne yazdıkları :(


Nusaybin'de bir çocuğun günlüğüne yazdıkları :(
Mardin'in Nusaybin ilçesinde güvenlik güçlerinin bir evdeki kontrolleri sırasında evde yaşayan çocuğun günlüğü bulundu.
İlkokul öğrencisi olduğu tahmin edilen çocuk günlüğüne “Bugün saban erkenden uyandım elimi yüzümü yıkadım hazırlanıp okula gittim. Okul çok güzel geçti yazılıya girdim sınav kolay geçti. okulda eğlendim Eve geldim yemek yedim sonra ödevlerimi yaptım. Dışarıya çıktım sonra eve geldim. tv izledim. Akşam oldu tv izledim. YDG-H bizim evin önünde hendek yaptı biz de onlara yardım ettik sonra bitince eve geldik uyuduk” yazdığı görüldü.

Bir çocuk bunu yapıyorsa ona bunu yaptıran aileleri ise BARIŞ kelimesi anlamını kaybetmiş demektir. Terör belasının ızdıraplarını çocuklar daha acı çekiyor. Okula gidemiyorlar, yaralanıyorlar, yetim kalıyorlar, ölüyorlar. Bu çocuk resmen bilmeden her şeyi itiraf  etmiş burada. Şehit polis ve askerlerimiz, onların perişan olan aileleri. Ben bir vatandaş olarak bunlara yapılacak ev ve yardıma karşıyım. Bu insanlara yardım etmek değil, aksine teröre yardım ve yataklıktan tutuklanıp yargı önüne çıkarılmalıdır. Gerçi bunlara en başta hükumet yardım etti. Vali ve Emniyet müdürü hendeklere göz yumdular ve seyrettiler.
Sayelerinde 2002'de biten terör zirvede şu anda. Ve memleket terör yuvası olmuş durumda. Başbakanlık dönemin de İmralı'ya 12 kanallı TV'yi serbest bıraktılar. Yanına da beş tane mahkum arkadaşını yolladılar ki Apo'nun canı sıkılmasın. Her yere göstere göstere gelindi. Ama azınlık dışında bakıp ama gören olmadı. Olanlar da diskalifiye edildi.
Seçimler de HDP için çalışıldı. Vekil ailecek hdp'ye oy verdik der. Basın sözcüsü bu kez kendimiz için çalışacağız der. Belediye başkanı Hdp barajı aşınca şükür pilavı dağıtır. Vekil sınırımızda Pkk'nın Suriye kanadı Pyd olsun der. Genel başkan PKK için terör örgütü değil der. Vekil Habur'daki teröristlerin avukatı olur ve Apo posterleriyle donatılmış mitinge katılır. Vekil PKK için temiz çocuklar, sokağa çıkarız der. Grup başkanvekili Pkk'lıları korumaya çalışırken sıkıştırılan HDP vekili için hukuk ülkesindeyiz, vekil serbest bırakılsın der. Genel başkan HDP'li milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırılmasın der. Genel başkan hendek kazan teroristlere arkadaşlar der. Vekil PKK mezarına ziyarete gider. Belediye HDP ile birlikte taziye evi projesi üzerinde çalışır. Genel başkan HDP Ankara kongresinde Pkk için saygı duruşunda bulunulan ortama çiçek gönderir. Sonuçta da normal gidişat bu olur :(

Sayelerinde artık Dünyanın bakış açısı gün yüzüne çıktı. Öldürülenler Kürt ya da Ermeni değil de, Türk ise önemli değil. Kesin onlar ölümü hak etmişler. Gerçi kendi öz kültüründen habersiz milyonlarca TÜRK'ün bile umurunda olduğunu sanmıyorum.

Sevgili günlük, 14 yıl önce ABD/İSRAİL/AB tarafından başımıza getirilenlerin bizi getirdiği nokta karanlık bir kuyu. Öyle ki çoluk çocuk bu belanın karanlıklarında hep beraber boğulduk/boğuluyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

29 Nisan 2016 Cuma

Sen benim hayatım değil! Sen benim sonsuzluğumsun!

Aldığım nefesin sebebi. 
Sonsuzluk gibi seni sevmek.
Sürüklenirsin mutluluğa, umuda, hayallere ve aşka.
Sensin bu bedenim de kalbim.
Sensin bu bedenim de ellerim.
Sensin bu bedenim de gözlerim.
Ben senim sevdiğim.
Benliğime karışmış ruhun ve bedenin. Attığım her adımda seni isterim.  
Baktığım her yerde seni görürüm. Dolmuş, taşmış kalbim seninle, senin sevginle.
Ah bir bilsen nasıl seviyorum.
Nazar değdirir gözlerin sevgime.
Bir bilsen nasıl seviyorum.
İmrenir herkes sevgime.
Bir bilsen nasıl seviyorum.
Ben anlatamıyorum sen yaşa istiyorum. Bazen fedakarlık ister aşk.
Ben sen oldum.
Bu denli sevmek delilik biliyorum.
Eğer sığsaydı sevgim kalbime, bedenime, hayallerime.
Taşırmazdım dünyaya.
Gözlerime bakan herkes seni görsün istiyorum.
Bir tek sen baktığın da beni gör, hisset.
Bu yalanlarla dolu hayat içinde.
Benim gerçeğim sensin.
Biliyor musun, kendinle grur duymalısın. Bu kadar seviliyorsan sen mükemmel bir insansın.
Sen benim nasibim, sen benim kaderim, sen benim değerlimsin.
İnsanların hayatta korktuğu şeyler vardır.
Benim korkum seninle imtihan olmak.
Sabah gözümü açtığım da sana uyanıyorum.
Günümü sana adıyorum.
Bir masal var. Sadece ikimiz.
Ben o masal da yaşıyorum.
Sana acıkıp, sana susuyorum.
Sana uyanıp, sana yatıyorum.
Sınırsız bir hayal gücüm var.
Ben seni sonsuzluk gibi seviyorum.  Seninle olan bir sonsuzluğum var.
Bilirsin ki sen beni hep mutlu edersin.
Bilirsin ki sen olmadan ben bir hiçim.
Bir amaç sahibi değilim.
Ben bir aşk, bir hayat sahibiyim.
Bir tek sen varsın elim de, avucum da.
Güneş doğuyorsa senin için.
Dünya dönüyorsa senin için. 
Ben varsam senin için.
Sen benim tamamımsın.
Sen benim hayat arkadaşım değil, hayattaki tek varlığımsın.
Sen benim hayatım değil, sen benim sonsuzluğumsun.

HÜLYA ÇAKICI

Hayat böyle bir şey onu da öyle anladık.


Ergenlik zor geçer, genç olanda. Orta yaşta depresyon. 
Yaşlı da yaşlılık sendromu, biraz daha olunca da bunamak.
Her yaş sıkıntı anladık. Hayat böyle bir şey onu da öyle anladık.
Hayat anlamak demek, onuda anladık.
Çözüm? Her şeyi oluruna bırak :)

Umudunuzu yitirmeyin mucizeler her gün oluyor.
Her gün dünya yeniden kurulur ve biz yerimizi yeniden alırız.
Hayata tutunmak istiyorsan azmederek, sabrederek, pes etmeyi değil, mücadele etmeyi seçeceksin.
Beklemek, hayatın dışında akan bir başka zaman. 
Beklemek sessizliğin dile gelmiş hali. Belki de sadece sabır. 
Sessizliğin içerisinde söylenmemiş binlerce gizem saklı. 
Sessizce anlaşılmayı bekledik, anlatmaya çalıştık içimizdekileri. 
Sessizlik en büyük sesimiz oldu duyura bildiklerimize.
Gerçek şu ki, biz emanetleri göklere, yere ve dağlara sunduk.
Onlar bunu yüklenmekten kaçındılar ve ondan korkuya katıldılar.  
Ne kadar kaçarsan kaç kaçtığın şeyin içinde bulursun kendisini. 
Tıpkı bir mıknatısın çekmesi gibi. 
Bataklıktan kurtulmaya çalıştıkça bataklığa gömülmek gibi. 
Bizler yavaş yavaş duygularımızın yok olmasına alışıyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Kerbela sevgi ve üzüntünün birbirine karıştığı topraklar.!


Aşure'nin anlamının, develerin güdülmesiyle ilgili IŞR kelimesinden türetildiği söylenir. On anlamındaki AŞR ise, Kur'an'ın rahat okunup, ezberlenebilmesi için onluk bölümlere ayrılması anlamında kullanılır. Okunan biten her onluk sayfa sonuna, başlayan her onluk sayfa başına AYIN harfi konur.
Hz. Muhammed'in sevgisine dair Cenab-ı Hak, mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihan vesilesidir derken ne kadar doğru söylemiş. Torunları görünce dayanamadım konuşmasını kesip kucaklaşmasının nedenini açıklıyor.
Kerbela olayından sonra İslam edebiyatında başlı başına bir tür oluşur. Ve özellikle taziye törenlerinde okunmak üzere Şii şair, edipleri tarafından MAKTEL veya MAKTEL-İ HÜSEYİN denilen mersiye ve okuma parçaları kaleme alınır. Ayrıca Safevilerde, Hüseyin Vaiz-i Kaşifi'nin en önemli eser sayılan Ravzatü’ş-Şühedası Kerbela şehidlerini anmak için düzenlenen ve RAVZA denilen meclislerde yüzyıllarca okunmuş.

KERBELA TOPRAĞI şehidlerin vücutlarını barındırdığı için sevilen bir toprak olarak anılmış, sevgi ve üzüntünün birbirine karıştığı ağıtlara konu olmuştur.
Kerbela bir yandan belalı yer, öte yandan büyük kahramanlıkların gösterildiği kutsal mekan olarak tanıtılır. Şairler şiirlerinde Kerbela için yağmur ve bereket duasında bulunurlarmış. Kerbela şehidleri ve Hz. Hüseyin'in türbesinin bulunduğu Irak Bağdat'taki Kerbela bölgesi ve şehidleri bulan Gadiri köylülerinin şehidleri gömdüğü Hair bölgesi, İslam medeniyetinde kutsal kabul edilmiş ve bir dua ve ziyaret alanı olmuştur.
Moğollar işgallerinde buralara saldırmamıştır.
Timur kabrin üzerine gümüş bir şebeke yaptırmıştır.
Kanuni Sultan Süleyman Bağdat’ı aldıktan sonra 1531'de Kerbela’yı ziyaret etmiş ve Hüseyniye su kanalını onartarak kumla dolan sahaların tekrar bahçe haline getirilmesini sağlamıştır.
III. Murad 1583'te harap olan türbeyi yeniden yaptırmış. Bağdat, İran'ın eline geçince 1743'te Nadir Şah Kerbela’yı ziyaret etmiş.
Şah Hüseyin’in kızı Radiyye Sultan Begüm türbenin giderlerini karşılamak için bir vakıf kurmuştur.
Muhammed Han'da kubbe ile minare külahlarını altınla kaplatmıştır.
1801'de Vehhabiler Kerbela’yı yağmalayıp 3000’in üzerinde Şii’yi öldürürler. Bu arada Hz.Hüseyin’in sandukasını tahrip edip türbedeki kıymetli eşya ve hediyeleri alıp götürürler.
20. yüzyılın başlarında Kerbela Irak’ın Bağdat’tan sonra ikinci önemli şehridir. Özellikle ziyaretçilerin bıraktığı gelirler, türbenin vakıfları, Necef ve Mekke yolları üzerinde bulunması gibi etkenler sebebiyle bölgenin en zengin ve mamur şehridir.

Alevi-Bektaşi geleneğin de makteller sıradan edebi metinler olarak kabul edilmez. Onlar kutsal atfedilir. Türk edebiyatın da takip edebildiğimiz en eski maktel, 14. yy.da yazılan Kastamonulu Şazi’nin “Dasitan-ı Maktel-i Hüseyin”i. Bu konuda çok ciddi bir literatür olsa da gerek biçim gerek içerik bakımından öne çıkanlardan bazılarını yazayım: Fuzuli’nin “Hadikatü’s-süeda”sı, Yahya bin Bahşi’nin “Maktel-i İmam-ı Hüseyin"i, Lami'nin “Maktel-i Al-i Resul”ü, Hacı Nureddin Efendi’nin “Maktel-i Hüseyin”i türün önemli örnekleri arasında kabul edilir. Bunlar dışında Gelibolulu Cami, Aşık bin Nattai, Zaifi, Şevki, Safi, Bakayi, Cemali ve Zülali gibi pek çok şairin maktelleri var. Divan edebiyatında da Bağdadi, Neşati, Behişti, Keçecizade İzzet Molla, Leyla Hanım, Şeref Hanım, Osman Nevres, Yenişehirli Avni, Hersekli Arif Hikmet gibi şairlerin maktel yazdığı biliniyor.
Burada, yazılan tüm maktelleri bir yana, Fuzuli’nin "Hadikatü's süeda"sını bir yana koymak lazım. Bu kitap Alevi-Bektaşi geleneğinde maktellerin şahı olarak kabul görür ki edebi açıdan gücü tartışılamaz bile.
Maktel-i Hüseyin türündeki eserler genellikle on bölümden oluşur. Önce Peygamber ve ehl-i beytin çektiği sıkıntılar, daha sonra ise Hz. Hüseyin’in başından geçenler anlatılır.
Hz. Hüseyin’in savaşları, Muaviye ile mücadelesi, Medine’den Mekke’ye, oradan da Kerbela’ya gidişi, burada susuz bırakılıp Yezit tarafından öldürülmesi trajik bir üslupla hikaye edilir.
Son olarak, Makteller her zaman ve her yerde okunmaz. Maktel okuma fiili genellikle bir tören havasın da gerçekleştirilir. Bu okumalar Muharrem ayında yapılır. Makteli PİR kabul edilen kişi okur. Alevi kültürün de DEDE olarak da geçer.

HÜLYA ÇAKICI 

Sağlıkta Şiddete Karşı 24 Saat Gözaltı!


Sağlıkta Şiddete Karşı Yeni Eylem Planı.
Sağlık personeline şiddet gösteren, 24 saat nezarethanede gözaltında tutulacak.

Sağlık personeline fiziki olarak saldıranların 24 saat gözaltında tutulması ve ardından adliyeye sevk edilmesi konusunda düzenleme ile her türlü darp olayından sonra tüm saldırganların yasal olarak 48 saat gözetimde tutulması ardından savcı ya da hakim kararı ile serbest ya da tutuklu kalması sağlanacak. Ve hapis cezası geliyor. Bakanın açıklamaları bu yönde.
24 saat nezarethanede tutulmaları neyi çözecek? Caydırıcılık mı? Maalesef sorunu çözmez. Toplumun bakış açısı değişmediği sürece, isterse 48 saat tutulsunlar sonuç değişmez. Sağlık çalışanlarının vatandaşlarımız için çalışırken bir de kendi can güvenlikleri için endişelenerek, panik halinde çalışmaları zor olsa gerek. Şiddet olgusu nerede ve kime uygulanırsa uygulansın kesinlikle kabul edilemez. Uygulandığı ve görüldüğü her yerde önlemek ve gerekli yasal zemini oluşturmak gerekir.

Şiddeti savunmuyorum. Ama sağlıkçıların da davranışlarını savunmuyorum. Her meslek kendine göre zorluk taşıyor. İnsan sağlığı ile ilgili meslekleri yapanlar daha da titiz ve relax olmalı. Genel de doktorlar tarafından sıkıntı olmuyor. Muayenesi yapılıp vs. hasta işlemi bitiyor. Sıkıntılar ve bu tarz olaylar, hemşireler ve hasta bakıcılar vs. arasında geçiyor. Peki neden?

Size toplu taşıma aracında yanıma oturup beynimi yakan, artık müdahale ile susturmaya çalıştığım ama beceremediğim, akabinde insanların da yeter artık deyip susturmayı beceremediği, cahil hemşirenin mecburi dinlediğimiz en az 50 kişi inen binenlerle belki 500 kişi hikayesini anlatayım.
Bu bayan o gün sekiz saatlik mesaisini bitirip, tekrar mesai yapmış yani çift mesai yapmış. Bunda ne var. Bir şey yok buraya kadar tabii. Ev almışlar ve 3 aydır izinsiz her gün 2 mesai yapıyor. Arada da 3 mesai yapıyor. Çay kahve makinesi oldum, sinirliyim, gelip bilmem hangi hasta kaç numaralı odada kalıyor veya başka soru soran insanları boğmak istiyorum, hasta olacaklarına gebersinler, şişmanladım, mutsuzum. Ama mesailerden normal çalışma saatinin iki katı ücret alıyorum. Evin kredisi bir yıla kalmaz biter. Tabii ben birini öldürmezsem. Söylediği rakam bakan maaşı kadar var. Burada bende ip iyice kopuyor. 2 kere uyarıldı. Ben de uyardım. Yok Allah bir çene vermiş gerisini koyvermiş. Ne susdan anlıyor ne kibarlıktan, kadının içine şeytan kaçmış resmen. En sonun da birileri katil olmadan yazık şoför durakta durdu. Tüm otobüs indik, size iyi yolculuklar dedik. Belki işten çıkartılacağını bile bile şoför de indi. Kadın resmen oturuyor ve çene devam. 15 dk. sonra farkına vardı. Neden durduk arızamı var. Herkes inmiş, bana neden söylemiyorsunuz. Ya otobüs patlasa öleyim mi ben, aaa neyse evin oraya gelmişim zaten yürürüm. İndi ve 50 metre sonra döndü bir sokağa.
Ne denir. Siz söyleyin. Şaşkın baktık. Öylece. Allah önce ailesine, hastalara, mesai arkadaşlarına, hasta yakınlarına ve bu şahısla aynı ortamı paylaşan tüm canlılara sabır versin. Hakikaten kadın insanın içindeki şiddet duygularını ayaklandırıyordu.
Sağlıkçıların çalışma düzenleri inşallah bu şekil de devam etmiyordur. Yani para odaklı. Mezun ve açıkta çok insanımız var. Tahammülsüzlük yapıyor iki mesai. Öncelikle mesai asla ve asla yaptırılmamalı. Sonuçta her kesime hizmet veriyorlar. Sen diyene de, siz diyene de. Öncelikle empati kurmaları gerekiyor. Karşıya geçip kendilerine bir bakmaları. Sonra işinin İNSAN ve CAN olduğunun ayrımına varmaları. Ondan sonra neden bana şiddet uyguluyorlar diye düşünmeleri.

İki bakış açısından da yazdım. Kimse art niyet arayıp, savunmaya geçmesin diye.

HÜLYA ÇAKICI 

ATATÜRKÇÜLÜK ve LAİKLİK


Türkiye Cumhuriyetinde, her yetişkin dinini seçmekte hür olduğu gibi, belirli bir dinin merasimi de serbesttir. Yani, ibadet hürriyeti vardır. Tabiatıyla ibadetler, güvenlik ve genel adaba aykırı olamaz; siyasi gösteri şeklinde de yapılamaz. Geçmişte çok görülmüş olan bu gibi durumlara artık Türkiye Cumhuriyeti asla katlanamaz.

Bir de, Türkiye Cumhuriyeti dahilinde, tüm tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmıştır. Tarikatlar kaldırılmıştır. Şeyhlik, dervişlik, çelebilik, halifelik, falcılık, büyücülük, türbedarlık vesaire yasaktır. Çünkü bunlar gericiliğin kaynakları ve cehaletin damgalarıdır. Türk milleti, böyle müesseselere ve onların mensuplarına katlanamazdı ve katlanmadı.

Din bir vicdan meselesidir. Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve düşünceye karşı değiliz. Biz sade din işlerini, millet ve devlet işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, kasıt ve fiile dayanan tutucu hareketlerden sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermeyeceğiz.

Laiklik, yalnız din ve dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü de demektir.

Din ve mezhep herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiç kimse hiçbir kimseyi, ne bir din, ne de bir mezhebi kabul etmeye zorlayabilir. Din ve mezhep hiçbir zaman politika aleti olarak kullanılamaz.

Laiklik asla dinsizlik olmadığı gibi, sahte dindarlık ve büyücülükle mücadele kapısını açtığı için, gerçek dindarlığın gelişmesi imkanını temin etmiştir. Laikliği dinsizlikle karıştırmak isteyenler, İlerleme ve canlığın düşmanları ile gözlerinden perde kalkmamış doğu kavimlerinin fanatiklerinden başka kimse olamaz.

Softa sınıfının din simsarlığına izin verilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler. İğrenç kimselerdir. İşte bu duruma karşıyız ve buna müsaade etmiyoruz.

Bunun gibi bağlı bulunmakla inanmış ve mutlu olduğumuz İslam dinini, yüzyıllardan beri alışılmış olduğu üzere, bir politika aracı durumundan kurtarmak ve yükseltmek gerektiği gerçeğini görüyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inanç ve vicdanlarımızı karışık ve türlü renkte bulunan ve her türlü çıkarlar ve tutkuların alanı olan siyasetten ve siyasetin bütün ögelerinden bir an önce kesinlikle kurtarmak, milletin dünya ve ahiret mutluluğunun emrettiği bir zorunluluktur. Ancak böylece İslam dininin yüceliği gerçekleşir.

Vatandaşları içinde çeşitli dinlere mensup unsurlar bulunan ve her din mensubu hakkında adil ve tarafsız tutum ve davranışta bulunmaya ve mahkemelerinde vatandaşları ve yabancılar hakkında eşit adalet uygulamakla vazifeli olan bir hükumet, fikir ve vicdan hürriyetlerine uymaya mecburdur.

Artık Türkiye, din ve şeriat oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektir. Bu gibi oyuncular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar.

Çeşitli kaynaklar ve kendi fikirlerimle harmanlanmış bir makaledir.

HÜLYA ÇAKICI

28 Nisan 2016 Perşembe

Aleviler için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi açıkladı!

İslam hoşgörü dinidir diyenler. Alevi vatandaşlarımızın haklarını elde etmesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararı mı gerekliydi?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde (AİHM) bugün saat 11.30- 11.45 arasında büyük dairede görülen duruşmada, Türkiye'de yaşayan Alevilerin tüm hakların yerine getirilmesi; Cemevlerine yasal statü tanınması gerektiği yönünde karar bildirdi. AİHM Türkiye Cumhuriyeti'nin 9.,14. maddelerin açık ihlalini tespit etti. 3 Haziran 2015 tarihinde AİHM'deki ilk duruşmaya Türkiye Cem Vakfı Başkanı Prof. Dr. İzzettin Doğan katılmıştı. Bugünkü karar duruşmasına Vakfın ikinci başkanı Ali Asgar Serin, Avukat Namık Sofuoğlu katıldılar.

Alevilerin en doğal hakkı olan bu kararı Avrupa Birliği gibi fitne/fesat organına bırakılması ülkemiz adına utanılacak bir durum. Heybeli adaya hırıstiyan okulu açarlar, Van gölün de Tamara kilisesi açarlar vs. Ama Alevilere Cem evi yasaklarlar. Çünkü onlar Türkmen. Sufiliğin Alevi, Bektaşi ve Yeseviliğin kökeni Türkistan. Cemin en eski hali Türkmenistan. Alevilerin Öztürkler olduğu unutuldu. Baskılar ve katliamlar ile de Alevileri kürtleştirmeye çalıştılar. İnsan insan olsun yeter. Alevi, sünni, Kürt, Türk hiç önemli değil. Önemli olan insanlıktır.

Cemevi ibadethane değildir. Bir kültür evidir. Şaman kültürüdür. Sazlar, semahler şamanizdem gelme gelenektir. Semah demek yol demektir. Sevgi, saygı, ehlibeyite olan sevda, Hz. Muhammed'e, ALLAH'A olan inanç demektir. Hz Ali'nin cemevi yoktur. Irak Necef'te Mescidi vardır. Mescidinde Ezan okunur, namaz kılınır. İlk ibadethaneler de minare yoktu. Ama Ezan hep vardı. İçeride ibadetini, secdesini yapan müslümanlar da hep vardı. Sonra mescitlere minare eklendi ve cami oldu. Ruku, sağa sola selam verme hareketleri girdi, namaza dönüştü ve o camiler de Ali taraftarlarına küfürler edildi, tehditler yapıldı. Minareli camilere dönüşen Mescitlere Ali ve ehlibeyt düşmanı insanlar geldi. Sonrasında Alevilerin çoğunluğu tatsız durumlarla karşılaşmamak için Camilere gitmeyi bıraktı. Yani Aleviler namaz kılmıyor diye bir şey yok.

Alevi inancında şiddete ve nefrete yer yoktur. Akıllı olan insan satmaz kendini. Hoş görür milleti, düşman nefsini. Nesin, kimlerdensin sormaz kucaklar hepsini. İşte alevilik budur. Yalan bilmez, hırsızlık bilmez, aleviler Allah tarafından terbiyelidirler. El uzatma harama. Kul hakkı yiyip beni kandırırsın ama kanmayan vardır unutma. Alevilik mümin olabilmektir. İnsanları ayırıp seçmez olduğu gibi severler Allah aşkına, pir aşkına 12 imam aşkına. Hz.Muhammed'i sevmek zorunda oldukları için değil iman sevgisinden seviyorlar. Yine Allah, Muhammed Ali, Oniki imam, EhliBeyt'i zorunlu olduğu için değil, iman sevgisi ile seviyorlar. Sevgi zorla olmaz. Ama saygı duymak zor değil.
Bir zümre denilen EhliBeyt ise Ermiş Evliyaların nefeslerinde sıradan insan zümrelerinin ismi yok ama EhliBeyt'in isimleri var demektir.
Bilmiyorum bir insana Hz. demek ne kadar doğru? Ama Hz Ebubekir, Hz Ömer, Hz Osman, Hz Ali hepsi de yaşarken cennetlikle müjdelendiler. Hepsi de Allah'ın sevgili kulları oldular.

Allah seni hür yarattı, hırs seni kul etmesin. (Hz.Ali)

Allah insanlara verir ve verdiği gibi de alır. Canı, malı, gücü vs. Önemli olan verildiğinde, kibire, egoya yenilmemektir. İnsan iyilikle ışık beden, kötülükle içinde nar yakar. Allah’a isyan ederek bir şeye ulaşmak isteyen kimse, umduğundan uzaklaşarak korktuğu şeye yaklaşır. Cömert insan yücelir, cimri ise alçalır.
Hiç bir şeyi yozlaştırmadan yaşamaktır Alevilik. (Ben değilim. Ama tanıdığım insan olan insanların başında geliyor Aleviler. Sadece yakın zaman da içine kötülük kaçmış, yalancı, işine geldiği gibi kıvırıp duran alevi/lere rastladım. Yozlaşmışlar, üzüldüm onların adına. Kötüden de kötü idiler. Bu 1, 2 kişi dışında tanıdığım tüm Aleviler 10 numara insanlar. Hepsine sevgiler ve saygılar.)

HÜLYA ÇAKICI

27 Nisan 2016 Çarşamba

Tehlike Sanıldığından Daha Büyük.!


Suriye'ye sürgün edilen Ermeniler tekrar ülkemize sokuldu. Zamanında Suriye’ye kaçan veya sürgün edilen Ermenilerin torunları. Tehlike sanıldığından da büyük. Bir değil, birden fazla bir çok tehlikenin planlanıp, uygulamada olduğunun anlaşılamamış olmasıdır. İçlerinde canlı bombadan tutunda, Ermeni, Yahudi terörist vs. kadar var. Onlar bilmiyor mu sanki. Olan görev yapan insanlarımıza oluyor. Bu gelenlerin çok değil üç beş sene sonra çoğu terörist olup polisimize  askerimize saldıracaklar maalesef. Bir zamanlar İsrail'e Güney Sınırlarımızın mayınlı arazilerini temizlettirmişlerdi. İşte hep bunlar içindi. Danışıklı döğüş. Sadece bir kaç yılda 160 bin Suriyeli bebek dünyaya geldi. Durmadan doğuruyorlar. Suriye'nin yüzde 80'i Süryanidir. Müslüman değil, İnternet ve kitaplar vs. var araştırın. İsrail'in planı adım adım uygulanıyor. Büyük ortadoğu projesinin gereğini yerine getiriyorlar.
Biz kardeşiz deniliyor. Bakalım bu işin sonu ne olacak. 900 km Suriye hududu folluk, 340 km kuzey Irak hududu kevgir. Aşağısı açılmış giren belli değil, çıkan belli değil. Yol geçen hanı bile daha güvenli buraların yanında. Nerede neyin patlayacağı, kimin öleceği belli değil, hangi silahın, bombanın nereden, nasıl gireceği belli değil. Kürt'ü, Yezid'i, Süryani'si vs. bu kadar etnik guruba bölünen bir ülke parçalanmaya mahkumdur. Umarım önlemini alabiliriz.

Müze adının değiştirilmesi, kiliselerin onarılıp ibadete açılması, hepsi planın bir parçası olabilir. Şimdi geriye kalan tek şey usulden yapılacak anayasa oylaması ve Başkanlık sistemine geçilmesi. Başkanlık sistemi zaten yürüyor. Sadece henüz resmiyet kazandırılıp halka açıklanmadı. Adamlar şu an bütün mültecileri Türkiye'ye sokup yerleştirene kadar Türk milletini canbaza bak canbaza diye güneydoğu ile şimdi de Kilis ile oyalayıp mülteci olayını gündem dışı tutmaya çalışıyorlar. Hepsi Türkiye'ye girdiğinde Türk milleti ayaklanırsa iç savaşla beraber Kürdistan, Ermenistan gibi bölgelere ayrılmış olacak Türkiye.

Suriye’de bir yerli halk var, bir de Osmanlı zamanında hatta Cumhuriyet devrinde sürgün edilenler var. En büyük techir Ermeniler. Yıl 1915. Ama bir de isyan çıkarıp, isyan başarılı olmayınca kaçanlar var. En başta yine Ermeniler yıl 1915 ve 1922. Onun peşi sıra Nesturiler/Asuriler yıl 1915 ve 1924. İşte bu isyancılar hem Osmanlı’ya, hem Cumhuriyet’e isyan ettiler, isyan başarılı olmayınca da kaçtılar. Nereye? Suriye’ye ve Kuzey Irak’a. İşte endişemiz bu acaba bu üç milyondan fazla sığınmacı içerisinde kaç tane Ermeni/Nesturi/Asuri var? Bunların isyan bölgeleri zamanında Adana-Urfa, Cizre, Hakkari, Van ve Ağrı idi. Acaba zamanında isyan yüzünden bu toprakları terk edenler geri mi dönüyor?
Adalar Yunanlılar tarafından işgal ediliyor. Doğu, Güneydoğu sonrasında her yer Suriye'den gelen ne olduğu belirsiz insanlar ile dolduruluyor. Ne devlet, ne muhalefet, ne de Ordu'dan bir ses çıkmıyor. Avrupa ile mültecilerin geri dönüş anlaşmasını imzalıyoruz. 3 milyon euro karşılığı. Tüm Dünya'daki asalakları ülkeye doluyoruz. Ve ölüyoruz, mutsuzuz, işsiziz, güvensiziz. Yapılmak isteneni anlamak istememekte ısrarlı bir kitleye sahibiz.

HÜLYA ÇAKICI

26 Nisan 2016 Salı

Her şey nabız yoklama ile başlar.!



TC Devletinin Anayasasının ilk 3 maddesi değiştirilemez, değiştirilmesi dahi teklif edilemez. Laiklik kavramı bu 3 maddenin içindedir.
Her şey nabız yoklama ile başlar. Sanırım Meclis Başkanı SuudiArabistanın kralından etkilenmiş. Laik olmayan din merkezli anayasa istiyor yani dinsel bir anayasa. Sonuç; Molla idarecileri, hoşçakal Cumhuriyet.
Dinin siyasetle bir gösterilmesi doğru mu? İbadet yeri ayrı, siyaset yeri ayrıdır. Biz laiklik demekle dinsiz mi oluyoruz.

Bir bakalım mı laiklik ülkemizi nasıl koruyor! Laik olmayan tüm ORTADOĞU bize sığındı ve devam ediyorlar gelmeye. Bu kadar kötü de neden öncesinde Arabistan'a, İran'a vs. gidip şeriatın içinde  yaşamıyorlar da Türkiye'ye geliyorlar. Bir silkeleninde ne kadar güzel bir ülke de yaşadığımızın farkına varın. Ya da gidin. Biz laik bir toplum olarak yaşamaya devam edelim.
Düşmanları dışarı da değil içeride aramak gerekir. İnsanlar artık siyaset de yapamaz hale geldi. Önce ekonomik krizle insanların belleri büküldü, sonra saçma sapan istekler, yaşanan üzücü bir çok olay ile psikolojileri bozduruldu. Bazı insanlar hasbelkader nerelere geliyor. Ya şans ya da adam yokluğundan. Şimdi konuşulanlara bakın. Bunlar en akıllıları. Laiklik olmadıktan sonra, yeni anayasa yapmanıza da gerek yok. Üç gün sonra şalvarlı sakallı cübbeli bademleriniz sokaklara dökülür şeriat ister. Tekbir getirmeye başlarlar. Şunu bilin ki o ayaklanmada ilk kellesi gidecek olanlar da sizlersiniz, besle kargayı oysun gözünü misali. Bütün bu olanlar ilk iktidar dönemlerinde yaşansaydı ülkenin halini bir düşünün? Ayaklanma olurdu resmen. Adamlar sindire sindire bütün ideolojilerini bu millete dikte ettiler ve bağıra bağıra diyorlar ki daha yapacaklarımız bunlarla sınırlı değil. Umarım birbirimize düşmeyiz ve iç savaş çıkmaz. Yoksa Suriye'den/ortadoğudan farkımız kalmayacak.
Cumhuriyetin nimetleri fazla gelmiş. Laik düzeni istemiyorlar. Laik düzen herkesin dini inançlarını koruma altına almaktadır. İnsanlığın, mantığın, barışın ve hoşgörünün var olması demektir. Laiklik dini korur, laiklik olmazsa dini de kirletirlerdi. Atatürk Cumhuriyetine balta vurma girişimi tümüyle gençliği bu söylemlerle dolduruyorlar. Düzenin yanlış olduğunu empoze edip Cumhuriyeti yavaş yavaş yıkmaya kararlılar. Beceremeyecekler tabii ki. Sonra ALDATILDIK biz yapmadık suudi kralı bizi KANDIRDI diyeceklerdir :)

Gündemi değiştirmek istiyorlar. Meclis başkanı ortaya bir laf attı millet oyalansın dedi. Turgut Özal'da bu taktiği kullanırdı. Sıkıştığında ustaca gündemi değiştirirdi. Esas gündem şudur; Akp aylar önce ABD'de, sonrasında da Londra'da yahudilerle görüştü. Ve Yahudiler bu görüşmelerden çok memnunlar. Akp İsrail'in baş düşmanı İran destekli Hizbullahı terörist örgüt ilan etti. Hizbullah geçmiş yıllarda Beyrut ve Lübnanı işgal etmek isteyen İsrail ordusunu ağır bir yenilgiye uğratmıştı. Akp bunu izah edemiyor. Yakışmayan ve yasalara aykırı söylem. Ve gündemi değiştirmek için ortaya meclis başkanını sürdüler. Esas gündem perdeleniyor. Ayrıca Ensardaki olayı kapatmak için de Laik kesimi başka sahaya çekmiş olmadılar mı? Çünkü bu durumu muhafazakar kesime açıklama şansları yok.! Tansiyon birden düştü. Konu oldu laiklik.! Onlar da biliyor laikliğin kalkmayacağını. Çünkü Türkiye'de yüzde seksen laiklik kalsın ister. Niyetleri Ensar vakfını unuturmak. Çünkü her geçen gün daha çok pislik çıkıyor. Maksat miletin dikkatini başka şeye çekmek.
Yine tabana oynuyorlar ama artık sökmez. Sizin taban tahrik olmaz artık ne yaparsanız yapın. Bunca rezaletten sonra gündemi bile değiştiremezsiniz.

HÜLYA ÇAKICI

Kötü günlerimiz de kim tanır bizi?


Yıllar geçiyor, sevinip mutlu oluyorsun çevrendeki dostlarını görünce. Bir gün ayağın takılıyor. Sendeliyorsun. Düşmek üzereyken bir bakıyorsun ki yanın da bir, iki gerçek dosttan başka kimse yok. Ve sendelediğin için Allah'a şükrediyorsun.

Zor durum da kaldığın zaman anne, baba bile yardımcı olmuyor. İnadına daha da zora sokuyorlar. Yakın bildiğin akrabalar, dostlar, arkadaşlar da sırtına vurmaya çalışıyor. Insanlar seni yediği sürece yanında oluyorlar. Canımızın değil malımızın dostu gibi. Bunu belli de ediyorlar. Yüzleri de kızarmıyor. Bencillik hep. Bana hep bana bana, bana hep bana bana. Genellikle yakınlarımızdan kötülük, el dediğimiz insanlardan da destek gördük. Düşman hep yakındadır. Uzakta aramayın. Düşmanını tanırsın uzak durursun. Ama dost görünüp kuyunu kazanlardan ALLAH korusun. Benim tek isteğim hakkımız da kim ne düşünüyorsa, Allah da kendilerine aynısını versin. Ne eksik, ne fazla. İyi olana da, kötü olana da aynısı. Allah kimseyi kimseye muhtaç etmesin. Hele akrabaya hiç etmesin.
Hayatımıza damgasını vuran olayları unutmak kolay değil. Bunun için biraz zamana ihtiyaç var. Ama unutamadıkları hayatta tutar insanı da. Yapılanları unutma ki bir daha aynı şeyleri yaşama gibi.
Sahtekar olanlar çok çabuk kendilerini ele veriyorlar ama fark edilmediklerini zannediyorlar. Bırakın onlar öyle sansınlar. İyi dost da, kötü dost da hep fark edilir/bilinir. Değiştirmeyin ve değiştirmeye de çalışmayın. Dünyayı görmek istediğimiz gibi görmeye çalışmak en güzeli. Bazı insanlar ne istediklerini tam olarak bilmezler ve hep daha fazlasını isterler. Bu onlara göre yaşam şeklidir. Bu yüzden de şu an sahip olduklarının kıymetini bilmeyip, başkalarının sahip olduklarına göz dikerler. Ama sahip oldukların ile yaşamın tüm güzelliklerini algılayabilmendir huzur/başarı/mutluluk. Siz bunu bilin ve yaşayın, bırakın kıskanç yaratıkları mutsuz olsunlar :) Fırsat olarak görenlerin fırsatları olur, dostları değil.

Günün birinde adamın birine; Şu kişi senin için bunları dedi demişler. Cevabı; O kişi ne benim akrabam, ne de o kişiye iyilikte bulundum. Bu söylenen yalan kesinlikle inanmam.
İnsanoğlu zararı ya akrabadan, ya da iyilikte bulunduğundan görür. Kişilere göre değil, kendine göre yaşamak lazım. Başkalarının istediği gibi değil kendin gibi yaşamak.
Allah'ım! Dönüşü olmayan yollarla. Halden anlamayan kullarla. İçimize ağır gelecek yorgunluklarla imtihan etme bizi.

HÜLYA ÇAKICI 

Önlem! Kilisliler Saklanın. Ama nereye?


Kime sordunuz da yanlışlıkla oldu dedi?
Mermi evin çatısından içeri giriyor ve evdekileri öldürüyor. Eve saklanın, sokağa çıkmayın diyorlar. Savaş durumlarında canavar düdükleri çalar. Evler boşaltılır, millet sığınaklara gönderilir, gerekirse kent boşaltılır, olağanüstü önlemler alınır. Bizim hükumet o kadar rahat ki daha yeni masaya yatıracaklar.
Avrupa da, Amerika da bırakın bomba atılmasını, böyle bir savaş durumunu duysalar, birisi savaş çıktı dese dükkanlar yağmalanır, hisse senetleri satılır, borsa çöker, bankalardan paralar çekilir. Bankalar iflas eder, sigorta şirketleri batar, millet şehri bırak, ülkeyi terk eder kaçar. Kırk yılda bir terör saldırısı olduğu anda şehir ablukaya alınıp anında teröristler etkisiz hale getirilip yakalanıyor. Olağanüstü önlemler alınıyor, 40 gün yas ilan ediliyor, terörü protesto yürüyüşleri, toplantıları yapılıyor. Bizim hükumet terörist avlamak için şehir yıkıyor, savaş durumunda önlem için daha düşünüp masaya yatıracak. Millet hükumet önlem alacak diye bekliyor. Önlem ise saklanın. Saklanır millet saklanır ama nereye?
Dağları, taşları vuruyorlardır inlerine gireceğiz derken. Bunlar hala onları dağda zannediyor. Adamlar şehir merkezlerinde ellerini, kollarını sallaya sallaya dolaşıyorlar. Siz adım atana kadar her yer bombalancak. Müthiş bir çözüm. Füze eve ve camiye düşmüş ölülerimiz var. Adamlar sokağa çıkmayın diyorlar. Şu okullar olmasaydı maarifi ne güzel idare ederdim diyen zihniyetin devamı bunlar. İŞİD kendisine karayolu ile verilen mühimmatları havayolu ile iade ediyor. Dertleri Kilislileri kaçırtıp Suriyelileri yerleştirmek galiba. Yazık suçsuz günahsız insanlara. Vali sakın abdestsiz dolaşmayın! Bakan da çözümü buldu, ortalık da dolaşmayın, evlerinizden çıkmayın! Kilislilerle dalga geçiyorlar anlaşılan. İnsanlar işine gitmezse ekmeğini nasıl kazanacak.
Ülkesine defalarca roket saldırısı yapılıyor. Halk önlem alın deyince, vatandaşının üzerine polis salıyorlar. İŞİD Kilisi resmen bombalıyor. Bizim jetlerimiz sınır ötesine geçemiyor. Devlette kaçın saklanın diyor. Oldu olacak bari boşaltın Kilisi işid gelsin yerleşsin.

Hava savunma sistemi arızalı demek ki, hükumet kabadayılık yapayım derken Rus uçağını düşürdü. Yaptığına bin pişman oldu ama iş işten geçti. Şimdi sınırın o tarafına adımını atamıyor. Ruslardan mı Esad'dan mı korkuyor bilinmez. Angajman gereği karşıya bir iki top mermisi yolla halkın gazını al yola devam. Ölenlere baş sağlığını da yolladık mı tamam. Niye uçakla bombalamıyoruz. Irak'ı bombalıyoruz, Suriye'ye gücümüz yetmiyor mu. Yoksa İŞİD militanları değerli mi?
Birincisi yanlışlıkla oldu diyelim. 69 roket saldırısı oldu buna ne diyeceksiniz. Kaç aydır roket düşüyor. Gerçek güzergahı neresi ki bu roketlerin bize yanlışlıkla geliyor. Sanki sınırda birileri roketle oyun oynuyor da arada bizim Kilis'e düşüyor. Resmen bombalanıyoruz ama kimsenin sesi çıkmıyor. Bu nasıl bir şey her yerde amaçsızca şehit veriyoruz.
Yanlışlıkla değil ama sizin bilginiz dahilinde bombalar geliyor olabilir. Kendinizi İŞİD mağduru göstermeye çalışsanız da ilişkilerinizi belgeleyen gerçekler ortada. Yoksa neden ülkenin  bağımsızlığına ve toprağına kast eden bir örgüte savaş ilan etmiyorsunuz. YPG'nin hakim olduğu taraftan niye bir şey gelmiyor? Amaç Kilis-Suriye sınır hattında tampon bölge kurmak ve YPG'nin ilerlemesini durdurmak. Bu amaç için halkımızın yaşadığı yerleri bombalatıyor olamaz mısınız?
Devlet değil misiniz? Nasıl geliyorsa gelsin önleyin. Girin içeri 50 km koruyun ülkenizi ve halkınızı. Karşı koyacak gücünüz mü yok? Bir devletsiniz meşru müdafaa hakkınız var. Bütünlüğümüzü korumak için ve buna hiç bir ülke hayır diyemez. Demek bu ülkenin milli istihbarat teşkilatı falan yok. Hepsi paralel veya montaj. Nasıl olsa Türk halkı salak. En iyisi yalancılık dersi yapın ve Milli Eğitimde müfredatına koysun. En azından yalan kabahat olmaktan çıkıp meşruluk kazanır. Bunlar oldukça mizah dergilerine gerek yok.
Mit tırlarıyla İŞİD'e yolladığınız roketler şimdi bizi vuruyor. Siz yanlışlıkla diyorsunuz ama ölenler gerçekten ölüyor. Valilere talimat verirken dokunmayın süreç bozulmasın dediğiniz  mühimmatlarla, silahlarla şimdi her gün şehit veriyoruz. Açıklama şu şekil de; Kesin bir yanlışlık var biz o roketleri bize atsınlar diye vermedik. İşid ile kardeşiz. Kardeş kardeşi vurmaz demek istiyorlar. Habil ile Kabil'i unutuyorlar.
Kandıran kandırana. Allahım bu kadar kandırılmaya müsait insanı nasıl bir araya getirdin. Tek yanlışlık sizin zihniyetinize sahip bizi temsil edenlerden hala adalet, eşitlik, refah, düzen bekleyerek size inanan bizler de aslında. Sayenizde kendi ülkemiz de yabancı olup, yanlışlıkla da ölüyoruz.
Devlet bu konu da gayet soğukkanlı. Terörü bedeli ne olursa olsun bitireceğim diyen devletimiz İŞİD tarafından Kilis Suruca bomba atılıyor, can alınıyor. Kararlı iktidar ve devlet sessiz kalıyor. Çünkü ortak yönleri var ve aynı ideolojinin insanları. Roket düştü! Hava sahana bile girdiğini kanıtlayamadığınız uçağı düşürdünüz. Rusya'da, Esat'da Türk uçaklarının Suriye'ye geçmesine izin vermez. Geçtiği taktirde düşürürler. Türkiye, Suriye ve Rusya ile savaşmak zorunda kalır. İşid'inde yapmak istediği bu fikrimce. Ülkemize atılan bu roketlerden bir kaç tane İsrail'e düşse acaba karşılığı ne olurdu?

Devlet bir şey yapmıyacak. Kilis ve Antep'liler yapacak. Oy vermeyecekler. Bu kadar net bir görüş ortadayken, bu susturucu baskıya destek veren her kim olursa olsun unutmasın ki, günü geldiğinde pişmanlığıyla kalacaktır.

HÜLYA ÇAKICI

Sen benim hayatım değil! Sen benim sonsuzluğumsun! - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Sen benim hayatım değil! Sen benim sonsuzluğumsun! - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

25 Nisan 2016 Pazartesi

Bir Acıdır Ergenekon Aslında...



Titaniğe binenler de bu gemiyi hiçbir şey batıramaz demişlerdi. Firavun da ölümsüzlük diyordu. Bir sivrisinek öldürdü onu. Ölüm her zaman baş ucunda.
NİSA SÜRESİ 112. AYET: Kim bir HATA veya BİR GÜNAH kazanır da bunu suçsuz birinin üzerine atarsa şüphesiz bir İFTİRA ve AÇIK bir VEBAL daha yüklenmiş olur.

Acıdır Ergenekon aslında. Haksız ölümler,  özgür olmadan parmaklıklar arkasında geçen zamanlar, suçlanarak geçen yıllar. Yıkılan ve dağılan yuvalar. Kaybolan kocaman bir ömür. Maalesef tüm bu kaybedişlerin arkasından gelen, suçlamaları yapanların ve aslında cümle alemin bildiği suçsuzluklarının kanıtı. İşte bunlara bile sevinir olduk. Hiç değilse gün ışığına çıktı suçlu olmadıkları diye. Oysa ki onca olumsuzluk kumpaslar, arkadan iş çevirmeler, en önemli günlerimizi unutturmaya çalışan bir yönetim anlayışı, ötekileştirilme, yalnızlaştırılma ve yanlış bir dış politika. Ama bizim umudumuz var. Hala küçük şeyleri birleştirip büyütmek yarınlara umutla bakmak amacımız. Biliyoruz ki bu kara bulutların arkasından rengarenk bir gök kuşağı ve masmavi bir gökyüzü bizi bekliyor.

Emrinde altıyüzbin kişilik ordu ve komutanlar olan bir genel kurmay başkanını silahlı bir çete örgütü kurmakla suçlamaktan daha saçma bir şey olabilir mi? Olay cumhuriyet tarihimizin yüz karasıdır. Adalet bu kadar geç gelmemeli. Onca ömür, onca aile gitti. Koskoca ordumuz yok oldu. Telafisi mümkün değil bunların. Silahlı kuvvetlerinden tüm Atatürkçülerini tasfiye ettiler. Türk Ordusunu yok etme operasyonu olduğu ortadaydı. CIA sermayeli Taraflı gazeteler ve Cemaatçi Yargıç savcıları eliyle yürütüldü. Acı olan hem AKP tabanı, hem de pek çok liberal aydınlarımız bunu yuttu ve destekledi. 12 Eylül 2010 Anayasasına da evet dediler aynı özgürlük martavalıyla.
Adı geçen davalarda en başta destekçisi olan siyasiler olmak üzere, görev alan herkes hakkında ülke de kaos yaratmak ve güvenlik güçlerini yıpratmak, ülke savunmasın da tehlike yaratmaktan, vatan hainliği adına dava açılmalı. Bu durumun vebali verilmeli. Adalet mağdurların haklarını aramaya başlamalı. Hukuk toplum vicdanını tatmin etmiyor ise hukuk değildir.
Ergenekon iddiaları ve yalanlarını Cemaat yaptı deniliyor. Peki Cemaat muhalefetle mi ortaktı yoksa idareyi elinde tutan iktidarın mı ortağıydı? Ortaklar her şeyden beraber sorumludurlar. Ve beraber hesap vermelidirler.
Bütün kötülüklerin başı Cemaat zaten. Onları her yere kasıtlı yerleştiren, mevki, yetki, para, pul veren, her türlü kumpası birlikte kuran, orduya iftirayı attıran ve kumpas kurduran, Ergenekon davalarını Türkiye bağırsaklarını temizliyor diye savunan, Pkk'lı tanıkların iftirasını manşet manşet yandaş gazeteler de yazdıran, Pkk ile özerkliği konuşan, bütün davaların hakimi savcısı olduğunu söyleyenler hükumetin başlarıdır. Suçlu sadece paralelciler. Onlar suçsuz. Bugün akan kanın sorumlusu da. Dün yapılan ihanetin sorumlusu da, Paralel kadar da hükumet ve başlarıdır. Bugün masum olduklarını söylüyorlar. Bir iyilik için bu bizdendir derler. Bir kötülük de ise bu senin tarafındandır derler.
Nerede olursanız olun ölüm size ulaşır. Çok sağlam kaleler de olsanız bile.

HÜLYA ÇAKICI

24 Nisan 2016 Pazar

Maaşlarımızdan Hem Resmi, Hem Özel Sigorta Primi Kesintisi Yapılacak!


Bireysel Emeklilikte yeni dönem başlıyor.
Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Şimşek, Türkiye'de tasarruf oranlarını artırmak için Bireysel Emeklilik Sistemi'nde (BES) otomatik katılım uygulamasına dönük mevzuat çalışmalarını başlattıklarını BES'in, vatandaşların emeklilik dönemindeki refahının artırılması hedefindeki en önemli araçlardan biri olduğu, aynı zamanda, bireysel emeklilik sisteminin önemli bir tasarruf aracı olarak da öne çıktığını söyledi. BES bireylerin gelir elde ettikleri dönemdeki hayat standartlarını emeklilik dönemlerinde de koruyabilmeleri için sosyal güvenlik sistemlerince sunulan emeklilik gelirine ek bir gelir sağlamak amacında olan taslağı Meclis'e sunacakları söyledi.

Öncelikle bu millet tasarruf yapacak kadar para kazanmıyor. Verilen ücret zamları, yapılan zamların çok çok altında kalıyor. Ayrıca kişilerin şahsi düşünceleri alınmadan maaşlarından bu kesintinin yapılması ne kadar doğru? Bireysel emekliliği zorunlu hale getirip zaten ekonomik krizle boğuşan insanları daha da madur etmek yerine, emeklilikte yaş ve maaş konuları vatandaşın aleyhine iyileştirilsin. Emekliliğe o kadar önem veriliyorsa, önce emeklilik bekleyen gün ve yaşa takılanlarla ilgilensinler.

Bireysel emekliliğe ödenen taksitleri bankaya kendiniz yatırsanız daha çok gelir elde edersiniz. Birilerine kazanç sağlamadan başka bir değil. Örneğin, iş yerinizin maaşınızı yatırdığı banka, mutlaka sizi buna yönlendirmek isteyecektir. Devlet yüzde 25 üstüne para ekliyor her ay diyecektir. 100 TL aylık taksit 125 TL olacak denecektir. Peki 1yıl ödediniz ve paraya ihtiyacınız oldu veya vazgeçtiğiniz. Bankaya gittiniz ödediğim primlerimi geri almak istiyorum. Ödeyemiyorum deniz. Vermiyorlar paranızı geriye en az 5 yıl zorunlu olarak para bankada kalacak. Prim yatmasada devlet katkı payı ödediğiniz süre geçerlidir. Ödemeniz yapılmayınca ödediğimizi geri vermeme hakkı veya neredeyse yarısını geri alabilirsiniz bankadan. Yapılan kesintiler yatırmış olduğunuz paradan fazla olur. Tabii yargı yolu her zaman açık. Ama süreç bu şekil de maalesef ki. Halkı soymanın başka yolu. Sisteme girer girmez iki bin lira borçlandırılıyorsunuz. Sonra paranız biriktikçe kesiyorlar. Her ay yatan paradan ayrıca yüzde 2 ve/veya 3 oranın da yönetici giderleri kesiliyor.

BES işini yapanlar acaba kendilerine kaç poliçe yapıyorlar. Devlet çalışanını yapmak istiyor. Sigorta şirketleri her poliçe için devlete prim vaadi vermiştir. Bir çalışanın 60 yaşında emekli olduğunu düşünün. 2000 TL= 30 yıl sonra ne kadar katkı sağlar düşündünün. BES de kural şudur; biriken para 50 bin mi diye size soracaklar. Paranın hepsi mi, yoksa maaş mı? Maaş derseniz eğer kaç yıl? diye soracaklar. 60 ay dediniz. 50000÷60= 833 TL aylık bağlanacak. Ne zaman? 30 yıl sonra. Ne faydası olacak emekliye?

Sigorta işinin islam dinindeki yeri neresidir? Faiz ve kumardan çok mu farklı? Faiz düşecek diye tutturanlar, toplu ve zorunlu sigortayı neye dayanarak dayatıyorlar.
Adamlar üç kuruş maaş verip beş yaptıracaklarmış. Sigorta şirketlerinin geliri yeterli değil artık demek ki. Emeklilikte refah olacakmış. Konut fonu, tasarruf fonu ödeyenler geri zorla alabildiler. Ve sadece beyler aldılar. Bayanlara yok. Yani bizim paralarımız iç edildi. Bu durumu ona benzettim. Genel sağlık sigortasında işsiz gençlerin pirimini emekli anne ve babalarına ödettiler. Şimdi de yükselttikleri asgari ücreti geri almak için bireysel emeklilik sistemini dayatılacak.

Önce tasarrufa Devletteki israftan başlayın. Bu millet ahmak değil artık her şeyin farkında. Vekili vatandaş seçsin. Vekil 720 günde emekli olsun. Vekili seçen vatandaş da 60 yaşında emekli olsun. Bir de özel şirkette çalışıyorsa vay haline. Ne adalet ama. İnsanları öleceğine yakın emekli ediyorlar. Artık bir değişiklik, bir yenilik yapın da insanlar sağlıklı bir emekli maaşı yesinler.
Memuru erken emekli yapın. Suriyeli ve teröristlere imkan sağlayın. Yazık onlara. Kendi halkınız nasıl olsa sürünmeye alışık. Bir zaman Bulgar göçmeni sonra Afgan göçmeni sonra Peşmergeler şimdi de Suriyeliler. Bizim ülkemiz öz vatandaşına hizmet etmiyor. Devletin milletini bu kadar ezmesine şaşırıyorum.

Bunlarla uğraşacağınıza eski SSK pirimi olan 5500 gün geri getirin. Biz Avrupa Birliğin'de değiliz neden 7200 güne tabi tutuyorsunuz. Avrupa kişi başına dolar veya euro verirken, sizler benim ve diğer çalışanların maaşından para kesip bireysel emeklilik diyorsunuz. Bankalardan ne farkınız kaldı. Önce kendinizden başlayın kesintilere ve de gelir düzeyleriyle orantılı olarak.
Hem resmi, hem özel sigorta pirimi topla. Amaç SSK'yı tamamen kaldırmak olabilir mi? Asgari Ücrete gelen zamı nasıl geri alabilirim çabasındalar.

Allah bütün siyasileri asgari ücretle geçinmeye mahkum etsin. Belki o zaman halkın dilinden anlarlar.

HÜLYA ÇAKICI

23 Nisan 2016 Cumartesi

Çocuk Bayramı ve Özgürlüğümüzün Miladı... - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Çocuk Bayramı ve Özgürlüğümüzün Miladı... - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Süleyman Demirel'den bir fıkra ile günümüz :)


Rahmetlinin çok güzel fıkraları vardır. Bu fıkrayı okumanızı kesinlikle tavsiye ederim.
Demirel'e ülkenin durumu hakkında ne düşündüğü sorulmuş.
Demirel de soruyu yönelten kişiye
- Bak sana bunu bir fıkrayla anlatayım da pazar neşesi olsun.
Osmanlı döneminde yolsuzlukları ile ünlü Karakuşi adında bir kadı varmış. Bir gün Karakuşi Kadı, bir fırının önünden geçerken burnuna güzel bir koku gelmiş. Vitrin de güveç içinde nar gibi kızarmış sahibini bekleyen nefis bir ördek duruyormuş. Karakuşi Kadı fırıncıya:
- Ben bunu aldım demiş.
Kadıya itiraz edilir mi? Fırıncı hemen ördeği paket yapıp vermiş. Az sonra ördeğin asil sahibi gelmiş:
- Hani bizim ördek?
Fırıncı boynunu büküp:
- Uçtu, deyince iş kavgaya dönüşmüş. Kavga sırasında fırıncı, araya giren bir gayrimüslim müşterinin gözünü çıkarmış ve korkup kaçmaya başlamış. Gayrimüslim de peşinde kovalıyor. Bir duvardan atlarken, bilmeden duvarın öteki tarafındaki hamile bir kadının üstüne düşmüş ve kadın çocuğunu düşürmüş. Kadının kocası da fırıncının peşine düşmüş. Can havliyle kaçan fırıncının çarpıp devirdiği Yahudi bir vatandaş da kızıp peşlerine takılmış. Sonunda duruma müdahale eden zaptiyeler hepsini yakalayarak Karakuşi Kadı'nın karşısına çıkarmışlar. Kadı sırayla sormuş.
Ördeğin sahibi,
- Bu adam ördeğimi hiç etti, diye şikáyet etmiş.
Karakuşi Kadı, fırıncıya sormuş:
- Ne yaptın bu adamın ördeğini?
Fırıncı
- Uçtu, demiş.
Kadı, kara kaplı defterini açmış:
- Ördeğin karşısında tayyar yazılı. Tayyar 'Uçar' anlamına gelir. O halde ördeğin uçması suç değil diyerek fırıncının ördek işinden beraatına karar vermiş.
Gözü çıkan gayrimüslim vatandaşa sormuş. Onun şikayetine de kara kaplı defterden bir madde bulmuş:
- Her kim, gayrimüslimin iki gözünü çıkara, o müslimin tek gözü çıkarıla.
Davacı:
- Benim tek gözüm çıktı. Şimdi ne olacak? diye sorunca, Karakuşi Kadı
- Şimdi fırıncı senin öbür gözünü de çıkaracak, biz de onun tek gözünü çıkaracağız.
Tabii gayrimüslim şikayetinden hemen vazgeçmiş. Fırıncı bu davadan da beraat etmiş.
Çocuğunu düşüren kadının kocasına da Karakuşi Kadı:
- Tamam. Karını vereceksin, bu adam yerine yeni çocuk koyacak.
Böyle olunca adam da şikayetini anında geri almış. Fırıncı bu davadan da kurtulmuş. Kadı dönmüş Yahudi'ye:
- Senin şikayetin nedir bre? Yahudi bir süre düşündükten sonra ellerini açmış,
- Ne diyeyim kadı efendi, Adaletinle bin yaşa sen, e mi!
Demirel bu fıkrayı anlattıktan sonra kendisini dinleyen topluluğa dönerek, kıssadan hisse:
- Ananı öpen kadı ise, kimi kime şikayet edeceksin? Bugün ülkedeki durum bu! Ağğnadın mı?

Süleyman Demirel'in Koruması pek de bilinmedik bir tarafını şöyle anlatıyor:
“Baba, yurt içi ve yurt dışı seyahatlerin de, 'Şükrü beni sabah 6'da kaldır' derdi. Sabaha varırım, kapıyı çalarım, bakarım ses yok. Anahtar da bendedir. Kapıyı açar, bakarım sabah namazı kılıyor. Bir gün bile ben uyandırmamışımdır. 35 sene, kaldığı yerin kapısını ben açtım ve valizini yerleştirip, seccadesini ben çıkardım. Çantasının içinde mealli Kur-an'ı Kerim'in eksik olduğunu bir kere görmedim. Hayattaki tek pişmanlığının Kuran'ı hıfzetmemek (ezberleyememek) olduğunu söylerdi.”

Gerçek müslüman din tüccarlığı yapmadan dini görevini yerine getirir. İbadette gizli, kabahatte gizli derler. İşte bunun bariz örneği. Rahmetli eski Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL. Allah rahmet eylesin. Mekanı cennet olsun.

HÜLYA ÇAKICI

22 Nisan 2016 Cuma

Köy Enstitüleri en büyük eğitim reformudur.!


Köy Enstitüleri en büyük eğitim reformudur.!
Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmıyor.
Köy Enstitüleri'nin kapatılması en yakın örneği. En büyük eğitim reformudur.
Asıl kapatılma sebepleri.
O zamanlar Devlette ve Ülke çapında önemli yerler edinen kişilerin, Enstitülerden, Enstitüdeki eğitimden ve oradan yetişenlerden KORKMASIDIR. Bu önemli eğitim hareketi, şehrin kompradorları ve doğunun toprak ağaları tarafından önce engellendi/sonra kapattırıldı.
Köy enstitüleri kapanmasaydı, Türkiye orta doğunun en güçlü ülkesi olacaktı. Bundan korkan ABD ülkemizdeki işbirlikçilerine kapattırdı. Emperyalizme geçit vermeyen Çanakkale ve diz çöktürülen Kurtuluş Savaşı Zaferimiz korku nedenleridir. Dış egemen Emperyalist ülkeler ve içerdeki basiretsiz kişilerin ortak çabalarıyla kapatılmıştır. Seksen öncesinde bütün köyler de okul vardı. Turgut Özal tarafından kaldırıldı. Çünkü yurdumuzun saygın insanlarının aydınlığa açılan  kurumlarıydı.
Şehre göçü önlemenin tek projesidir. Rantiyecilerin işine gelmeyen bir durumdur.
Köy enstitülerini kapatan Adnan Menderes'tir. Toprak ağaları ve feodal güçler böyle bir uygulamanın kendilerini güçsüzleştireceğini öne sürerek kapatılmasını istemiş ve bunun için tüm Doğu-Güneydoğu oylarını vermişlerdir. Tabii asıl kapatılmasını isteyen Amerikadır. Marshal yardımına karşılık köy enstitülerinin kapanması ve Mısırözü yağı alması karşılığında bir çok maddeyi içeren anlaşmayı Menderes kabul etmiş ve imzalamıştır. Menderes'in Türkiye'yi küçük Amerika yapma söylemleri ve yabancılara toprak kullanım hakkı ilk Menderes zamanın da verilmiştir.
Köy Enstitüleri, halk kolay yolu tercih etmesin diye kurulmuştu. Ülkenin kalkınmasını sağladığı gibi işsizliğe de çözüm olacaktı. O zaman ki CHP'nin en büyük yanlışlarından biridir kapatılmasına engel olmamak. Bedelini hala ödüyoruz.

Bu iş çağdaş üretken, vizyon ve misyon işi. Şimdikiler de bunların hangisi var. Atatürk'ü bunlardan ayıran en temel özellik. Atatürk üreten. Diğerleri tüketen.
Sorgulamamak, ağalık düzeniyle yönetilmeye mahkum olmak, yıllardır Türkiye'de yaşanan acınası bir hal. O yıllar da hızlı toparlanan bir Türkiye var. Kimin işine gelir zeki bir toplum. Korku, bilinçli ve akıllı nesillerin yetişmesine engel oldu. Olmaya da devam ediyor. Örneğin, Aşık Veysel'de bir Köy Enstitüsü öğretmeniydi (Usta öğretici olarak 15 üstü Köy Enstitüsü gezmiş ve bazılarında uzun süre kalmış, öğrencilerle çalışmış, eğitim vermiştir. Saz öğretmeni olarak). Ve Aşık Veysel'i tüm Türkiye'ye tanıtan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nde yaptığı saz öğretmenliğidir. Günümüz de hala adının üstüne bir ad çıkmadı. Bu arada Ruhi Su'da Köy Enstitüsü Öğretmeniydi. Bu örnekler ne demek istediğimi anlatmak için yeterlidir. Rahmetli amcam da Köy Enstitüsü'nde okumuştu. Çok güzel yağlıboya, suluboya resim yapar, mandolin çalardı. İyi marangoz ve bahçıvandı. 6 şişle yün çorap örüşüne şahidim. Tüm bunları Köy Enstitüsünde öğrendiğini anlatırdı. Köy enstitüleri aklınıza gelebilecek her konu da bilgisi olan eğitmenler yetiştirmiş, bu ülkeye çok şey kazandırmış ama ömrü kısa olmuştur.
81 ile sıradan üniversite yapmak marifet değildir. Marifet medeniyetin ışığın da gerçek bir üniversite olan bu enstitüleri kapatmamaktı.
Dünya'da üretimin ve eğitimin bir arada yürüdüğü ender eğitim sistemlerinden birisidir. Keşke tekrar açılsa da eğitim, öğretim dersanelere kalacak kadar yerler de sürünmese.
Böyle devam etseydi, şimdi televizyonlardan, gazetelerden ve dünya basınından ülkemizle ilgili bu haberleri duyuyor olmazdık. Kapatarak kendi kaderimizi kendimiz çizmiş olduk. Bilim ve sanat toplumları kanatlanarak uçarlar. Uçamayanlar tavuk olarak kalırlar. Önlerine atılan bir avuç yemle yetinirken arkalarından alınan yumurtayı görmezler.
Ülkenin batışını hızlandıran bu ilim/bilim yuvalarının kapanmasıdır. Vebali kapatanların başına.
Düşünen insan, üreten insandır. Bu da birilerinin tekerine çomak sokacağı için Köy enstitüleri kapatılmıştır. Yükseliş ilerleme başladığında hemen bir balyoz gelip kafamıza çarpıyor. Oysa bu başarıları ileri götürmek için savaşmak lazım. Demek ki o gücümüz yoktu. Halen de yok.
Köy enstitüleri bu ülkenin uyanış destanının ve milli mücadelesinin onurudur. Binalar, yerler, şehirler yok edilebilir. Yok sayılabilir. Köy enstitülerinden vatana yayılan aydınlık unutulsun diye. Tarih topyekün yadsınabilir. Ancak köy enstitülerinin bu ülkenin eğitim hayatına kattığı aydınlık fikirler yok edilemez.
1985 yılında Diyarbakır'daki Dicle Köy Enstitüsünü, bir yıl sonra da Hasan Oğlan Köy Enstitüsünden geriye kalanları gezme şansım olmuştu. Tarım alanları, hayvancılık, arıcılık, marangoz atölyeleri, demircilik, terzilik, resim heykel, müzik ve daha sayamadığım birçok atelyeler. Orada okuyan çocuk hayatta gerekli olan, ihtiyaç duyacağı birçok beceriyi kazanarak mezun olacaktır. Kaldı ki o dönem yazar, ressam, ozan ve sanatçılarımızın çoğu Köy Enstitüsü mezunu değil mi? Bu ülkenin dibine dinamiti Köy Enstitülerini kapatırken koydular. Sonra da öğretmen okullarını kapatarak devam ettiler.

Belki eşi benzeri olmayan bir eğitim modeli değildir. Buna rağmen ülkemizdeki şimdiye kadar ki ve halen de en iyi eğitim projesidir/Eğitim yerleridir.
Her yıl, Köy Enstitüleri'nin kapatıldığı gün, yıldönümlerin de dünyanın her yerinden vatandaşlar aynı saatte beddua okusalar.! Bence bir süre sonra dayanamazlar ve yeniden açmak zorunda kalırlar. Tabii güncellenmiş örnek modellemeyle :)

HER İŞ GELİRDİ ELLERİNDEN. ÖNLERİN DE SAYGIYLA EĞİLİYORUM.

HÜLYA ÇAKICI

Çocuk Bayramı ve Özgürlüğümüzün Miladı...


Genelkurmay Başkanlığı, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı sebebiyle çocuklara özel klip hazırlamış ve çok güzel olmuş. Gel de bunu izlerken ağlama. Ellerinize emeklerinize sağlık. Çocukları ve sizleri canı gönülden kutluyorum. 
Dünya lideri Atatürk'ün çocuklara armağan ettiği, Dünya'da kutlanan tek çocuk bayramı olan 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Ne Mutlu TÜRK'üm DİYENE... 
Bayramımıza gölge düşürmek aslında tehlikeli bir oyundur. İleride farkına varacaklar. 23 Nisan her kare de layıkıyla kutlanmalı, bütün kutlamalar desteklenmeli. 
Her Türk asker doğar! Sözünün  doğruluğu burada size verilen görevlerinizi yerine getirme ciddiyet ve sorumluluk bilincinizden ve taşıdığınız üniformalardan gurur duymanızdan belli. Öncelikle TSK'yı kutluyorum. TSK Türkiye Cumhuriyetinin kurucularının ve koruyucularının en önündedir. Atatürk devrimlerinin yılmaz bekçileridir. Atatürkçülüğün ve Cumhuriyetçiliğin en sağlam kalesi yine TSK'dır!
TÜRK Hava Kuvvetleri ve TÜRK Deniz Kuvvetlerine teşekkürler. Yapılması gereken en büyük jesti yaptılar.

Beyinlerine 23 Nisan engeli koymuş olabilirler. Ama Okullar da kutlamalar var/yapılıyor/yapılacak. Çocuklar gösterilerini de yapıyorlar, şarkılarını da söylüyorlar, oyunlarını da oynuyorlar. Kısacası mükemmeller. Başkaları varsın kutlamasınlar. Onu, bunu bahane edip istedikleri kadar yasaklasınlar. Bizler Şehitlerimize ağlamayı, dua etmeyi de biliriz. Bayramlarımızı kutlamayı da. Sahtekar değiliz. Rabia işaretiyle ağladıklarını gördük ama bir şehidin bayrağına sarılmış tabutuna ağladıklarını görmedik. Ama siyaset yaptıklarını gördük tabuta ellerini koyarak :(

Atatürk ve devrimlerinin sonuna kadar bekçisiyiz. Bu günleri çok buruk yaşıyoruz. Çocuklara yapılan onca şeyden sonra. Onlar bizim geleceğimiz. Onlara sahip çıkalım, koruyup, kollayalım. Bizlerden başka kimseleri yok.

Bir Ulusun hem Öğretmeni, hem Atası, hem de Lideri olan tek insan MUSTAFA KEMAL ATATÜRK'TÜR.
MİLLET MECLİSİNİ KURDUK.
DÜŞMANI YURTTAN KOVDUK.
HÜRRİYETE KAVUŞTUK.
YAŞASIN 23 NİSAN.

HÜLYA ÇAKICI

21 Nisan 2016 Perşembe

Türk Milleti Bayramına Ve Çocuklarına Sahip Çık...


Eskiden 23 Nisan gelirken bile heyecanlanan bir nesil vardı. Ben çocukken günler öncesinden 23 Nisana hazırlanır ve bütün sokakları gezerdik. Önde bandocular, arkada yürüyüş grubu, yanda öğretmenler. Sokaklarda insanlar alkışlarlardı. Elimiz de bayraklar, siyah önlüklerimiz, dantel yakalıklarımız, takım elbiseli öğretmenlerimiz (şimdi ise kot pantolon, tişört) vardı. Bütün Bayramları büyük bir coşkuyla kutlardık. Biz şanslı çocuklardık. Bütün bu güzellikleri yaşadık. Peki ya şimdi? Şimdiki çocuklar ne gördü :( Resmi bayramlarımız yerle bir edildi. O yıllar da her şey saf ve temizdi. Şimdi dindar ve kindar bir nesil oluşacak diye korkarım ki korkarım. 
Atatürk 23 Nisan 1920'de işgal altında, top sesleri arasında TBMM'ni açmaktan korkmadı. Milli bayramlar yasaklanıyorsa o ülke açıkça işgal altındadır. Milyonlarca Türk yok sayılıyor demektir. Kimliğimiz de yok edildi, edilecek. Ulusal değerlerini yitirmiş bir ülke olmak üzereyiz. Ama halk en büyük güçtür. Hileleri de, haramları da, talanları da er veya geç mutlaka görecektir.

Cumhuriyet rejimi bir kişinin dinini yaşamasına engel değilken, herkes hacca özgürce gidip sokak ortasın da namaz kılabiliyorken, kişisel anlam da bir sıkıntı yokken, zoraki kendi inancını kendi giyim kuşamını diğer kesimlere dayatmaya çalışan insanlar tabii ki de laikliğin düşmanı olacaktır. Çünkü laiklik tüm inançların barış için de yaşaması demektir. Laikliğin bitmesi mezhep savaşlarının başlangıcıdır. Laiklik huzur ve vicdan özgürlüğüdür. Hoşgörü sembolüdür. Bilimsel araştırma ve sorgulayan bir toplum demektir.

Yasaklamaya çalıştıkları aslında, bunu onlar/bizler/herkes biliyor. Halkın gönlünde taht kurmuş olanlardır. Geçtiğimiz 23 Nisan da kendi koltuğuna oturtulan bir kız çocuğuna soru sordular. Başkanlık sistemi hakkında ne düşünüyorsun? Çocukların ne kadar saf olduğunu, çıkar nedir bilmediğini unuttular. Küçük kız çocuğu, Mustafa Kemal Atatürk'ümüzün kurduğu Cumhuriyet sistemi en güzel yönetim biçimidir. Bir anda ortam buz gibi oldu. O ana kadar sırıtan yüzler soldu. Şimdi bu kutlamaları yaparak çocuklara söz vermek istemiyorlardır muhtemelen. Küçük bir çocuğun düşüncesinden korkan zihniyet.
Milletin iradesinin ne büyük nimet olduğunu anlayabilmeleri için onların bu hakkı kaybetmeleri lazım. Ama anlayanlar elinden geldiği kadar anlatmalı ki Cumhuriyet var olabilmeli.

Türkiye Büyük Millet Meclisinin ɑçılmɑsı ile millet egemenlik resmen hɑyɑtɑ geçirilmiş, bu önemli gün Atatürk tɑrɑfındɑn millet egemenliğini sonsuzɑ kɑdɑr koruyɑcɑk olɑn çocuklɑrɑ ɑrmɑğɑn edilmiştir.
23 NİSAN BAYRAMININ VARLIK SEBEBİ ŞEHİT ÇOCUKLARIDIR. 23 Nisan'ın bayram olarak kutlanmasındaki amaç ise şudur; Bu bayram, 1914′de başlayan Cihan savaşı içinde özellikle Çanakkale savaşında ve Kurtuluş Savaşında vatanımızı savunmak için kanlarını veren yüzlerce şehidimizin çocuklarını korumaktır. Onlara DEVLET OLARAK BABALARINIZ YERİNE SİZLERİ KORUYACAK BİZLER VARIZ demekti. Evet bayramın amacı bu babasız çocukları "size yardım ediyoruz" diye incitmemek için bu yardımın bir bayram havasına sokulmasıydı.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarihte ilk kez bir Devlet Başkanı olarak çocuklara; “Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler her biriniz geleceğin bir gülü, bir yıldızı, ikbalisiniz. Ülkemizi asıl ışığa boğacak sizsiniz. Kendinizin ne kadar değerli, önemli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışın! Sizlerden çok şeyler bekliyoruz, kızlarım, çocuklarım” demiştir.

Kimse düğünlerden, gezmelerden geri kalmıyorlar. Nişanlar iptal edilmiyor. Şehitler konsere, nişana, kutlamalara mani değil. Çocukların bayramına maniymiş gibi numara yapmaya gerek yok? Gerçek amaç ortada. Atatürk'ü silme çabasından başka bir şey değil.
Türk milleti bayramına ve çocuklarına sahip çık.

HÜLYA ÇAKICI