28 Ağustos 2016 Pazar

REFLEKSOLOJİ


REFLEKSOLOJİ İLE VÜCUT RİTMİNİZİN DÜZENE GİRDİĞİNİ BİLİYOR MUYDUNUZ?

İnsan vücudu beyinden başlayıp el ve ayakuçlarına kadar uzanan sinirlerle çevrilidir. Bu sinirler omurilik, kalp, ciğerler, kaslar yani tüm organların, uzuvların devasa bir iletişim düzeneğini sağlamaktadır. Organizmada meydana gelen bir rahatsızlık söz konusu olduğunda bu devasa sistem harekete geçerek uyarımlar göndererek acil durum harekâtını başlatır beyinde ve beyin direktif merkezi olarak organizmanın olağan ritmini kazanması için savunma sistemini harekete geçirir. Fakat gücünün yetmediği yerde ihtiyaç emrini doğurarak bizlere kendini koru komutasını verir gerek tıbbi gerek bitkisel olarak savunma sistemimize destek sağlarız. Peki, hiç düşündük mü Neden beyin işini yerine getiremiyor var olan sorunun asıl çözümü ondayken neden bize ihtiyaç duyuyor. O deva sistem neyi yanlış yapıyor ya da yanlış varsa asıl sebep ne? Tüm sorun beynin hasar görmüş bölgelerinin tedavi komutlarını algılayamamasında aslında. Tüm sinirleri el ve ayaklarda bittiğini belirtmiştik. Peki biz ilgili organın bittiği yere dokunduğumuzda o organa ulaşmış olmaz mıyız sizce. İşte burada bir kapı açılıyor önümüzde Refleksoloji; kısa tanımıyla el ve ayak masajı olan alternatif tedavi yöntemi, el ve ayaklara yapılan bası yöntemleriyle beyindeki hasarlı bölgeyi uyararak tedavinin kapılarını açar. Sorunun başladığı nokta tedavi edilirse beyin görevini yerine getirir kendi kendini tedavi sürecine başlamış olur ki bu durumu sağlamak da refleksoloji ile mümkündür.

Refleksoloji bu yararı nasıl sağlıyor? Düşününce birkaç dokunuş ne yapıyor da beyin tepki vererek tedavi gerçekleşiyor. Aslında o kadar basit bir döngü ki bu sistem ‘etki ve tepki’ ilişkisinde gizli her şey. Bedenimizdeki sinir lifleri elektrik ile yüklüdür. Dışarıdaki elektrik artı içerideki elektrik ise eksi konumdadır. Sinire dokunulduğunda da artı eksi zıtlığıyla atlama meydana gelir. Artı yüklü elektrik sinir lifine girerken eksi yüklü elektriği lif boyunca iterek elektrik akımını oluşturur. Bunun sonucunda bir kas ya da organ çalışır. Organlarda ya da kaslarda yaşanan bir rahatsızlık durumunda da refleksoloji ile sinirlerin son noktalarına belli bası yöntemiyle dokunularak artı yüklü elektrik sinir içine iletilip elektrik akımı döngüsü harekete geçirilir. İşte bu noktada beynimiz aldığı komutlarla vücut ritmini düzene sokarak kendi kendini tedavi mekanizmasını harekete geçirip tedavi sürecini başlatır.

REFLEKSOLOJİ KİMLERE UYGULANMAZ
Hamileliğin ilk 6 ayında, Ateşlenme durumlarında,Varis,Kanda pıhtılaşma ve kanser gibi durumlarda da uygunlanmaz.
Yukarıda sayılan rahatsızlıklar dışında kişilerin durumları Refleksoloji'ye başlamadan incelenir ve uygun görüldüğünde seanslara başlanır.

REFLEKSOLOJİ'DE SIKÇA SORULAN SORULAR:

1- Refleksoloji ile tedavi süresi ne kadardır?
Refleksoloji'de hiçbir rahatsızlık için belirli bir süre belirlenmemiştir. Kişilerin yada hastaların bünyelerinin fiziksel yada nörolojik durumları birbirlerine göre farklılık göstermektedir. Bu nedenle seans alacak olan kişilerin en az 4-5 yada 8-10 seans almaları gerekir. Tedavi süreci hastanın o andaki durumuna,yaşına ve psikolojisine göre değişebilir.

Bazı rahatsızlıklar için ortalama tedavi süreci aşağıdaki gibidir:

İlk gelişmeler için: 8-10 seans

Bel-Boyun Fıtığı: 20-25 seans içerisinde çok güzel gelişmeler görülebilir.

Migren: 25-30 seans arası tamamen iyileşebilme yada sık geçiren biri için arada sırada olmaya başladığı gözlenmiştir.

Panik Atak: 20-25 seans sonucunda ilaç bırakımı gözlenmiştir.

Engelli Kişilerde: Cp- Otizm- Mmr gibi problemlerde çok iyi gelişmeler için 20-25 seans alınması gerekir.

Sağlıklı Kişilerde sinir stres yorgunluk ve kronik vücut ağrıları durumlarında ilk seanstan itibaren etkisini göstermeye başlar. Fakat kişinin iş yaşantısı günlük yaşam tarzı sürekli yorucu ve sıkıntılı ortamlarda geçmesi durumlarında belirli aralıklarla seans alınması gerekebilir.

2- Refleksoloji'nin herhangi bir yan etkisi var mıdır?
Bugüne kadar herhangi bir yan etki durumu gözlenmemiştir. Fakat Refleksoloji Eğitimi almayan bilinçsiz kişiler tarafından uygulandığında kötü sonuçlar doğurabilmektedir.

3-Refleksoloji seansı alırken Fizik Tedavi yada ilaç kullanımında değişiklik olur mu?
Refleksoloji Tamamlayıcı ve Destekleyici bir yöntem olduğundan  ilaç bıraktırımı yada fizik tedaviyi bırakma gibi birşey söz konusu değildir. Belirli seanslar sonucunda kişideki iyileşimler sonucu doktor kontrolünde ilaç doz düşümü yada bıraktırım gerçekleşebilmektedir. Engelli kişilerin fizik tedavi süreçlerinde ise herhangi bir değişim olmaz.

4- Refleksoloji uygulama sıklığı nasıldır?
En az haftada 1 gün mutlaka seans alınmalıdır. Kişilerin 1 gün içerisinde alabileceği en fazla seans sayısı ise 3'tür. Kişilere göre haftada 2 - 3 olarakta değişebilmektedir.

5- Refleksoloji kimlere uygulanamaz?

- Hamileliğin ilk 6 ayında,

- Ateşlenme durumlarında,

- Varis,Kanda pıhtılaşma ve kanser gibi durumlarda da uygunlanmaz.

DİKKAT DAĞINIKLIĞI ve REFLEKSOLOJİ
"Benim çocuğum neden anlamıyor?"
"Neden aksik yazıyor?"
"Neden düzgün okuyamıyor?"
"Acaba mental bir sorunu mu var?"
"Neden bu kadar hareketli?"
"Çocuğum artık anlar mısın, biraz çaba sarf eder misin lütfen…"
"Aslında zeki fakat beceremiyor."
"Oturur musun? Yorulmadın mı? Bu kadar enerjiyi nerden buluyorsun?"
Gibi birçok soru cevapsız kalır. Aslında çocuğumuz bizi, öğretmenini ve çevresini anlıyor, algılıyor. Fakat hepimizin karşılaşma olasılığı olan bir durumda biz her zamanki gibi çok zor durum içerisindeyiz diye düşünürüz. Beynimiz de işleyen sistem ve refleksoloji ile bağlantısı hakkında bilgi verirmisiniz?
Beynimize bahşedilen salgı bezlerinden birisi olan talamus (hipotalamus): işte bu görevleri yapmak için yerleştirilmiştir.
Talamus kimi kişide büyük kimi kişide biraz küçüktür. (Küçük olması zeka geriliği olduğunu göstermez.) talamus hafızamızı güçlendirir, unutkanlığımızı giderir, odaklanmamızı sağlar, ayrım yapabilme kapasitemizi artırır.
Refleksoloji uygulamasında, yapılacak tek şey, bu problemleri gidermek adına verilmesi gereken uyarılardır. Bu uyarılar sonucu (yaklaşık 10-20) seans arasında artık çocuğumuzun problemleri, kendi kendimize sorduğumuz sorular cevap bulmuş olur.


REFLEKSOLOJİ YÖNTEMİNDE UYGULAMA ve SÜREÇ NASIL OLMALI ?
Refleksoloji 6 teknik bası şeklinde uygulanır;

1)      Sıvazlama

2)      Rotasyon (döndürme)

3)      Ovma

4)      Burgu

5)      Tırtıl Yürüyüşü

6)      Sabit Bası

Refleksoloji uygulaması, beyin ve vücutta bulunan sinirlerin yoğun olarak ayaklarda bulunması sebebiyle genel olarak ayaklarda gerçekleşir. Refleksoloji seansları kişinin uygun bir zeminde (sedye, koltuk gibi) uzanması ile kendini rahat bırakarak uygulamaya geçilir. Uygulama ayaklara zeytinyağı veya özel bitkisel yağlardan hazırlanmış karışım ile yapılmaktadır. Yağ ayaklara sıvazlama şeklinde sürülerek rotasyon, ovma teknikleri ile devam eder. Rahatsızlığın oluştuğu sinir uçları tespit edilerek, bölgesel uyarılar burgu, sabit bası ve tırtıl yürüyüşü teknikleri ile sinir uçları uyarılmaya başlanır. Uygulama en son sıvazlama tekniği ile sonlandırılır.

Refleksoloji seansları azami 20-40 dakika arası sürmektedir. Refleksoloji uzmanı başparmak ve diğer parmakları ile ayaklara temasıyla uygulamayı gerçekleştirir. Refleksoloji seansı alan kişinin şikayetine göre seans süreçleri belirlenir. Kişinin vücudunun refleksolojiye vermiş olduğu ilk tepkiler 5-6 seans arasında görülmeye başlar. İlk olarak kişinin rahatlaması, dolaşım sistemindeki farklılıklar, uyku düzeni, gevşeme gibi gelişmeler tedavinin ilerleyen aşamalarıdır. Uygulanan düzenli seanslar; olumlu gelişmeler ve sonuçlara ulaşılmasını sağlamaktadır. Kişinin tedaviye tam olarak cevap verme süreci 10-15 seans arasında almış olduğu refleksoloji seansları içinde görülmeye başlamaktadır. Devamlılığında ise belirlenen seans süreçlerinde istenilen sonuçlara ulaşılmaktadır.


SAĞLIKTA REFLEKSOLOJİ
İnsanlar doğar büyür ölür. Bu üçlü döneme göre yaşamsal koşullardan geçen insan vücudu doğduğunda kendini tamamlayarak büyür ve yaşamsal koşullardan etkilenen vücutta eksilmeler yani gerilikler başlar.Yaşlılık yani vücudun olgunlaşması metabolizmayı etkileyerek gözle görülen ve görülmeyen rahatsızlıklar başlamış olur.

Bel_ boyun fıtığı
Kemik erimesi
Kemik eğilmesi
Kaslarda zayıflık ve hareketsizlik
Aşırı kilo
Tansiyon
El ve ayaklarda kasılma
Hafıza kaybı
Görme ve duymada yetersizlik

Bilinen rahatsızlıklar bilinmeyen rahatsızlıkların kapılarını açar ve aşılması kolay olan hastalık yada fizikzel bozukluk gün geçtikce aşılamaz hale gelir.Gözle görülen rahatsızlıklar refleksoloji yani destekleji ve tamamlayıcı tedavi olanında olumlu sonuçlar almıştır.

Helal olsun sana genç. Gün birlik günüdür!


Bu millet kendisine bir adım gelene koşar. Gün Chp'li, AKP'li, Mhp'li olma günü değil, Vatana, Millete sahip çıkma günüdür. Klip çok güzel olmuş, bunun altında bir art niyet olmadığını, birlik ve beraberlik adına birleştirici olduğunu düşünüyorum. Siyasi görüş olarak ayrılsak bile vatan, millet, bayrak adına birlik içinde olan milletimiz de sen ben yok, TÜRKİYE var. Suriye'yi, ölen çocukları görüp bundan sonra da sorunları, ön yargıları kaldırarak ve anlayarak çözmeliyiz yoksa bizde parçalanır, bölünür ve ölürüz. Başka Türkiye yok. El ele verip birlik olma zamanı. Ortalığa karıştırıp, birlik ve bütünlüğümüzü bozmaya kalkan her kim olursa olsun hep birlikte karşı çıkma zamanı. Bu gemi batarsa hepimiz batarız.

Birbirimizi eleştirsekte ülkemiz söz konusu olunca dünyayı tanımayan Yüce bir Milletiz biz. Bir karış toprağını bile vermeyiz. Her karış toprağında şehitlerimizin kanı var, hakkı var. Türk, Kürt, dindar, Alevi, Sünni, inançlı, inançsız, okumuş, okumamış, o partili, bu partili, namaz kılan, namaz kılmayan, açık saçlı kıyafetli, kapalı saçlı kıyafetli diye ayırmayı, bölmeyi bıraktığımız an önemli bir aşama kaydetmiş olacağız. Biz nesiller boyu hiç bir ırkı sindirmeye çalışmadık. Yunan Yunan kaldı, Kürt Kürt kaldı, Ermeni Ermeni kaldı. Hiç bir topluma kültürlerini unutturmadık, dilini unutturmadık. Çünkü biz kardeşçe eşit yaşamayı istiyoruz. Birlik ve beraberliğe ihtiyacımız var asırlardır olduğu gibi. Her zaman kenetlenerek birbirimizi ve vatanı korumak bizim asıl görevimizdir.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun her zaman olduğu gibi birlik ve beraberlik içerisinde ülkenin yönetilmesinden yana olduğunu hepimiz biliyoruz aslında. Belki Türkiye için lüks bir siyaset yapıyor. Çünkü ülkemiz insanı yalan, dolan, üçkağıt siyasetine öyle alışmış ki bu şekilde yapılan siyasete tamam işte siyaset budur diye düşünüyor. Burada Sayın Kılıçdaroğlu’nun konuşmalarına bir nebze de olsa dikkat çekilmiş olundu. Konuşmalarını dinlersek her şeyi daha net olarak görürüz. Önce vatan, bu topraklar bizim başka yerde yaşayamayız. Bu toprakların altı şehit kanları ile dolu. Hangi partiden olduğu önemli değil. Kim bu vatana ihanet eder, kim çıkarları uğruna içerideki veya dışardaki düşmanlarla iş birliğine girer ona bu ülkede yaşamak haram olsun. Klibi yapanın da ellerine sağlık. Vatanseverlerin tam anlamıyla birlik olma zamanıdır şimdi ki zaman. Türk milleti birbirine kenetlendiği sürece hiç bir güç bizleri iç savaşa sürükleyemeyecektir. Bu saldırı Türkiye Cumhuriyetine yapılmış hainlerin bir oyunudur. Doğru yolda gidenin Allah her zaman yardımcısıdır.

HÜLYA ÇAKICI 

24 Ağustos 2016 Çarşamba

TARLADAN SAHNEYE


Tarladan kazandığı para ve içindeki sanat aşkı ile Mersin'de bir tiyatro kuran hem de yazıp yöneten Ümmiye Koçak "Yün Bebek" Filmini çekerek New York'ta "En iyi Avrasyalı Kadın Sanatçı" ödülünü aldı. (ALINTI)

Toplumun biçimlendirdiği ben ve genetik aktarımları alt etmek ve yeniden doğmak bu hayatın en büyük savaşıdır ve çok zordur. İnsan bazen geri de gidebilir, sağa sola da sapabilir. Yükselebilir de ancak kesin kerametin yüksekler de olduğunu kimse söyleyemez, bilemez. Kişi evrimsel sürecini devrimle alt edebilirse sürekli yükselir, yoksa geri veya sabit bir pozisiyonda kalır. Hayat kendisini alt edenindir! Hayat hep kendini alt edendir! Bu iki cümle birbirinden çok farklı ve ben birinciyi tercih ediyorum. Kişi savrulabilir bu kişinin yarım olduğundan mı, yoksa kişilik dinamiklerinin gücünden mi bu bayan çok güzel örneklemiş bunu.

Bizim güzel kadınlarımıza yeter ki fırsat tanınsın, engellenmesinler yapamayacakları hiç bir şey yoktur. Anadolu kadınını bırak kendi haline dünyayı yönetsin. Azmiyle, sabrıyla her şeyi başarır. İşte bu da istedikten sonra her şeyi yapabilirsinin kanıtı. Mücadele etmiş ve hepimize güzel bir örnek olmuş. Böyle değerli insanlara ihtiyacımız var. Aklı fikri kadın erkek ilişkisin de olup kendini örtmeye, gizlemeye çalışan kadınlara değil. İnsan olduğunu unutmayan kadınlara ihtiyacımız var. Gelecek kadınların elinde şekillenir. Erkeği de, kadını da yetiştiren bir kadındır çünkü. İnsanın içinde bir ışık varsa bir gün mutlaka parlarmış. Beynini sadece dedikodularla ve saçmalıklarla doldurmamış. Kimin ne yaptığıyla değil kendisiyle ilgilenmiş. Kısaca iyilikler doğuştan, kötülükler sonradan. Hayat bir tercih. İnsan ya kendiyle yada dışarıdan ölüsüyle yaşar. İçgüdüler ve akıl önce insanın kendisini tanıması içindir.

Türk kadını Türk kadını olmayı Cumhuriyetten önce de biliyordu. Biz otağlarımız da Anaerkil idik, sonrasında işgal edilen vatanımız ve haklarımıza tecavüz eden batılılarla savaşırken savaşçı kadınlardık. Sonrasında Cumhuriyetle seçme ve seçilme hakkı verildi ve her alanda haklarımız var oldu. Şimdi ise biz insan olarak neler yapabiliriz ona bakalım ve sahte kışkırtmaları bırakalım, bırakalım böyle vakit harcamaları icraatların içinde olup vatana, millete faydalı olacak işler yapalım. Tüm dünyadaki terör ve cehalet sorunlarının temelinde eğitimsiz, itilen, kakılan, horlanan, işkence gören kadınlar vardır. Kadın tarla da çalışır, okul da, bağ da, bahçe de, evin de, sokakta çalışır. Kadını yarım bırakan fikirler, düşüncelerdir. Bizler hiç bir milletin hayal bile edemeyeceği bir medeniyetten geliyoruz, hangi toplum da ezilmiş kadınlarından kahramanlar çıkabilir. Kayayı su yıkamaz sadece yosun tutturur. Kalbin de cennet taşıyan insanlar vardır. Bulundukları yere huzur veren, hassas, kırılgan, içten, samimi, yüreği güzel insanlar. Kadının gücü sevgisidir, kadının gücü yapmaktır yok etmek değildir.

Kadın şahanedir kıymet bilene. Biz de de, dünyanın pek çok yerinde de en çok ezilendir. Eğer kula köle değilsen, kendi özgür iradenle hareket edebiliyorsan senden mutlusu yoktur. İster eşit olsun, ister olmasın ve kendi ayaklarının üzerine basıyorsan da sen her şeyden daha güçlüsündür.

HÜLYA ÇAKICI 

CANKURTARAN OLMAK



Araştırmalara göre boğulma esnasında ciğerler suyla dolar. Yanma ve yırtılma hissedilir. 10 saniye sonra bilinç kapanır ve acı biter.
En doğrusu boğulan kişinin bilincini yitirmesini beklemektir. O arada yuttuğu su, biz kişiyi karaya çıkarırken geri çıkacaktır.
İlk yardım eğitimin de, bir babanın boğulan evladını kurtarmak isterken, çocuğun babayı korkudan sürekli batırarak onun da boğulmasına neden olduğunu öğrenmiştim.
İyi bir yüzücü değilsek ve tam olarak ne yapılması gerektiğini bilmiyorsak! Müdahaleyi yanına çok yaklaşmadan, tutunmasını sağlayacak bir şeyler atarak gerçekleştirmeliyiz.
Yüzme bilmeyen veya az bilenler de suda fazla açılmamalı. Yüzme bilmiyor kanoya, deniz bisikletine biniyorlar vs.

Fikrimce, eğitim ve tecrübelerim doğrultusun da yapılması gerekenler;
Birincisi iyi bir yüzücü olmanız gerekiyor. Boğulan kişiyi gördüğünüz zaman, bir metre yakınına kadar yüzüp, boğulmasını bekleyeceksiniz!
Boğulmadan kastım ölmesi değil tabii ki! Suya batışını yani boğulma/bayılma/bilinç kaybının gerçekleşmesini bekleyeceksiniz. Çünkü, panik halin de size sarılan birisi, kendisiyle beraber sizi de götürecektir. Boğulma ile ölmek farklıdır. Boğulan (bayılma) kişinin hareket etmesi mümkün olamayacağı için, onu kurtarmak daha kolay ve risksiz olacaktır. Sonuç da boğulduktan sonra 4 veya 5 dakikası daha var beyin ölümünün gerçekleşmesi için. O arada siz de onu kıyıya çekersiniz zaten. Boğulan kişi can havli ile ne yaptığını bilemez. Kurtarayım derken pisi pisine gitmenin alemi yok :)
Gelelim ikinci evreye, bayıldıktan sonra yani kendisinden geçtiği zaman, tutup hızlı bir şekil de dışarıya çıkartın.  Kurtulma şansı yüzde 85/90.
Tabii ki suni teneffüs eğitimi de alıyorsunuz. Kendi riskinizi sıfıra düşürmelisiniz.

Boğulma ile ilgili tüm evreleri geçtikten sonra, boğulan kişiye kara da ne yapılacağına geldi sıra.
Öncelikle boğulan kişiyi hızla karaya çıkartıp, yazdığım ve sizin de okuduğunuz gibi aheste aheste değil, beyin ölümü (max 4-5 dakika) gerçekleşmeden çok hızlı ve seri bir şekil de, hayat belirtilerini kontrol etmeniz gerekir. Ambulans gelinceye kadar da suni teneffüs yapmalısınız. Bunun için eğitimini almış olmanız gerekir. Kaş yaparken, göz çıkarmamak gerek değil mi?
Suni teneffüs yetişkin kişiler de, çocuklar da, bebekler de farklılık gösterir. (Bu yelpaze daha da genişler, kanaması olan, yaralı olan, yaranın yeri boyutu vs.) O yüzden eğitimi alınmalıdır. Bir yetişkine uygulama şeklini anlatayım ben yine de. 2 nefes 30 bası uygulayarak hayata döndürme şansı yüzde 95'tir. Bu suni teneffüs olayı çok basittir. Önemli olan kime, ne uygulanması gerektiğini bilmektir. Yoksa yarım saatlik bir eğitim ile herkes bunu öğrenebilir ve de uygulayabilir.

Hiç birini bilmiyorsanız? Ne kendinizi, ne de boğulan kişiyi riske atmamalısınız.
Bilen birisi daha faydalı olacaktır bu konu da. Yardım edeyim derken, bileni de engellemiş olursunuz.

HÜLYA ÇAKICI

Cahili cahille sına Allahım!



Cahiller daha mutlu işte, küçümsememek gerekiyor. Biz biliyoruz da ne oluyor, lanetleniyoruz adeta.

Cahiller, bilgisizliği oranında cesur ve taciz kardır ve kısa yoldan sonuca ulaşırlar. Akıllı ve eğitimli ise, bilgisi arttıkça daha dikkatli ve daha sistemlidir. Türkiye bu günlere bunlar sayesinde gelmedi mi? Ne kadar cehalet o kadar mutluluk. Cahilin bilgisi olmayınca kendi cahilliğinin farkında bile değillerdir ve her zaman bilmeyenler bilenlerden daha çok ses çıkartırlar.

Bir atasözümüz vardır: Boş başak başını dik tutar, dolu olansa eğiktir. Mütevazi olma ezerler ve seni aptal yerine koyarlar derler. Bu sözü hayatım boyunca çok yaşadım. Ama bu karakter asla değişmez. Altının değerini sarraf bilir. Sıkıntı yok. Allah her şeyi görüyor.

Cahil insanlardan çekinirim. Çünkü konuşması, davranışları bilinçsiz ve kontrolsüzdür. Onların doğruları farklıdır. Şaka yapmaya bile gelmez, yanlış anlam çıkarırlar, hakarete bile maruz kalırsınız. Örneğin bir fıkrada gizli olan ince düşünceyi anlamaz ve ders bile çıkartamazlar. Cahil olan insan ile zeki insan arasında, zekayı kullanma farkı da vardır. Bilen insan bildiğini söyler, cahil ise sadece duyduklarını söyler.


Cehalet bilmediğini bilmemektir ve bildiğini düşünmeye başladığı an cehaleti dolayısıyla ukalalığı başlar insanın. Bu durum insanın bilgi dağarcığının maksimuma ulaştığı zaman da ortaya çıkarsa da cahil durumuna düşürür.

Ne olursa olsun mütevazılık iyidir ve güzel bir erdemdir. Sırf iyi yerlere gelmek için insanlık erdemlerinden vazgeçmeye gerek yok. İnsan makamsız, mevkisiz yaşayabilir ama erdemlerini yitirirse yaşamasının bir anlamı kalmaz. Makamlar insanları değil, insanlar makamları yüceltir. Kişi kendini gösterdiği sürece başarılıdır. Kendini göstermesini bilen insan cahillikten ziyade akıllıdır.


Hayatta cahil olup da reklamını iyi yapan insanları bence takdir etmek lazım. Ben akıllıyım ama mütevaziyim demek hayatta bana hiçbir şey kazandırmadı. Zekiyseniz gösterin. Kimse sizi düşüncelerinizden dolayı suçlayamaz. Nitelikli insanlar nitelikli, eğitimli olana kadar çokça kitap okuyup, birçok eğitimden geçerek kafalarını bilgiye gömerken, niteliksiz insanlar bu süre zarfında serserilik, başıboşluk, yalakalık ve yatmayı kalkmayı vs. her türlü pisliği öğrendiğinden dolayı özgüvenleri niteliklilere göre daha yüksek olur. Bu da bazı mesleklerde başarıyı getirir! Kalıcılığı tartışılır tabii. Etrafımızda çok nitelikli olduğunu sanan, lafla peynir gemisini yürüten insanlardan fazlaca var.

Çalışma yaşamımda yetersiz insanların kendilerine olan olağanüstü güvenleriyle, kendilerinin vazgeçilmezliklerini çevrelerine de inandırarak inanılmaz görevlere geldiklerini ve o görevlerin de kendilerine inanmış alt kadroları sayesinde, gayet başarılı da olduklarına çok defa şahit oldum. Bu insanlar her şeyi bilir havasında kendilerinden başkasına inanmaz ve dinlemezler. İşte bunun için de bir adım ileri gidemez aslında, sabittir. Ama zeki insanlar etrafındaki insanların başarılı ve mutlu olmalarını arzu ederler. Çünkü etrafı ne kadar çok pozitif olursa kendisi de daha ileri gitmeye odaklanır.

Alçakgönüllülük ve mütevazı olma zamanı çoktan geçiyor aslında. Ne zaman ayaklar baş oldu her şey bitti. Bir ülke için en büyük felaket alçak insanların yüksek mevkilere getirilmeleridir.


Çok şey bilmek iyi değil. Çünkü yoruluyorsun. Bilmiyorsan sus bari adam desinler. Biliyorsan konuş örnek alsınlar. Bilmiyorsun bildiğini sanıyorsun. Allah cahilin ve delinin cesaretinden ilimi, bilimi, tüm insanlığı korusun. Cahili cahille karşılaştırsın ve hep mutlu yaşasınlar. İnsanlığa bulaşmadan. Okumak yok, öğrenmek yok, sorgulamak yok, muhakeme yok, düşünmek yok, endişe yok. Tek yapman gereken duyduğuna inanmak. Yani kör insana bir rengi anlatmak nasıl imkansızsa, cahil insana laf anlatmak da imkansız. İnsanı ipe götürürler. Yaşadım ve deneyimledim defalarca. Bilgisizliklerini de her şeyi bilen birini bulup onun sırtına yüklüyorlar. En çok da eğitimli, kendini bilmez, ukala cahillerden korkacaksın. Çok tehlikeliler. Her konu hakkında fikir sahibi sabit fikirli zararlı bir sınıf. Her şeyi bildiğini sanıp aslında boş olanlar.


“Cahil ile etme sohbet her lafı bir baş incitir. Sarraf olmayan ne bilsin zanneder her taş incidir.”

Akıllılar düşünürken aptallar kaleyi alıyor. Cahil ile yola gitme astırır. Hizmetiyle kaymak yeme kusturur. Dünyanın terazisidir bu farklı insanları tartıp taşımak. Büyüklüğün ölçüsüdür tevazu. Küçüklüğün ölçüsüdür büyük görünmeye çalışmak. Boş başak dik durur. Boş karpuz çok öter. Yalancıyla arkadaş olma, cahille sırdaş olma zararlı çıkarsın.


Hakkını ve haddini bilen çocuklar yetiştirmeliyiz. Hayatım boyunca aptallarla ve cahillerle savaştım ve hep onlar kazandı.



Hülya Çakıcı

İnsanoğlunun kullandığı ilk alet başka bir insandır



Zamansız ve yersiz sessizlik ilk önce susanı, sonra da susmayı erdem sanan toplumu mahveder. Doğrunun yükü ağırdır, kötüler bu nedenden dolayı çoktur. Canlı öldürenin elinde kan kokusu kalır. İnsanlık utanmazsa insan olunur mu? Hayatı debdebe olanın sonu kocaman bir hiçtir. Değer yargılarımız değişti, sistem istediği gibi şekillendirdi. Maddiyata yatırım yaptık, bu yatırım şekliyle daha çok olur dünyanın problemi. İnsanı diğer canlılardan ayıran özelliği sadece aklı değil, irade gücününde olmasıdır. Yani tek güç bilek gücü değildir.

İnsan topluluklarını yönetmek ve yönlendirmek kolaydır. ABD'nin istikrar sağlamak için girdiği kaç ülke bugün huzurlu? Başkan Obama, Libya'da terör var diyerek orayı da karıştırmaya gidiyormuş. Giderayak dünya savaşı çıkartmaya niyetli gibi. İŞİD'i, Daeş'i yaratan ABD zaten, neden bitirmek istesin ki? Bahaneyle Ortadoğu'yu ve kuzey Afrika'yı yeterince sömürüyor. Şimdi de istikrar diyerek Lübnan'a operasyon başlatıyor. İstikrar diye girdiğiniz her ülke mahvoldu. Taş üstünde taş kalmadı, o kadar masum insanı istikrar adı altında katlettiniz. Ülkelerin iç işlerine burnunuzu sokmasanız insanlar daha rahat olcaklardı. Hiç bir ülke sizin barış, istikrar çabalarınızı istemiyor. Ne kadar duyarlısınız her şeyden kendinizi sorumlu hissediyorsunuz. Okyanus ötesi sözde yardım etme gayretlerinizi eksik etmiyorsunuz. Hiç birşeye karışmayıp kendi işinize baksanız ne terör kalır ne de savaş. Kendi menfaatleriniz söz konusu olmasa umurunuzda bile olmaz. Çekin ellerinizi müslümanların üzerinden, girdiğiniz her yeri darmadağın ettiniz, huzuru bozdunuz.

Gittikleri ülkelere sözde demokrasi götürüyor karşılığında da petrolünü alıyorlar. Canına, malına göz dikip, yiyin birbirinizi bende arada kurtarıcı kahraman olayım diyorlar. Hep aynı Irak'ta, Afganistan'da, Mısır'da, Libya’da. İŞİD nedir ki ABD için. Destek olmasalar, kaynaklarını kurutsalar, karadan, havadan da vursalar isid mi kalır.

Özgürlük uğruna devletine isyan eden halklar, özgürlük uğruna işgal edilen topraklar, demokrasi vaadiyle iç savaş çıkartılıp işgal edilen ülkeler, burada suç kim de? Özgürlük isteyen mi, devletlerine karşı ayaklanıp ülkelerini kaybeden halklar mı, yoksa özgürlük vaadiyle ülkeleri işgal edip, teröre teslim edip, geri çekilen emperyalist güçler mi? Bu insanlık suçunun tek sorumlusu sözde özgürlükçü ve insan hakları savunucusu gibi görünen ülkeler.

HÜLYA ÇAKICI 

Bir varmışla başlıyor hayatımız


Uyanırmış insan düşler ülkesinde bir masalda, yalnız başına kalırmış bazen yoklukla, mevsimler gelip geçermiş birbirlerinden habersiz. Sonra masaldan çıkarmış yalnız ve kimsesiz. Bir gün bizde gülebilsek dağ başında açan çiçeklerle beraber, hüzünleri orada bıraksak orada kalsa geleceğe gülerek baksak.

Güzel günlere güzelliklere ihtiyacımız var. Hayalleri diri tutalım ki gerçeğe dönüşmese bile hayaller de gidebilelim istediğimiz yerlere. Çünkü umut imkansızlık değil hayalleri gerçeğe dönüştürmek için bir haritadır bizlere. Bazı sonralar kaderden ötedir, sonrası hiç olmamalı yada öncesi kader de hiç yazılmamalı. Kendimizin heykeltıraşıyız. Yontmaya karar verirsek kendimizi ancak o zaman yardım edilebiliriz hem kendimize, hem çevremize. İnsan hayattaki her nimetten faydalanamaz, bize ne düşmüşse o kadar sadece görmekte yeter. Yaşam bu eksiklikler mutlaka olacaktır. Yontmaya devam ederken buda kalmalı aklımızın bir köşesinde.

İlk yapılan yanlışa hata, ikincisine kaza, üçüncüsüne de tercih denilir demiş Dostoyevski ve insanlar tercihleriyle yaşarlar iyi veya kötü. İşimiz, aşımız, evliliğimiz, aşkımız kendi tercihimizdir. Yani ne istersen onu yaşarsın. Kırılma noktasını geçtiğinde bağışıklığın güçlenmiştir artık kırılmazsın ve bu bir tecrübedir. Aynı hataları gelecek için yapmazsın, çünkü gelecek bugünden yarınlara kalanlardır. Yaşadıklarına takılmayacaksın yoksa yerinde sayarsın daima ileriye bakıp yürüyeceksin. Kangren olmuş yeri kesip atacaksın ki acısı kalmasın. Baktın iyileşmiyor komple kesecek ve yolumuza devam edeceğiz.

Dünyaya anlaşılmak için değil anlamak için geldik. Anlaşılamamanın üzüntüsünü duyacağımız yerde, başkalarını anlamaya çalışsak her şey daha kolay olur. Yaşamlarımız da olumlu bir şeylerin olması hepimiz için farklı anlamlar taşıyabilir, farklı iç zenginlikler ifade edebilir. Belki de çok daha önemlisi yaşam sorumluluğunun bilincinde olabilmektir. Sorumluluk ve öncelikler, doğru ve yanlışlar kişilere göre değişir. İnsanı yoran bunlarla tek başına mücadele etmektir. İnsanın kendi ilkeleri, kendi doğruları ve hatta kendi yetenekleri gökten inmiş ayetler olamadığına göre toplumla kurulan karmaşık ve çok yönlü ilişkiler sonun da sentezlenen, içselleştirilen ve bireyin bir yaşama kültürüne dönüştürdüğü değerler üzerinden toplumla yeni, edilgen olmayan, etkin bir ilişki biçimini gösterir.

Bazen karşımızdaki boş bir bardağa bile şerefe diyebiliriz. Umut olmayınca hayal olmuyor dolayısıyla masallar da eskisi gibi olmuyor. Her insan ve her yaşanan ayrı bir kitap, ayrı bir yaşam masalının parçasıdır ve iz bırakır her anı hayatımıza iyi, kötü. Masallar da öyle anlatılan bir iyi, bir kötü. Hep güzel olsun isteriz anılar, hatıralar, bazen bir kuş sesi, bazen bir melodi, bazen bir söz alır götürür bizi. Güzel olanı düşünürken gülümser, çirkin de yüzümüz buruşur. Hayat geçti gidiyor bir varmış bir yokmuş diyene kadar. Yani bir varmışla başlıyor hayatımız. Sonra da yalan olup gidiyor ömrümüz bir yokmuşla biten.

HÜLYA ÇAKICI 

BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN



Evin minik faresi duvardaki çatlaktan bakarken çiftçi ve eşinin mutfakta bir paketi açtıklarını gördü. Kendi kendine; “İçinde hangi yiyecek var acaba?” diye düşündü. Bir süre sonra gördüğü paketin bir fare kapanı olduğunu anladığında yıkılmıştı. “Evde bir fare kapanı var! Evde bir fare kapanı var!” diye bağırarak telaşla bahçeye fırladı. Minik fareyi telaş içinde gören tavuk umursamaz ve bilgiç bir tavırla başını kaldırdı ve gıdakladı; “Zavallı farecik. Bu senin sorunun benim değil. Bana bir zararı olamaz küçücük kapanın” dedi. Tavuktan destek bulamayan farecik bu sefer telaşla domuzun yanına koştu; “Evde bir fare kapanı var! Evde bir fare kapanı var!” diye adeta çırpındı. Domuz anlayışla karşıladı ama; “Çok üzgünüm fare kardeş ama dua etmekten başka yapacağım bir şey yok. Dualarımda olacağından emin ol” dedi. Minik fare çaresizlik içinde ineğe döndü. “Evde bir fare kapanı var! Evde bir fare kapanı var!” dedi. İnek; “Bak fare kardeş senin için üzgünüm ama beni ilgilendirmiyor.” dedi. Sonunda farecik başı önde umutsuz bir şekilde eve döndü. Çiftçinin fare tuzağı ile bir gün tek başına karşılaşmak zorunda olduğunu anlamıştı. O gece evin içinde sanki ölüm sessizliği vardı. Minik farecik aç ve susuzdu. Tam yorgunluktan gözleri kapanacaktı ki birden bir ses duyuldu. Gecenin sessizliğini bölen gürültü fare kapanından geliyordu. Çiftçinin karısı ne yakalandığını görmek için yatağından fırladı ve mutfağa koştu. Karanlıkta kapana zehirli bir yılanın kuyruğunun kısıldığını fark edememişti. Kuyruğu kapana kısılan yılanın canı yanıyordu ve aniden çiftçinin karısını ısırdı. Çiftçi karısını apar topar doktora götürdü. Doktor zehri temizledi sardı. Çiftçi karısını eve getirdi yatırdı. Karısının ateşi yükseldi ve bir türlü düşmüyordu. Kadıncağız ateş ve ter içinde kıvranıp duruyordu. Böyle durumlarda taze tavuk suyunun gerekli olduğunu herkes bilir. Çiftçi de bıçağını alıp bahçeye koştu. Karısı taze tavuk suyu çorbasını içti biraz kendine geldi. Karısının hastalığını duyan komşular ziyarete geldiler. Onlara ikram etmek için çiftçi domuzunu kesti. Çiftçinin karısı gittikçe kötüye gidiyordu. Yılan belli ki çok zehirliydi. Bir kaç gün sonra çiftçinin karısı iyileşemedi ve öldü. Cenazesine çok sayıda kişi gelince hepsine yeterli et sağlamak için çiftçi ineği mezbahaya yolladı. Fare tüm bu olanları büyük üzüntü ile duvardaki deliğinden izledi.

İste hayat böyle bir şeydir. BANA DOKUNMAYAN YILAN BİN YAŞASIN dersek bir gün mutlaka gelip bizi de sokacaktır. Birisi sizi ilgilendirmediğini düşündüğünüz bir tehlike ile karşı karşıya kalmışsa, hepimizin aynı tehlike de olabileceğini hatırlayalım. Hepimiz yaşam denilen bu yolculukta yer alıyoruz. Diğerimiz için bir gözümüzü açık tutmalı ve diğerlerini de cesaretlendirmek için çaba harcamalıyız.

Hayatın içindeki en büyük eksik Adalet. Hiç bir olay karşısında adil olamıyoruz. Bir haksızlık yapılmışsa, yapan kişiler bize yakınsa ya sessiz kalıyoruz, ya iyi olmuş diyoruz. Medeni ve demokrat olmanın, huzurlu, mutlu ve başarılı bir hayat yaşamanın gereği adil olmaktır. Vicdanı insanlar kaybetti artık yerini para, mal, mülk, yalakalık aldı. Doğa çıkarlar uğruna talan ediliyor ve her türlü canlı da bundan nasibini alıyor. Dürüstlüğün olmaması, çıkar çatışmalarının enlerde olması bütün dünya toplumlarındaki samimiyetsizliklerden kaynaklanıyor ve bedelini hep birlikte ödüyoruz.

İroniyi anlamak için düşünen bir beyin, düşünen bir beyin için de insan olmak şart. Bu şartlara uyuyor muyuz? Bugün sen hangi durumda isen yarın başkaları alacak o sırayı. Madalyonun ne zaman döneceğini bilemezsin ama döner/mutlaka döner ve sende izlersin.

HÜLYA ÇAKICI

23 Ağustos 2016 Salı

Kuran'ı Kerim'de İsrailoğulları



Yahudiler (siyonistler) kim bu insanlar?
İşte Kuran'ı Kerim de İsrailoğulları; Kur’ân-ı Kerîm İsrailoğulları için şunları bildirmektedir;

- Kendilerini diğer insanlardan üstün gördüklerini (Cum’a S. A: 6),
- Peygamberleri öldürdüklerini (Âl-i İmran, S. A. 183),
- İslama kin ve hırs beslediklerini (Nisa S.A. 46),
- Müslümanlara karşı düzen kurduklarını (Âl-i İmran, S.A: 54),
- Müslümanlar için en şiddetli düşman olduklarını (Maide S.A. 82),
- Yeryüzünde bozgunculuk yaptıklarını (Maide S.A. 64),
- Kendi soydaşlarını da öldürdüklerini ve yurtlarından sürdüklerini (Bakara S.A. 84-85),
- Zâlim olduklarını (Bakara S.A. 59),
- Sıkça ihanet ettiklerini (Maide S.A. 13),
- En çok dünya hırsına sahip olduklarını (Bakara S.A. 96),
- Diğer insanların mallarını haksızlıkla yediklerini ve onları faiz yoluyla sömürdüklerini (Nisa S.A. 161),
- İnsanlara zulüm yaptıklarını ve onları Allah yolundan alıkoyduklarını (Nisa S.A. 160).

21 AĞUSTOS 1935


Çorum’un 45 km güneyinde, Alaca İlçesi yakınlarında yer alan Alaca Höyük, bilim dünyasına ilk kez 1835 yılında W.C. Hamilton tarafından tanıtıldı. Bu tarihten sonra yabancı gezginler ve arkeologlar tarafından birçok kez ziyaret edilen höyükteki ilk sistematik kazı, 21 Ağustos 1935 tarihinde Atatürk tarafından başlatıldı. 1931 yılında Türk Tarih Kurumu’nu kuran Atatürk, Ankara’da Ahlatlıbel kazısını yaptırdıktan sonra, hiç görmediği ancak kitaplardan tanıdığı Alaca Höyük’te de kazı yapılmasını istedi. O dönemde devletin imkanlarını da dikkate alan Atatürk, ilk kazı mevsiminde kendi cebinden 3.000 lirayı Afet İnan'a vererek, kazı giderlerinin karşılanmasını sağladı.

Türkiye'nin ilk milli kazısı olan Alaca Höyük’teki çalışmalar, Türk Tarih Kurumu adına Hamit Zübeyr Koşay ve Remzi Oğuz Arık tarafından başlatıldı. 1935 yılından 1983 yılına kadar kesintisiz bir şekilde sürdürülen kazılarda, Bakır-Taş Çağından Osmanlı dönemine kadar dört ayrı kültür evresinden kalma 14 yerleşim tespit edildi. Günümüzde birçok kuruluşun simgesi olan güneş kursları da Alaca Höyük’teki kazılarda çıkartıldı. Höyükte ele geçen buluntular, Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi ile 1941’de ziyarete açılan Alacahöyük Müzesi’nde sergilenmektedir.

İhanetin nedeni değil bedeli olur


Düşüncelerini, gözlemlerini ve bilgilerini paylaşmak bir insanın yapabileceği ve yapması gereken en doğal şey. Bundan rahatsız olmak için kendi bildiği şeyin doğrultusunda olan her şeye karşı çıkan bir düşünce sistemi gerekir ki bu da diktatörlüktür. Aydın ve bilgili kişi okur, düşünür ve yorumlar sonuçta etkilenip etkilenmeyeceği kişinin kendi tercihidir. Neden yazarlar ve basın mensupları devamlı tutuklanıp susturulmaya çalışılırken hiçbir siyasetçi tutuklanmaz. Çünkü düşünen ve sorgulayan beyni kimse uyutamaz. Bazen de işte böyle Allah şaşırtıyor, birbirlerinin açıklarını ele verdirtiyor. 15 Temmuzdan önce şeriat, 15 Temmuzdan sonra Atatürk ve Cumhuriyet, yanına da Egemenlik Milletindir. Her şey fazla hızlı gelişiyor. Ayakkabımın altı delik, ben ayakkabısının altı delik vatandaşım diyerek çıkılan yolda gemilerle ilerliyoruz.

2016 yılında sekiz ayda 16 patlama yapılmış.Caniler oynamak istedikleri oyunu rahatlıkla oynamaya devam ediyorlar. Teröre verilecek en etkili cevap Türk Bayrağı altında hangi ırktan olursa olsun birlik, beraberlik sergilemek, her zamankinden daha fazla kenetlenmek ki, dış güçlerin amacı bizleri birbirimize düşürmek. 12 yaşında bir çocuk sokakta birlikte oyun oynaması gerekirken yaşıtlarını katledebilecek kadar nefrete bulaştırılıyorsa bu dünyanın, insanlığın birbirlerine olan nefretinin sonucudur. Şimdi ise düşünmeden yapılan yatırımların acısı çıkıyor. Ama günahsız, ekmek kavgası peşinde olan insanlardan çıkıyor. Bir kaos hakim ülkemiz de kontrol yok gibi görünüyor. Kınamak, ağlamak vatandaşın yapacağı iştir. Devlet en baştan güçlü ve bağımsız istihbaratıyla, emniyetiyle, ordusuyla önlemini alır. Alınan önleme rağmen bir katliam yapılabiliyorsa da faillerini tek tek bulur ve cezalandırır. Bunun için de partilerin terör sorununda hep birlikte hareket etmesini sağlar.

Amaç bombalarla insanları katletmek değil. Amaç Türkiye'de etnik gruplara saldırıp iç savaş çıkarmak. Bütün terör örgütleri batıya çalışıyor. İşid, ABD nereye saldır derse oraya saldırıyor. 30 senedir PKK'nın yaptığı gibi. İŞİD neden artık Türkiye'yi hedef alıyor. İŞİD, PKK, PYD, DAES, HİZBULLAH = AMERİKA hepsi birbirinin adamı. Amerika İşid'i Suriye'den geri çekiyor Pyd'yi ileri sürüp İşid'le savaşıyor havası veriyor. İşid'te de Kürtlere saldırın diyor ve sonra Kürt halkına da bakın İşid size saldırıyor bizde İşid'e saldırıyoruz havası veriliyor. Sonra Türkiye için hemen PKK devreye sokuluyor. Artık Kürtlerden destek bulamayan PKK ile yine Kürtlere göz dağı veriliyor. Bugün güneydoğunun bir çok yerinde halk teröre artık lanet yağdırıyor.

Hiç umursamıyor gibi davranmak yasak olmalı bu ülke de. Eylemler farklı, söylemler farklı, tutarsızlık hat safhada. Düşmanın kim olduğu nereden çıkacağı belli değil. Her yeri yerli, yabancı düşmanlar kaplamış durumda. Masumiyet rolünü oynayıp birilerinin sırtından geçinenler bir süre sonra kendileri de aynı duruma düşeceklerdir. Ölüm sürekli insanın solunda, bir kol mesafesinde bunu asla unutmamak gerek. Sorumluluklardan kaçıp, aklanmak için hep başkalarını suçlamak en kolay yol. Düşünürsek, sorgularsak, elimizi gücümüz yettiği kadar taşın altına sokarsak, bananecilikten kurtulursak toplum değişecek dolayısıyla düzen de olumlu yönde değişecektir.

HÜLYA ÇAKICI 

18 Ağustos 2016 Perşembe

Hacı Pavlo



Hacı pavlo bildiğiniz gibi meşhur alkollü içkilerin şirket sahibi idi. Leymosun kazasının encümen azalığı seçimi için Kandu köyünün üst başında küçük Civiya köyüne gider. Okulu yok o köyün. Çocuk bile yok.
Hacı Pavlo konuşmasını önceden bilgi edindiği olmayanları yapma sözüne getirir.
"Na sas gamo ge sholiyo" diye söz verir. Yani "size okul da yapacağım" der.
Halk sevinerek bağırır; "ma emis den ehomen mora girye Haci Pavlo", "Ama bizim çocuklarımız yoktur Hacı Pavlo efendi."
Hacı Pavlo sıkıştığını anlar ve hemen gelişigüzel bir cevap verir düşünmeden.
"E gala olan na sas gamo ge mora, i yenegasas yenegamu, ge yenegamu bale yenegamu" diyerek alkışlar alır
"Bravo girye Hacı Pavlo" ve alkış. "Tamam yahu sizlere çocuk da yaparım, karılarınız benim karım, benim karım yine benim karım" der köylüye.

Hacı Pavlo köyden acele kaçar ama içlerinden biri köylüye söylenenleri izah eder ve köylüler de Hacı Pavlo'nun karılarına dil uzattığını anlar.

Hikaye de çocuksuz bir köyün varlığıdır ana tema. Çocuksuz olan köy de okul yoktur. Küçük bir köy ve o devir de çocukları az olduğu için okulu olmayan bir köy, Leymosun kazasında Civiya'nın olması büyük olasılıktır. Rumların bahsettiği köy de budur. Daha sonraları çocukları olan köylüler okul olmadığı için ilkokula Kandu'ya götürürlermiş çocuklarını.

Ve mutlu, mesut yaşamlarını sürdürmüşler.

Aşk



Aşk, hiç kavuşamama ihtimaline razı olmaktır.
Aşk, hiç olmaya gönüllü olmaktır.
Görünenin arkasına saklanmış perdeyi yırtmaktır aşk; perdenin ardındakini görüp susmaktır.
Konuşmayan dil, sessiz nefes, kalplerde mühürlü isimdir aşk.
Bu satırları yazan yanımı sahipleniyorum. Rüzgâr’dan önce kalbim sadece Allah aşkıyla doluydu. Şimdi fıtratımı ikiye bölen bu duyguları, varlığımdaki gel gitleri kabullenmek hiç kolay değil. Kalbim bir erkeğin yüzüne hayran olmaya alışık değil, yıllarca manevi aşkla beslenen ruhum, bir erkeği tanrısallaştırmaktan korkuyor.
Aşk, kendime çevirip her gün ateşlediğim bir silah artık. Doğan her güneşle kalbimi gönüllü açıyorum kurşununa. Her vuruluşumda ölüyorum ve yeniden doğuyorum. Unutmaya yazgılı değilim bundan böyle. Açılan her delikten daha fazla ışık sızıyor.

Ayakkabıcı



Ayakkabıcı, yeni getirdiği malları vitrine yerleştirirken, sokaktaki
bir çocuk onu izlemekteydi. Okullar kapanmak üzere olduğundan, spor
ayakkabılara rağbet fazlaydı. Gerçi mallar lüks sayılmazdı; ama küçük
bir dükkan için yeterliydi. Onların en güzelini ön tarafa koyunca,
çocuk vitrine doğru biraz daha yaklaştı. Fakat bir koltuk değneği
kullanmaktaydı. Hem de güçlükle.

Adam ona bir kez daha göz attı. Üstündeki pantolonun sol kısmı,
dizinin alt kısmından sonra boştu. Bu yüzden de sağa sola uçuşuyordu.
Çocuğun baktığı ayakkabılar, sanki onu kendinden geçirmişti. Bir
müddet öyle durdu. Daldığı hülyadan çıkıp yola koyulduğunda, adam
dükkandan dışarı fırlayıp:

- Küçük!. diye seslendi. Ayakkabı almayı düşündün mü? Bu seneki
modeller bir harika!.

Çocuk, ona dönerek:

- Gerçekten çok güzeller!. diye tebessüm etti. Ama benim bir bacağım
doğuştan eksik.

- Bence önemli değil!. diye atıldı adam. Bu dünyada her şeyiyle tam
insan yok ki!. Kiminin eli eksik, kiminin de bacağı. Kiminin de aklı
ya da vicdanı. Küçük çocuk, bir şey söylemiyordu. Adam ise konuşmayı
sürdürdü:

- Keşke vicdanımız eksik olacağına, ayaklarımız eksik olsa idi.

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Bu sefer adama doğru yaklaşıp:

- Anlayamadım!. dedi. Neden öyle olsun ki?

- Çok basit!. dedi, adam. Eğer vicdan yoksa, cennete giremeyiz. Ama
ayaklar yoksa, problem değil. Zaten orada tüm eksiklikler
tamamlanacak.

Hatta sakat insanlar, sağlamlara oranla daha fazla mükafat görecekler...

Küçük çocuk, bir kez daha tebessüm etti. O güne kadar çektiği acılar,
hafiflemiş gibiydi. Adam, vitrini işaret ederek:

- Baktığın ayakkabı, sana yakışır!. dedi. Denemek ister misin?

Çocuk, başını yanlara sallayıp:

- Üzerinde 30 lira yazıyor, dedi. Almam mümkün değil ki!.

- İndirim sezonunu, senin için biraz öne alırım!. dedi adam. Bu durumda 20

liraya düşer. Zaten sen bir tekini alacaksın, o da 10 lira eder.

Çocuk biraz düşünüp:

- Ayakkabının diğer teki işe yaramaz!. dedi. Onu kim alacak ki?

- Amma yaptın ha!. diye güldü adam. Onu da sağ ayağı eksik olan bir
çocuğa satarım. Küçük çocuğun aklı, bu sözlere yatmıştı. Adam, devam
ederek:

- Üstelik de öğrencisin değil mi? diye sordu.

- İkiye gidiyorum!. diye atıldı çocuk. Üçe geçtim sayılır.

- Tamam işte!. dedi adam. 5 Lira da öğrenci indirimi yapsak, geri
kalır 5 lira. O da zaten pazarlık payı olur. Bu durumda ayakkabı
senindir, sattım gitti!. Ayakkabıcı, çocuğun şaşkın bakışları arasında
dükkana girdi. İçerideki raflar, onun beğendiği modelin aynısıyla
doluydu. Ama adam, vitrinde olanı çıkarttı. Bir tabure alıp döndükten
sonra çocuğu oturtup yeni ayakkabısını giydirdi. Ve çıkarttığı eskiyi
göstererek.

- Benim satış işlemim bitti!. dedi. Sen de bana, bunu satsan memnun olurum.

Şaka mı yapıyorsunuz? diye kekeledi çocuk. Onun tabanı delinmek üzere.
Eski bir ayakkabı, para eder mi?

- Sen çok câhil kalmışsın be arkadaş.. dedi, adam. Antika eşyalardan
haberin yok herhalde. Bir antika ne kadar eski ise o kadar para tutar.
Bu yüzden ayakkabın, bence en az 30-40 lira eder.

Küçük çocuk, art arda yaşadığı şokları üzerinden atabilmiş değildi.
Mutlaka bir rüyada olmalıydı. Hem de hayatındaki en güzel rüya.
Adamın, heyecandan terleyen avuçlarına sıkıştırdığı kağıt paralara göz
gezdirdikten sonra, 10 liralık banknotu geri vererek:

- Bana göre 20 lira yeterli.. dedi. İndirim mevsimini başlattınız ya!..

Adam onu kıramayıp parayı aldı. Ve bu arada yanağına bir öpücük
kondurdu. Her nedense içi içine sığmıyordu. Eğer bütün mallarını bir
günde satsa, böyle bir mutluluğu bulamazdı. Çocuk, yavaşça yerinden
doğruldu. Sanki koltuk değneğine ihtiyaç duymuyordu. Sımsıcak bir
tebessümle teşekkür edip:

- Babam haklıymış!. dedi.

Her rüzgar savuracak bir toz bulur,
Her hayat yaşanacak bir can bulur,
Her umut gerçekleşecek bir düş bulur
Bulunmayacak tek şey senin benzerindir.

(Yıllar yıllar önce facebook da paylaşımını yapmışım, ama ben mi yazdım Alıntı mı yaptım bilmiyorum. Ben yazmışsam güzel yazmışım :) alıntı yapmışsam yazanın kalemine sağlık) 

Notalar ve Anlamları




İlk olarak Milattan Sonra 480-524 yılları arasında yaşamış Filozof Boethius tarafından isimlendirilen bu sesler, birçok kültürde (özellikle eski yunan ve roma medeniyetlerinde) yine farklı farklı biçimlerde yazım dilinde "işaretlenmişti".

1030 yılında Arezzo Katedrali'nin rahibi Guido D'arezzo adlı din adamı ve müzik ustası tarafından, bir şiirin ilk hecelerinden türetilerek son halini alıp günümüzün belki de tek evrensel dili haline gelmiştir.

Manastırında verdiği müzik dersleri için pratik bir nota sistemi geliştiren din adamı, Aziz Johanna ilahisinin ilk hecelerinden yola çıkarak notaları isimlendiriyor. (Bir rivayete göre çocukları çalıştırdığı bir gün, kolaylık olsun diye parmak boğumlarına bu ilahinin sözlerini yazar, parmak diplerine denk gelen ilk hecelerden ise notaların isimleri türer)

991-1033 yılları arasında yaşamış olan Milanolu keşiş, şiirden yola çıkarak (ve çok küçük 2 oynama ile) son halini verdiği, sonrasında Arezzolu Guido'nun Eli olarak anılacak olan notalar aslında şöyle;

Do: Dominus (yaradan, mutlak)

Re: Rerum (madde)

Mi: Miraculum (mucize)

Fa: Familias planetarium (gezegenler ailesi/güneş sistemi)

Sol: Solis (güneş)

La: Lactea via (samanyolu)

Si: Siderae (gökler)

Bizans İmparatorluğunun Selçuklu tabiiyetine girişi



Büyük Malazgirt zaferinden sonra yenilen Romanos Diogenes'e hemen bir esir çadırı kurulur. Sultan Diyogenes'i huzuruna çağırıp biraz konuştuktan sonra, ''Ben bu duruma düşseydim sen ne yapardın?'' sorusunu sorar. Diogenes, ''Düşmana yapılması gerekeni yapardım.'' Selçuklu Sultanı bu samimi ve vakarlı davranışından ötürü imparatoru takdir eder. Ve ona ''Şimdi sana ne yapacağımı sanıyorsun?'' diye sorar.
Diogenes üç ihtimal ileri sürer:
1) Beni öldürebilirsin fakat bu kasap işidir.
2) Zaferini göstermek için beni şehirler de dolaştırır ve satarsın, bu da sarraf işidir.
3) Üçüncü ihtimali söylemek ise hayal veya delilik olur.
Alparslan bununla neyi kastettiğini ısrarla sorar. ''Beni tahtıma iade edersin, bu takdir de sana dost kalır, yıllık haraç öder ve senin naibin olurum. Çağırdığın zaman askerim ile gelir hizmet ederim. Beni öldürmekten sana bir fayda yoktur. Aksine yerime başka birisini imparator makamına çıkarırlar. Konuşma bu biçimde devam eder ve İmparator kumandanların ihaneti ile bu duruma düştüğünü tekrar eder.

Alparslan, ''Ben Allah'a muzaffer olursam sana iyi muamele yapacağıma ahd eylemiştim. Allah iyilik düşünenlerin arzularını yapar. Bu nedenle benden göreceğiniz muamele üçüncü ihtimalden başkası olmayacaktır'' diyerek kararını bildirir. Bu biçim de kendi büyüklüğünü ve ırkının asaletini de göstermış olur.

Alparslan ile Diogenes eski Türk adetlerine göre, ''kanları ile kardeş'' olduklarına delalet eden bir and içme ile anlaşma imzaladılar.

Bu zafer ve anlaşma ile artık Bizans İmparatorluğunun Selçuklu tabiiyetine girmiş, yıllık vergi ve askeri hizmeti bunu ifade etmiştir. Nitekim tabi bir hükümdar olarak imparatora kaba (elbise) ve başına Kalansuve giydirilmesi üzerine Kelime-i Şahadet yazılı bir sancağın eline erilmesi ortaçağ da tabiiyet alametleri arasında bulunuyor.
TURAN Osman, Selçuklular Zamanında Türkiye, Ötüken, İstanbul 2014, s. 60-61
Tablo Giovanni Boccaccio tarafından çizilmiş olup, tahtta oturup aşağılayıcı harekette bulunan ve bir Sultan'dan ziyade Roma İmparatorlarına benzeyen kişi Sultan Alparslan olarak betimlenmiştir.

Ve maalesef o Diogenes kendi tahtına döndüğünde gözlerine mil çekilerek kendi halkı ve askeri tarafından hunharca katledilmiştir ki bu da Roma imparatorluğunun milli ahlakının ne seviye de olduğunu kanıtlamaya yeterlidir. Bir de bizim sultanımızın yaptığı muameleye bakın büyük lütuf ve iki ırk arasındaki büyük fark.
Diogenes Kınalı ada da bir manastır da esirken gözlerindeki yaradan kaptığı enfeksiyon sonucu ölmüştür.

500 yıllık matematik problemini çözen matematikçi



500 yıllık matematik problemini çözerek imkansızı başaran deha matematikçi Grigori Perelman'ın görüntülenen son hali.

500 Yıldır çözülemeyen poncairre sanrısını çözdü. Ödül ise 1 milyon dolardı. Ödülü 'Ben sergilenecek hayvan değilim' diyerek reddetti. Şu zamanda insanlar birbirlerini 3 kuruş daha fazla kazanmak için kazıklarken, savaşırken bunun ne anlama geldiğini vicdanlı insanlar anlayacaktır.


10 Ağustos 2016 Çarşamba

90 YAŞINDAKİ BİR KADINDAN ÖĞÜTLER


1. Hayat adil değil ama yine de güzel!
2. Hayat o kadar kısa ki, birisinden nefret ederek vakit harcama.
3. Kimse ama kimse, hayatı çok ciddiye almamalı!
4. Her gün mutlaka dışarı çık, mucizeler her yerde!
5. Her tartışmayı kazanmak zorunda değilsin.
6. Hayatı çok fazla sorgulama, harekete geç ve gerekeni şimdi yap.
7. İlk maaşından itibaren, emeklilik için para biriktirmeye başla.
8. Konu çikolata olunca, direnmek gereksizdir.
9. Geçmişinle barış ki, geleceğini zehir etmesin.
10. Çocuklarının seni ağlarken görmesinde sorun yok.
11. Hayatını, başkalarının hayatı ile kıyaslama. Hangi koşullardan geçerek buraya geldiklerini bilemezsin.
12. Eğer ilişkinin bilinmemesini istiyorsan, o ilişki içinde olmamalısın.
13. Mutlu bir çocukluk yaşamak için hiç bir zaman geç değil. Yeniden çocukluğunu yaşamak tamamen sana bağlı ve kimse de karışamaz!
14. Hayatta neye tutku duyuyorsan peşinden gitmeli ve bu yolda ‘hayır’ı bir cevap olarak kabul etmemelisin.
15. Güzel mumlarını yak, güzel çarşaflarını ser, çeyizindeki yemek takımını kullan. Özel günleri bekleme, bugün gayet de özel!
16. Mor giymek için daha da yaşlanmayı bekleme, eksantrik olmanın tam sırası!
17. Çok kötü olaylardan sonra şöyle düşün: “5 yıl sonra bu olayın bir önemi olacak mı?”
18. Herkesi ve her yapılanı bağışla.
19. Başkalarının senin hakkında ne düşündüğünden sana ne!
20. Ne demişler, zaman her şeyin ilacı! Zaman ver.
21. Durum ne kadar iyi ya da kötü olursa olsun, değişecek.
22. Hasta olduğunda, İŞİN sana bakmayacak, arkadaşların bakacak, dostlarına zaman ayır.
23. Mucizelere inan.
24. Unutma, seni öldürmeyen şey, seni güçlü kılar.
25. En iyi şeyler henüz gerçekleşmeyenler, umudunu kaybetme.
26. Ne yapacağını bilemediğinde, birkaç derin nefes al, iyi gelecektir.
27. Güzel bir pakette ve kurdeleyle bağlı değil ama HAYAT YİNE DE BİR HEDİYE.

Bildiğimiz ama yapmadığımız doğrular. Hiç değilse bundan sonra bu öğütleri uygulamak lazım. Kimse istediği gibi yaşamıyor ama bu demek değildir ki hayattan vazgeçeceğiz. İyisiyle, kötüsüyle bu bizim için bir sınavdır. Yaşamasını bildikten sonra hayat gerçekten çok güzel. İyi düşünüp iyi yaşayalım ki etrafımızda bizi sevenleri, sevdiklerimizi kaybetmeyelim. Hayat insanla hep alay eder bir alır bir verir. Biz de onunla dalga geçelim ve istediğimiz gibi yaşayalım.

HÜLYA ÇAKICI 

7 Ağustos 2016 Pazar

Öğrenmeye yönelik eğitim - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Öğrenmeye yönelik eğitim - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Öğrenmeye yönelik eğitim


Milli Eğitimdeki temel sorunumuz: Sistemi değiştirmeden önce öğrenme ortamlarını sisteme uygun hale getirmemek (4+4+4), öğretmeni evrak yükü altına sokup verimini düşürmek ve söz de öğrenci merkezli eğitim sistemi denen bir yapı da öğretmenin elini, ayağını bağlamak vs. En acısı da sistem diye sunulan yapının eğitim camiasının ortak görüşü alınmadan bir anda ortaya çıkması ve bu yıl da bunu uygulayalım bakalım tarzı temelsiz görüşler. Siyaset eğitimin içine bu denli girdiği sürece liyakat kavramı göz ardı edildiği sürece, ne kadar sistem getirilirse getirilsin boş.

Okullarımızın aklı hür, vicdanı hür, kafası çalışan, aydın gençler yetiştirmesi gerekiyor. Eğer 18 yaşındaki bir genç ülkeyi yönetecekleri seçebiliyorsa, kendisini doğrudan ilgilendiren sorunlar da da hak ve söz sahibidir. Yeni nesil kendi geleceğine kendisi yön vermek istiyor. Üniversite sınavları iyice zorlaştı, imam hatiplilerin önün açılıp mevki sahibi yapılıyorlar. Aydın, çağdaş gençlerin geleceğini çöpe atıyorlar. Ne çocuklarımız ne de bu ülke sahipsiz değildir.

Herkes dinini ailesinden, kitaplardan öğrenir. Okullar da ilim ve fen öğretilmeli. Meslek olarak din adamı olmak isteniyorsa IHL gidilir ve arkasından da İlahiyat Fakültesi okunur. Ama bir insan doktor, avukat, mühendis, ekonomist, mimar vs. olacaksa imam hatip lisesinde ne işi var. İmanın ve İslamın şartlarını zaten ailesinden öğreniyor ve din dersi okul müfredatında zaten mevcut.

Dinin yeri ayrı, bilimin yeri ayrı. Dinimizi de, eğitimimizi de ayrı ayrı tutmalı karıştırmamalıyız. Teog sınavında Matematik ortalaması iki, Fen bilimleri ortalaması altı olan imam hatip liselerinin amacı din adamı yetiştirmektir. Din ağırlıklı eğitim aldıkları için diğer derslerden başarılı olmaları mümkün değil ve Teog sonuçları da bunu gösteriyor. Burada düşük alınan puan öğrencinin suçu değil. Eğitim sisteminin tamamen imam hatip okullarına dönmesi toplumun ilimden, bilimden, çağdaşlıktan ödün vermesi demektir. Ne ekerseniz onu biçersiniz mantığıyla hareket etmemiz gerekiyor ve en başından bireyin özgür iradesine bırakmak gerekiyor ki, geleceğini kendisi yönlendirebilsin. Medeni, eşit, refah bir toplum akılla, bilimle, fenle, sanatla yoğrularak yapılanır.

Bu okulları bu şekil de yapalım, şu okulları şöyle yapalım diyenler, ülkeyi SEVR'in eski mecrasına sürüklüyorlar. Bilerek veya bilmeyerek. Ölümüne var edilmiş TÜRKİYE laik cumhuriyetini bırakırsak biter.
Müslümanlık özünde yaşanırsa yanlışlar görünür, bu yanlışlara da bir dur denir. Her namaz kılanı iyi Müslüman diye hala dillendiriyorsak, namaz kılıp çocukları gözüne kestirip tecavüz edenleri hala görmek istemiyorsak ve bunlar hepsine mal edilemez diyenler oluyorsa, daha o kesimden bu çocukların hakkını savunan görmedik, sapıklara destekler gördük aksine. Namaz öğretiyorlar çocuklara bumu zorunuza gitti diye hala çocukların vücutlarına uygulanan iğrençliği böyle düşüncelerle ve akıl almaz, insanlığa sığmaz laflarla dile getirenler var. Çocuklara namaz öğretenlerin ilk önce Allah'a inanması lazım. Onların ki dini alet edip çocukları kötü emellerine alet etmek. Böyle sapıklar dinimizden ve çocuklardan uzak dursun. Her namaz kılan Müslüman olmuyor. Özde iyi insansan hırsız da olmazsın, katil de olmazsın, saygılı olacağın için her insan özgürce yaşar ve kimsenin vücuduna bencilce saldırmazsın.

HÜLYA ÇAKICI 

TEK TÜRKİYE



İnsanları anlamak çok kolay aslında. Tevazu, anlayış, yargılamadan değerlendirme, kişiselleştirmeme.

Demokrasiyi halkımız belki entelektüel kelimelerle tarif edemeyebilir. Ama yaptığı şeyin memnuniyeti ile vatanının nöbetini tutuyor. Çünkü Suriye'nin başına gelenlerin kendi başına gelmesini istemiyor veya Cumhuriyet öncesi günlerin gelmesini istemiyor. Bunu anlamak neden zor? Bu topraklara ait bir halk ve belki eğitimsel olarak sözlü değil ama ülkesini kendince tüm dünyaya karşı korumak için demokrasi nöbeti tutuyor ve buna inanıyor. Bu durum biz de dalga konusu olurken, dünyadaki yankısı (olaylar yatıştıktan sonra) Türk Milleti asırlar geçse de aynı Türk Milleti şeklinde bir yankıdır. Biraz dış Basın okunursa ki herkesin elinde telefon, telefonunda da İnternet ve programlarda da Translate yani Türkçe Çeviri mevcut. Dünyanın bu duruşu geri adım atarak seyrettiğini, Türk milletinin asırlardır olduğu gibi yeni yüzyılda da toprağına sahip çıktığını yazıp çizdiklerini görecektir (Bu sözüm demokrasi nöbeti içindir, her konuyu bağlamaz, ayrıca ben parti tutmuyorum yazdıklarım tarafsız yorumdur). İçinde bulunduğumuz dönem de terörle savaşarak şehit olan askerlerimiz ve polislerimiz var. Allah ailelerine sabırlar versin, mekanları cennet olsun. Bir nevi demokrasi nöbeti tutan halk bu duruma karşı da nöbetini tutuyor. Empati kurmayı ve objektif bir bakış açısı ile bakmayı bilsek ve nöbetteki bir vatandaşa sorsak alacağımız cevap budur. Art niyetlileri, bu olayları çıkarları için kullananları kast etmiyorum vs. Ben gerçek Türk halkının neden bu nöbeti tuttuğundan bahsediyorum. Çünkü Milletimiz toprağını, ülkesini korumayı, eşitliği, demokrasiyi, sosyal dengeyi, psikolojik dengeyi zaten asırlardır biliyor ve bunun mücadelesini veriyor.

Tarihine, geçmişine ve geleceğine sahip çıkamayan bir millet tarih olmaya, yok olmaya mahkumdur. Ülkemiz her an patlamaya hazır bomba gibi. Dün başörtü sorunu, sol, sağ davası, PKK. Bugün Fetö terör örgütü. Yarın ne olacak? Mutlaka milleti birbirine düşürecek bir şeyler çıkar. Biz kendi iç barışımızı bulmalıyız önce. Bugün olduğu gibi keşke hep birlik olunsa ve vatanımızın içinde hain kalmadan temizlenebilse. İsteğimiz tek şey barış ve huzur içinde yaşamak. Demokrasinin değerini anladık. Umarım artık insanlar kendileri gibi düşünmeyenlere düşman olmayı bırakırlar. Kimse kimseyi sevmek zorunda değildir ama demokrasi de herkes eşittir. Bu eşitliği de vicdan ve adalet duygularına sahip liderler sağlayabilir. Ülkeyi yönetenlerin görevi halkın menfaatlerini korumaktır, halkını düşünmektir. Güvenliğini sağlayıp özgür ve eşit olarak yaşatmaktır.

HÜLYA ÇAKICI 

4 Ağustos 2016 Perşembe

Şimdilik ceza yok


Yürürlüğe Girdi Yıl Sonuna Kadar Uygulamayana Ceza Yok. 1 Temmuz 2016 itibariyle  50 kişiden az çalışanı bulunan ve AZ TEHLİKELİ sınıfında olan iş yerleri ile kamu kurum ve kuruluşlarında iş sağlığı ve güvenliği düzenlemeleri yürürlüğe girdi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu yeni uygulama ile birlikte tüm kamu kurum ve kuruluşlarında,  50 kişiden az çalışanı bulunan ve AZ TEHLİKELİ sınıfında bulunan iş yerlerinde iş sağlığı ve güvenliği hizmetlerinin zorunlu hale geldiğini, bu iş yerlerin de yasanın getirdiği her türlü yükümlülüğün uygulanacağını ve bu şirketlerden 10 kişinin altında çalışanları bulunanlar, işveren veya işveren vekili iş güvenliği eğitimi almak koşuluyla iş güvenliği yükümlülüğünü uygulayabilecek. Eğitimler Anadolu Üniversitesi tarafından uzaktan eğitim kapsamında da verilebiliyor. Yine 10 kişinin altında çalışan iş yerleri 5 yılda bir kamu sağlık kuruluşlarınca da sağlık kontrolü yaptırarak sağlık yükümlülüklerini yerine getirebileceğini söyledi.

30 Haziran 2012 tarihinde yayınlanan İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun uygulanması için yeterli sayıda iş sağlığı güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimi olmadığından dolayı önce 31.12.2013 tarihine, daha sonra da 01.07.2016 tarihine erteleme yapıldığını ve bundan sonra bir ertelemenin söz konusu olmadığını, İş sağlığı ve güvenliği hizmetinin 2017’ye kadar olan sürecin programlı denetim kapsamında bir denetim yapılmayacak ancak buna karşılık şikayet üzerine yapılan denetimlerde de cezadan çok yönlendirici ve uyum sağlayıcı bir yaklaşım içinde olacaklarını söyledi. 2017’ye kadar süreci izleme ve değerlendirme dönemi olarak değerlendirileceğini, iş yerlerinin düzenlemelere uyumasını ve Türkiye'nin bu yolla iş sağlığında ve güvenliğinde iyileşmesinin sağlanacağını söyledi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu, iş sağlığı ve güvenliği alanında, şirketler kendi bünyelerinde tam zamanlı uzman çalıştırabileceği gibi, bu hizmeti dışarıdan da alabileceklerini, kamu kurum ve kuruluşlarının da iş sağlığı ve güvenliği hizmetini kendi personelinden uygun sertifikalara sahip kişilerden sağlayabileceğini yada kamu kurumlarından belgeli personel görevlendirerek gerçekleştireceklerini söyledi. Ayrıca yetkili birimlerden hizmet alınması yoluyla da çalışanlarının bu hizmetten yararlanabileceklerini ekledi.

Bakan Süleyman Soylu, Türkiye’de 98 bin kişinin iş güvenliği uzmanı belgesinin olduğunu, mevcut olarak 28.8 bin kişinin çalıştığını, ihtiyacın ise 19 bin 717 kişi olduğunu belirten Soylu, İş yeri hekiminde ise 28.9 bin hekimin iş yeri hekimi niteliği bulunduğu, 12 bin 419 hekimin mevcut olarak çalıştığını ve ihtiyacın ise  8 bin 709 kişi olduğunu söyledi.

Yani iş sağlığı güvenliği uzmanı ve iş yeri hekimliğinde arz talebi karşılıyor. 2017 yılına kadar eksikler giderilecek ve maddi ceza verilmeyecek.
Ayrıca iş yerinizde sadece siz çalışıyorsanız ve başka çalışanınız yoksa iş yeri güvenliği uzmanı bulundurmanıza gerek yok, en az bir çalışanınız olursa yasa kapsamına giriyor. Fikrimce yasada düzenleme yapılması gerekiyor. Az tehlikeli iş yerleri için doktora ne gerek var. Kes cezayı nereye kadar esnaf zaten kan ağlıyor.

HÜLYA ÇAKICI

İçinizdeki devi görün


Japonya’da bir çocuk 10 yaşlarındayken bir trafik kazası geçirmiş ve sol kolunu kaybetmiş. Oysa çocuğun büyük bir ideali varmış. Büyüyünce iyi bir judo ustası olmak istiyormuş. Sol kolunu kaybetmesiyle bu hayali de yıkılan çocuğun babası, Japonya'nın ünlü bir Judo ustasına giderek yardım istemiş. Usta ertesi günden itibaren tam on yıl boyunca çocuğa tek bir hareket öğretmiş ve her gün bu hareketi çalışmasını istemiş.

Çocuk zaman zaman hocasının yanına gitmiş. “Bu hareketi öğrendim başka hareket göstermeyecek misiniz” diye sormuş. Hocanın cevabı “Sen aynı hareketi çalış oğlum. Zamanı gelince yeni harekete geçeriz” olmuş. 2 yıl, 3 yıl, 5 yıl derken çocuk judodaki 10’uncu yılını doldurmuş. Bir gün hocası yanına gelip “Hazır ol” demiş “Seni büyük turnuvaya yazdırdım. Yarın maça çıkacaksın.” Delikanlı şaşırmış. Hem sol kolu yok hem de judoda bildiği tek hareket var. Ünlü judocuların katıldığı turnuvada hiçbir şansının olmayacağını düşünmüş ama hocasına saygısından ses çıkarmamış. Delikanlı ilk müsabakasına çıkmış.

Rakibine bildiği tek hareketi yapmış ve kazanmış. İkinci, üçüncü maç, çeyrek final, yarı final derken final maçına çıkmış. Maç başlamış. Delikanlı yine bildiği o tek hareketi yapmış. Rakibini yenmiş ve şampiyon olmuş. Kupayı aldıktan sonra hocasının yanına koşmuş ve “Hocam nasıl oldu bu iş? Benim bir kolum yok ve bildiğim tek bir hareket var. Nasıl oldu da ben kazandım” diye sormuş. Hocası da “Bak oğlum, 10 yıldır o hareketi çalışıyordun. O kadar çok çalıştın ki artık yeryüzünde o hareketi senden daha iyi yapan hiç kimse yok. Bu bir, ikincisi de o hareketin tek bir karşı hareketi vardır. Onun için de rakibinin senin sol kolundan tutması gerekir” demiş.

Bazen farkına varmasak da eksik gördüğümüz taraflarımız aynı zamanda en güçlü taraflarımız olabilir. Ama yeter ki bu eksiklik zihinlerde olmasın.

Sorun her zaman senin içindeki duygulardır. Dış dünyayla hiçbir ilgisi yoktur. Neden başkalarına bağımlı kalasın? Tanınmak ve kabullenilmek başkalarına bağlıdır. Sen kendini bağımlı kılıyorsun.
Bu şekilde bir birey olursun. Özgürlük içinde yaşayan, kendi ayakları üzerinde duran, kendi kaynaklarından beslenen bir birey olmak insanın kökleşmesini sağlar. Bu da, gerçek çiçek açmanın başlangıcıdır.

Kendi bireyselliğinin farkında olan her insan, kendi sevgisiyle, kendi işiyle yaşar. Başkalarının ne düşündüğünü umursamaz.

HÜLYA ÇAKICI

Ezilmişliğin sistemini kim tercih eder?


Akıl hastanelerindeki hastalar kendi aralarında bir düzen kuruyorlar ve deli olduklarını bilmiyorlar. Umarım biz de öyle değilizdir. Kapitalist düzenin baş ülkeleri insanlığa zulümden ve karanlık bir hayattan başka şey sunmadılar. Dünya da ne kadar kötü, korkunç olay yaşanıyorsa ülkemizde dahil, biliyoruz ki (dünya insanları) altından Amerika, İsrail, İngiltere, Almanya çıkıyor. Ülkeler de önce iç savaş çıkartıp sonra barış elçileri gönderiyorlar. Ezilmişliğin sistemini kim tercih eder, bir huzur adasında yaşamak varken hastalar adasında yaşamaya.

Kurum ve kuruluşların içerisinde mutlaka farklı düşünceler ve maksadını aşan zihniyet sahipleri olabilir, siyaset içerisinde kirli ilişkiler yumağı olacaktır ama eminim herkes üzerine düşeni yapacaktır. Kurum ve kuruluşlar başta devlet mekanizması bağırsaklarını temizlerken ummadığımız isimleri görebiliriz. Bundan sonraki dönemler de devlet kademesi ve kuruluşlar da arınmış, temizlenmiş ve şeffaf olacaktır. Ama umarım gerçek suçluların yanında masum insanlar da yakılmaz. En hassas noktalar da sapla samanı ayırmak gerek. Bu durumlar da ne çok madur olacak insan var. Gücü yeten ispatlayabilecek, ya gücü yetmeyen? Peki zedelenen itibar ne olacak? İyice araştırılmadan hüküm verip fişlemek işte bu kadar kötü bir şey. Huzurun olmadığı bir toplum ne kadar sağlıklı olur. Suçlular bulunup cezalandırılsınlar ama masum olanlar ayırılarak. Herkes layık olduğu yer de ve her iş layık olana verildiği zaman düzelme yoluna da girilecektir.

Hayat ne ekersen onu biçersinden ibaret. Eğer yolun doğru değilse elbet bir gün açtığın çukura düşersin. Sadece kendi çıkarları uğruna ülkenin insanları üzerinde her kim oyun oynuyorsa, her kim insanları kandırıyorsa, Allah hepsinin oyunlarını boynuna dolasın. Bütün hainler elbet cezasını çekecek. Vatana ihanetin nedeni yoktur, er geç bedeli vardır ve bütün hainler bu bedeli ödeyecektir.

HÜLYA ÇAKICI 

DÜNYANIN JANDARMASI ABD OLUNCA


ABD'nin beyaz listesi yok. Dünya Hakları için hep listesi kara. ABD ile iş yapan her devlet şeytanla iş birliği yapıyor demektir. Dünya da ne kadar terör örgütü varsa hepsinde kurucu unsuru vardır. Ülkelerindeki insan hakları ayaklar altında ama dünyaya demokrasi satarlar. ABD, EHS sistemleri ile çip taşıyan her şeyi bozabilir. Sadece bizim değil tüm ülkelere bunu yapabilir. EHS ile durduramadığı tek silah balistik füzeler. Onun için Terminal safha da Rus ve oran füzelerini EHS sistemleri ile etkisiz hale getirebilmek için fırlatması muhtemel noktalara yakın yerlere hava savunma üstleri kuruyorlar. En kolayı bu, Kuzey Kore'nin denemeleri neden devamlı başarısızlıkla sonuçlanıyor? ABD İran'da Pehlevi İran petrollerini millileştirme kararı alınca bu yönetimi oyunlarla yıkıp yerine ABD yanlısı molla rejimini getirmek için harekete geçti. Molla rejimi geldi ama kendisinin desteklediği mollalar yerine Fransa ve Rusya'nın desteklediği mollalar geldi.

İslam coğrafyasına üç asırdır hakim olan küresel İngiliz istihbaratı, gücünü tarikat ve cemaatlerin içine sızarak, kontrolü sağlayarak kazanıyor. Zihinsel savaşı da yönlendirdikleri tasavvuf anlayışı ile yaparak dini anlayışı da kendi amaçlarına uygun hale getiriyorlar. Zulüm ve sömürüyü görmeyen ve sadece öbür dünya ile uğraşan müslümanlar da bu organizasyonun eseridir. Yüzyıllarca koloniler kuran yirmibirinci yüzyıl da kimi ülkeleri hala boyunduruğunda tutan, futbol fanatikliğine bayrak tutup tahriklere sebebiyet verip sonra da mazlumu oynayan İngiltere. Pek çok ülkenin tarihi eserlerini kendi ülkesine götüren, kaçıran ve geri vermemesinin nedeni olarak eserlerin çok iyi koşullar da saklandığını gerekçe gösteren İngiltere. Kaplumbağaların doğal alanına gösterdiği saygının yüzde birini tarihi eserlerin ait olduğu doğal alana ve insanına göstermeyen İngiltere. ABD ve İngiltere'yi dünyadan kaldırın anında barış ve huzur gelir. Hangi taşı kaldırsak altından çıkıyorlar.

Rusya ile anlaşma zemini arıyorlar ama Putin bu oynanan oyunları iyi bildiği için stratejik öneme sahip Türkiye ile ters düşmek istemez. Olası kutuplaşma da her iki ülkenin ekonomi dahil, Karadeniz'de Montrö antlaşmasının delinmesiyle stratejik konumunu kaybedeceğini ve dahası Rusya iç karışıklık olarak terörist transferlerininde olabileceğini göz ardı etmeyecektir.

En tehlikeli silahları üretip satan ve milyonlarca masum insanın ölümüne sebep olan cahiller değil, bilgili canilerdir. İnsanlık ve doğa yararına kullanılmayan bilim zulme ve sömürüye hizmet eder. Milattan sonra 2000'li yıllarda sağlıklı beyinlerin ürettikleri yedi milyarlık dünyaya yetmiyor. Kendi ayarlarında istedikleri kişileri lider seçtiriyorlar. Ortaçağ karanlığındaki fikirleri toplumlara empoze etmek istiyorlar. Bu da toplumları yönlendirebilecekleri seviye de tutmak isteyişlerinden kaynaklanıyor.

Sabrın sonu selamettir derler atalarımız. Bilmiyorum atalarımız bu günleri görse yine de sabret derler miydi? Umarım sabrın mükafatını görürüz. Hayatımızın büyük bölümü hep sabır ederek geçti. Bir Norveç atasözü diyor ki; Çaresiz kaldığında ATATÜRK gibi düşün.

HÜLYA ÇAKICI

Kalbinin şarkısını kendin yaz


Kalbimizin şarkısını kimse bize öğretemez. Onu ancak tek başımıza bulabiliriz. Mutluluk en güzel şey ama o da bir ihtimal, bir şans kim yakalarsa, kime denk gelirse. Sevdiğimiz kişilerin hatalarını kendi bahanelerimizle örterek kendimizi kandırıyoruz. Sevginin karşılıklı olması gerektiğini öğrendiğimiz zaman büyüyeceğiz. Alında yazmıyor ağlatır veya sarılır diye, tanıdıktan sonra görüyoruz kimin ne olduğunu. Ama sevmeyi de sevilmeyi de bilemiyoruz, o yüzden de sevgi zamanla nefrete dönüşüyor.

Suçumuz sevgiyi etrafa serpmek olmuş, oysa bir tarlaya serpiştirecektik, büyüyüp çiçekler açacaktı. Gerçi yüreğinde sevgisi olanın suçu olmaz, sonuçta insanın iyi olanı da kendisi kötü olanı da kendisi. Yağmur gibiydin bazen sağanak, bazen damla, bazen fırtına. Sevgi zaten tek kelime, o da zor gelir dile, en iyisi ne öğren o kelimeyi ne de getir diline. İnsan hayatını verir sevdiğine düşünmeden, sormadan, sorgulamadan. Bu benim cennetim der aklına gelmez hiç cehennem. Mutlu olsun der, yaşamdaki savaşı olur sevenin. Kendi derdini unutur bir tebessüm yeter der. Çok çalışırsın geceni gündüzüne katarsın, kendine ayıracak zamanın kalmaz ama yetmez yetişemezsin. Affet beni demesi için beklersin. Duymak istediğin bu sözdür. Kötüdür insanın aklıyla, yüreği arasında kalması, iş hoşçakal diyebilmekte ve bu kelimeden sonra özgürleşiriz, sıkıntılarımız, endişelerimiz, beklentiler sonucunda gerçekleşmeyen hayal kırıklıklarımız buhar olur uçar. Yeni denizlere yelkenler açarız, özgür rüzgarlar sayesinde ve bunu sadece bir hoşçakal sözü ile başarırız.

Kendi iç dünyamızdan habersiz yaşıyor birçoğumuz. Gurur, onur, vicdan insanın kendisinde olması gereken ve asla kaybedilmemesi gereken olgulardır. Zamanla elbet geçer yerini birisi bulup doldurur. Bazen sabır çokça sabır gerekiyor beklerken üzülürüz ama kaybetmeyiz. Yüreğimizde gerçekten temiz bir sevgi varsa doğru insan bizi bulacaktır ve yaşanan acılar hep bir ders olacaktır. Sevgi de bir nevi alışveriş gibi alanı mutlu eder, vereni mutlu eder ve arayanlar bulamaz ama bulanlar da arayanlardır ki göz sevdiğini görür gördüğünü sevmez. Gerçek değer, gelmesiyle boşluk dolduran değil, gitmesiyle boşluk yaratandır. Varlığına sevinmediğin insanın yokluğuna üzülmemek gerek. Gidenin yolu, gelenin de yeri hazırdır ve kimse hazırlanmadan yola çıkmaz, kimse kabul edilmeyeceği gönüle de misafir olmaz. Gidecekse yola hazırlanmıştır, gelecekse gireceği gönül hazırlanmıştır. Kaçanların değil savaşanlarındır güzel günler.

Kalbimizden gelen sesi dinlemek bize bazı şeylerin ne zaman yeterli olduğunu söyleyecektir. Kafamızın söylediklerini duymakla, kalbimizden gelen mesajı dinlemek arasındaki farkı öğrenmeliyiz. Kafamızın konuşması toplumun bir ürünüdür. İnsan içindeki ışığı çıkarabilirse kendi evrenini yaratabilme kabiliyetine de sahip olur.

HÜLYA ÇAKICI

Hayatı yaşarken ona anlam katmak…


İstediğimiz şey her neyse tamamen artık umudu kestiğimiz anda ve hatta hiç istemediğimiz anda oluyor. Yani çok istemek bazı şeyleri değiştirmiyor, olmaz olmaz da hiç olmayacak anda oluverir. İnsanın biyolojik ve ruhsal sınırlarını zorlayarak farklı bir bilinç düzeyine geçiş süreci aslında vazgeçiş dediğimiz şey. Özüne doğru yaptığı bir yolculuk. Kişi neye odaklanıyorsa yönelmesi de ona doğru oluyor. Kimi yer çekimini buluyor bu süreçte, kimi kendini. Ama en son çekirdeğe ulaşmadan egosunu terk edeni görmek de mümkün değil.

Hayat başarıda gizlidir; elinden geleni yap, olmadı mı? O zaman şimdi rahat bırakma vakti geldi. Akışına bırakmak bir anlam da teslim olmak ya da başka bir değimle teslimiyet tasavvufla da ilgili dinsel olarak istemek ve geri kalanı yaradana bırakmak. Zaten o enerji dönüp dolaşıp kısmet de varsa bizi bulacak. Elinden geleni yaptıktan sonra Allaha teslim olmak. Dua edip hayırlısı olsun demek, akışına bırakmak, hiç olduğunu kabul etmek. Hayatı olduğu gibi kabullenmek, endişe duymamak gerekiyor, sonuçta olacak olan nasipte varsa oluyor. Bu dünyanın tekrarı yok. Hayatı yaşamak değil yaşarken anlam katmak önemli olan. Hiçbir şey için kendimizi üzmeye değmez. Çünkü mutluluklar değil ama acılar tek kişiliktir.

Bir şey olmamış gibi gülümseyerek yolumuza devam edersek bakmak ile görebilmek arasındaki farkı da bilebiliriz. Arşimet buluşunu hamamda kendini serbest bırakarak bulmuş ve sokağa çırılçıplak koşmuştur. Bugün Newton ve Arşimet vs. gibi pek çok insana borçluyuz. Pastör binlerce denemesinde kendini sıktığından kuduz aşısını bulamamıştı. Bir gece kendini özgürce karısıyla dinlenmeye bıraktığı anda, gecenin bir vakti kafasında yapamadığı eksik lokasyonu hatırlayıp, müthiş bir heyecanla karısını uyandırıp kuduz aşısını bulduğunu söylemiş ve icat etmiştir. Önemli olan istemek, istemeyi bilmek.

Mevlana en güzel şeyler vazgeçtiğinde gelir der. Dünya hırsına kapılmayın demek istemiştir. Önce uğraşırsın, elinden geleni yapıp gerisini Allah'tan dilersin, akışına bırakırsın sıkmadan, ısrarcı olmadan. İstenen şeyler genel de hiç ummadığın, artık üstüne düşmediğin zamanlar da olur. Senden vazgeçmeyen biri senin de vazgeçmene izin vermez. Hayatta herkes yorucudur ama hiç kimse vazgeçilmez değildir, yeri geliyor insan kendisinden bile vazgeçiyor. Yorulduysan, yorgunsan, bıktıysan daha fazla zorlama herkesi yarına götüremezsin, bazıları dünde kalmalı. Her ayrılık ve vazgeçiş yeni bir kavuşmanın başlangıcıdır. Geride bıraktıklarına odaklanırsan seni bekleyenleri göremezsin.

Hülya Çakıcı

Dünyanın jandarması ABD olunca - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Dünyanın jandarması ABD olunca - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

3 Ağustos 2016 Çarşamba

İçinizdeki devi görün - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

İçinizdeki devi görün - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Çalışanlara ikinci emeklilik hakkı


1 Ocak 2017'den itibaren 45 yaş altı ücret karşılığı çalışan herkes, işverenleri aracılığıyla otomatik olarak bir emeklilik planına dahil olacak. Devlet sisteme katılanlara ekstra teşvik verecek.

Türk vatandaşı olup 45 yaşını doldurmamış olanlardan ücret karşılığı çalışanlar, işverenin yasa hükümlerine göre düzenlediği bir emeklilik sözleşmesiyle emeklilik planına dahil edilecek ve ücretinin en az yüzde üçü yatacak. Çalışan daha yüksek bir tutarda kesinti yapılmasını işverenden talep edebilecek. Çalışanın katkı payı, prime esas kazancının yüzde üçüne karşılık gelen tutar olacak. Bu oranı 2 katına kadar artırmaya ve yüzde bire kadar azaltmaya Bakanlar Kurulu yetkili olacak. Bu tutar çalışan ücretinin ödeme gününü takip eden iş günü, işveren tarafından şirkete aktarılacak. İşveren katkı payını zamanında şirkete aktarmazsa çalışanın birikiminde oluşan parasal kayıptan sorumlu olacak.

Çalışanın iş yerinin değişmesi halinde, yeni iş yerinde bu madde kapsamında bir emeklilik planı varsa, çalışanın birikimi ve sistemde kazandığı emekliliğe esas süresi yeni iş yerindeki emeklilik sözleşmesine aktarılacak. Yeni iş yerinde emeklilik planının bulunmaması halinde çalışan, talep ederse önceki iş yerinde düzenlenmiş sözleşme kapsamında katkı payı ödemeye devam edebilecek.

Emeklilik hakkının kullanılması halinde, hesabında bulunan birikimi en az 10 yıllık, yıllık gelir sigortası sözleşmesi kapsamında almayı tercih eden çalışana, birikiminin yüzde beşi karşılığı ek devlet katkısı ödemesi yapılacak.

Çalışan emeklilik planına dahil olduğunun kendisine bildirildiği tarihten itibaren 2 ay içinde sözleşmeden cayabilecek. Cayarsa ödenen katkı payları, varsa hesabındaki yatırım gelirleri ile birlikte 10 iş günü içinde çalışana iade edilecek. Yatırılan paranın değer kaybetmemesini şirket sağlayacak.
Cayma hakkını kullanmayan çalışan, katkı payı ödemesine ara verilmesini talep edebilecek. Çalışan adına bireysel emeklilik hesabına ödenen katkı payları üzerinden devlet katkısı sağlanacak. Çalışanın cayma hakkını kullanmaması halinde, sisteme girişte bir defaya mahsus olmak üzere, bin TL ilave devlet katkısı sağlanacak. Bakanlar Kurulu, bu tutarı yarısına kadar artırabilecek. Çalışan katkı payının takip ve tahsil sorumluluğu şirkete ait olacak. Şirketlerce fon işletim gideri kesintisi dışında başka bir kesinti yapılamayacak. İsletmelere her bir ihlal için Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca 100 TL idari para cezası uygulanacak.

Sistemin düzgün işleyebilmesi için, primler asgari ücret gibi sabit ve standart bir göstergeyi baz almalıdır. Fazla katkı yapmak isteyenler için ise bir derece tablosu ile geliri yayınlanmalıdır.

Bu haliyle eksik ve yanlış uygulamalar çoktur. Devlet katkısını alabilmek için en az 10 yıl sistem de kalmanız gerekiyor. 10 yılda da sistemin onlarca kez değişeceği bilinen bir gerçek artık. Uzun vadeli ve ileriye dönük yatırımlar yapmak macera aramakla eşdeğer. Asgari ücretin yüzde üçünü yani 12,5 lira devlet aylık destek verecek ve devlet katkısına faiz çalışmayacak. 10 yıl sonra paranın değeri düşecek vs. Ömrümüz bu tür değişikliklerle geçti. Daha önce de bu tarz işler yapılmış başarılı olunamamış ve vatandaş mağdur olmuştu. Paraları düşük rakamlarla, taksit taksit geri ödenmişti.

Bireysel emeklilik sisteminde emeklilik yaşı 56'dır. Minimum 10 yıl kaldıktan sonra devlet katkısının yüzde 60/yüzde 75'ini alabilirsiniz. Yada emekli aylığınızla beraber toplu alırsınız. Emekli olmadan çıkarsanız neredeyse kendi yatırdığınız para ile en düşük faizi alırsınız, yani elinizde birikiminden başka bir şey kalmıyor. Tahminim iki ay sonra asgari ücret karşılığı çalışanlar sistemden çıkmak için başvuracaklardır.

HÜLYA ÇAKICI 

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Ezilmişliğin sitemini kim tercih eder? - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Ezilmişliğin sitemini kim tercih eder? - (Yazar:Hülya ÇAKICI)

Geçmiş bugünle, üzüntü neşeyle barışsın


Hz. Ömer iftar da bir yere davetlidir. Ev sahibi şerbete benzer bir içeceği Halifeye ikram eder. Hz. Ömer ilk yudum alır ve kaseyi bırakır. Ev sahibi, için Sayın Halife Hazretleri ballı sudur şifalıdır. Hz. Ömer, olmaz halkım çamurlu su içiyorken bunun hesabını kıyamette nasıl veririm. Ve içmez.

Bu aralar en az rastladığımız şey merhamet, vicdan, dürüstlük. Merhamet ve vicdan gibi duyguları taşıyabiliyorsan ve insani değerlerini kaybetmediysen güzel ve iyi bir yüreğin var demektir. İnsanın hep ben değerliyim, ben güçlüyüm demesinin de bir anlamı yok. Eğer çevresindekiler ve sevdikleri bunu ona hissettirmiyor ve tam tersine değersizmiş gibi davranıyorlarsa kendi kendine telkini onu ya daha çok yalnızlaştırır, ya daha çok bencilleştirir. Sonuçta iyiyi iyi yapan, kötüler karşısında onun iyiliğini görebilenlerin varlığı ve onayıdır. Kimileri vardır iki betonu bir araya getiremez. Kimileri vardır iki kıtayı denizin altından birleştirir, üstünden birleştirir. Ne kadar değişirsen değiş, yine de yaptığın şeylerin bedelini ödersin. Çünkü değişim değişmez. Köy hayatından kasaba hayatına geçtik ve bu da; iki arada kalmış en yoz, ara devre. Para da, görgüsüzlükte her zaman mutlaka ki vardı. Ama hiç bir devir de görgüsüzlüğün normalleştirildiği, ahlaksızlığın normal sayıldığı bir anlayış hakim olmadı. Toplumun normları değişti. Şirin görünme çabası bunu doğurdu. Eski Türkiye'de ayıp olan şeyler, Yeni Türkiye'de özlenen, istenen şeyler oldu. Kuşak farkından farklı bir şey bu, insan olarak kalabilmek. Ve en zor şey de insanları yanlışlarından vazgeçirmek, bunu da anlatabilmek.

Eğer korkularını yönetiyorsan korku yararlıdır. Ama korkuların seni yönetiyorsa korku en büyük köleliktir. Şundan, bundan korka korka yalancı oldu insanlar. Alkol alır almıyormuş gibi yapar, oruç tutmaz tutuyormuş gibi yapar, namaz kılmaz kılıyormuş gibi yapar ve üstüne üstlük kendileri gibi yalancı olmayanları da kınarlar. Çünkü Ramazan da sigara içeni yumruklayan adamlar var. Yabancıların da bulunduğu insanların içki içtiği yeri sopalarla basan adamlar da var. Kabahat de gizli, ibadet de gizli demiş atalarımız. Bu devir de sadece kabahat gizli. Olduğun gibi görün kimseye yaranmaya çalışma, herkes özel hayatında özgürdür inancında olduğu gibi. Gerçi yaşam koşulları da insanların ruh sağlıklarını, iş ve yaşam koşullarını etkiliyor. Agresif, yıkıcı, uzlaşmayan ve çok suç işleyen bir toplum olduk. Sevgi, anlayış, hoşgörü yok oldu.

Pişmanlıklarla dolu bir hayatta yaşıyoruz. Hayata uzun bakmamak lazım. Emanet edilen bir can taşıyoruz. Sevin, sevilin, yaşayın mutlu olun. Geçmiş bugünle, ışık gölgeyle, umut gerçekle, üzüntü neşeyle, öfke sevgiyle barışsın. Kara bulutlar artık dağılsın, ardından kısmetli ve bir çok kapının açıldığı günler gelsin.

HÜLYA ÇAKICI