29 Aralık 2016 Perşembe

Bhopal felaketi!


Kıyametin kopmasını boşuna beklemeyin, zaten her gün kopuyor. Ülkeler ülkeleri sömürmese ülkeler vatandaşlarını, vatandaşlar da vatandaşlarını sömürür. Adaletin dağıtımı sorunluysa o yerde adaleti kimse anlamamış sadece sözlükte görmüştür. Adaletin olmadığı yerde kuvvetliler kendi kurallarını dayatırlar.

3 Aralık 1984 günü, ABD kökenli Union Carbide firmasının Hindistan’da Bhopal’de kurduğu böcek ilacı üreten fabrikadan yanlışlıkla 40 ton metil isosiyanat gazını dışarı atması 18.000 kişinin ölümüne, 150.000’den fazla insanın zehirlenmesine neden oldu. Çevresel etkileri Çernobil faciasından bile korkunç olan bu kaza sonrasında, Bhopal eyaleti doğal afet bölgesi ilan edildi. Greenpeace’in bölgede kazadan 20 yıl sonra, 2004 yılında yaptığı ölçümlerde, toprakta normalin 6 milyon katı toksik madde bulundu.

İnsanların kendilerine ait hür iradeleri ve fikirleri olmayınca, yönetenleri ne derse bir o tarafa bir bu tarafa savrulur. Köle gibi kullanılırlar. İnsanlar dünyanın en tehlikeli canlılarıdır. Bir salgın gibi dünyanın bütün güzelliklerini yok ediyorlar. Dünya'nın her yerinde katliamlar var. İki milyona yakın insan açlıktan ölüyor. Neden dünya bu hale geldi. Bu insanların canı bu kadar mı değersiz.

Ey özgür uluslar şunu unutmayın, olmayan özgürlüğü sağlayabilirsiniz ama yitirdiğiniz özgürlüğü asla. Sırf yolunuz aydınlansın diye yaktığınız yüreklerin küllerinde boğulacaksınız. Ne diyordu Değirmenci dayı; Bu nasıl çark ulan! Buğday bizim, ezilen biziz, unu olan biz, aç kalan hepimiz. Kim bu doymak bilmez şerefsiz! Kaç kulağı olmalı insanın ağlayanları duyabilsin ve kaç insan hayatını kaybetmeli ki, artık bu kadarı fazla densin. Öldüre öldüre geriye sadece çirkin kalpli olanları mı bırakacaksınız. Acılara kayıtsız kalanlar en acınası olanlardır. Bu sistemi isteyen bizleriz. Kapitalizm bir yerlerde tıkanıp kalıyor ve bu tıkanıklığı giderebilmek içinde insan kanı kulanıyor. Bedava yaşamak için kan ve savaş kaçınılmaz ve yoksulluğun olduğu yerde savaş başlar.

İnsan her canlı da kendini ve kendini de her canlıda görebildiği zaman üstün bilince ulaşabilir. Ancak insanoğlunun o bilince ulaşabilmesi için daha binlerce yıllık evrim süreci var önünde. Açgözlü ülkelerin siyasetçileri yüzünden dünya yaşanmaz halde. Dünya nüfusu kadar bir nüfus daha eklense, yeryüzü yine de tüm insanlara yeter ama vicdansızlık ve açgözlülük bir arada olunca insanoğluna acı çekmek kalıyor. Çivisi çıkmış bir dünyada ne ray, ne tren kalmış, küresel güçler de artık anlık dönüşler yapıyorlar.

HÜLYA ÇAKICI

Uzay Halkı


400 milyar yıldızı olan sıradan bir galaksinin, onun sıradan bir yıldızının, sıradan bir gezegeninde yaşıyoruz. Milyarlarca gezegenin içinde sadece dünyanın canlı bulundurması mantıklı mı.

Dünya dışında canlıların veya uzaylıların olduğunu ispatlayabilecek 5 kanıt...

1- Mısır Piramitlerinin Dizayn ve inşaatında uzaylıların müdahalesi spekülasyonları ve Mısır Hiyeroglifleri...

2- Ed White ve James Mcdivitt Haziran 1965'te bir Uzay aracıyla Hawai üzerinden geçerken uzun kolları olan tuhaf görünümlü metalik bir nesne gördüklerini söylemişler. Çektikleri fotoğrafın camdaki pırıltıdan dolayı makinenin gördüğü şeyi olduğu gibi çekemediğini söylemişler. Söylediklerine göre bir video da çekmişler ama yayınlanmasına izin verilmemiş.

3- NASA'nın Ufo ve Uzaylıları insanlardan sakladıkları iddaları. 2015 Haziran ayı Uluslararası Uzay İstasyonu dış yüzeyindeki kameralarından canlı yayın yaparken izleyiciler arka plan da dünyanın atmosferinde ayrılan ve başka bir noktaya ilerleren parlak ve gri bir objeyi görünce NASA'nın yayını şüpheli bir şekilde kesmesi.

4- SOBEPS raporlarına göre, tanıklıkların çoğunda alt yüzeyinde, yarıçapları bir metre civarında üç farı bulunan, üçgen biçimindeki uçan bir cisim betimlenmektedir. Köşelerinde ki bu üç fardan başka cismin orta kısmında dönen ambulans gibi araçlardaki yanıp sönen yuvarlak farlara benzeyen turuncu renkli bir ışık gözlemlenmiştir.

5- Bu kaynakların hiçbirine belki inanmıyabilirsiniz. Evrenin Sınırsız olması ve bizden başka canlıların olmayacağını düşünmemelisiniz. Evrenin gözlemlenebilir kısmında 58 Milyon gezegen olduğu düşünülmektedir. Bu gezegenlerin bir tanesi bile yaşam formu barındırmayacak mı.

Kızılötesi Astronomi Stratosfer Gözlemevi (SOFİA) Mars'ın atmosferinde atomik oksijen tespit ettiği duyurdu. 40 yıldır ilk kez gözlem yapan SOFIA ekibi, elde edilen verilerle Mars'ı çevreleyen gaz tabakasının uzaya ne derece dağıldığını saptamaya çalıştı. Doğa da molekül halinde bulunan oksijen gazı, ultraviyole ışıma yoluyla atmosferin orta tabakalarında atomik halde bulunabiliyor.

Neptün'ün Güneş etrafındaki bir turu 165 yıl sürüyormuş. 1846'daki keşfinden beri ilk turunu 2011'de tamamlamış. Plüton'un 1 yılı 248 dünya yılıdır. Yani 1930'da keşfedildiğinden bu yana güneşin etrafında 1 tam tur atamamış ancak %35'ini katedebilmiştir.

Dünyanın merkezinden ayın merkezine olan mesafe 384400 km'dir. Dünya ve ay arasında birbirine bakan yüzeyler arasındaki mesafe 353104 km'dir.
Merkür 4879.4 km
Venüs 6051.8 km
Mars 6804.9 km
Jüpiter 142984 km
Saturn 120536 km
Uranüs 51118 km
Neptün 49528 km
Plüton 2300 km. Plüton gezegen olmaktan çıkmıştır.

Dünyalıların bu derece uzayı işgal etmesini uzay halkları adına bahtsızlık olarak görüyorum. Belli ki insan ırkından daha üstünler bizimle iletişime geçmediklerine göre onlarda tehlikenin farkında. Evrendeki en tehlikeli varlık insandır, ondan kimse iletişime geçmek istemez.

HÜLYA ÇAKICI 

Garip olaylar ülkesiyiz!


Uygarlığın gerçek ölçüsü ne nüfus, ne kentlerin büyüklüğü, ne de üretimdir. Gerçek ölçü, ülkenin yetiştirdiği insanların nitelikleridir.

Karanlığa karşı, karanlıkla mücadele edilmez. Sistem bozuk insanlar sadece kurban. Türkiye'de işini doğru dürüst yapacak ehli insan kalmadı. Paran varsa insansın yoksa bir hiçsin. Kader deyip geçiştirirler olayı, insan hayatı bu kadar ucuz. Hasta mazlum, doktor masum. Sonuç, hakimler hekimleri severler. Hipokrat yemini eden doktorlar göreve başladıktan kısa zaman sonra doktorluğun insani bir görev olduğunu unutuyorlar. Bilgilerini yenilemiyor ve değişik vakalarında olabiliceğini göz ardı ediyorlar. Türkiye'de doktorların %95'i kasap. Kesme, biçme başına göre prim alıyorlar. Doktorlar artık doktor değil pazarlamacı olmuş. Suriyeli doktorları da Kanada, Amerika, Almanya kaptı bize işe yaramazları kaldı.

Her yere tıp fakültesi açarak, performans sistemiyle sağlık sorunu bu kadar çözülür. Sağlıkta devrim dedikleri bu olsa gerek. Ticarethane gibi kime denk gelirsen ya iyisine yada acemisine. Para zoruyla özel okullarda okutulup, sınav zamanı soruları çalarlarsa ne beklenebilir ki, en önemlimiz canımız onların elinde. İşin içinden çıkamayınca kader denir ALLAH suçlanır. Bunalıma girmiş bir toplum, kin ve nefret dolu. Öldürmek ve ölmek böyle kolay oldu.

Şimdiki doktorlara bakın, teknoloji ellerinin değil ayaklarının altında. Ancak bilgi sıfır, şüphe sıfır, ilgi sıfır. Eskilere bakın, teknoloji var mıydı bu kadar. Ancak onlar doktordu gerçek doktor. Bir Türkan Saylan. Lepra Hastanesini nereden nerelere taşıdı, kimlere yardımı olmadı ki. Şimdikiler ise sadece memur. Yeminlerinin ne kadar arkasındalar. İstisnalar mutlaka vardır, beş parmağın beşi de bir değil. Ancak çoğunluk böyle olunca kurunun yanında yaşta yanıyor. İşlerini meslek olarak değil, angarya olarak görüyorlar çünkü. Yarım hoca dinden, yarım doktor candan ediyor.

Türkiye'de hiçbir şey hiçbir zaman normal olmamıştı. Ama son yıllarda ucuz bir ağır drama filminde yaşıyor gibiyiz. Vicdan ve ahlak eğitilmeden, geliştirilmeden yükselen bir zihnin ne topluma, ne de kişinin kendisine fayda sağlayabilir. Zihnen eğitip, ahlaken nadasa bırakacağına hiçbir şey yapma, daha zeki bir canavarın önüne geçmiş olursun en azından. Her vicdanda bir tane elek olsaydı ortaya ince kum tanecikleri çıkmış olurdu.

HÜLYA ÇAKICI 

Masumiyet Kehanetleri


Kafese kapatılmış bir kızıl gerdan,
Boğar tüm Cennet'i öfkeye.

Kumru ve güvercinlerle dolu bir kumru evi
Titretir Cehennem'in tüm bölgelerini.

Bir köpek, kapısında açlıktan ölen efendisinin,
Haber verir çöküşünü devletin.

Hor görülen bir at yol üstünde
Yakarır insan kanı için Cennet'e.

Her feryadı yaban tavşanının, izi sürülen,
Bir elyaf koparır beyinden.

Bir tarla kuşu, kanadından yaralı,
Susturur bir Kerub'un şarkısını.

Kışkırtılmış ve kavgaya hazırlanmış dövüş horozu
Ürkütür yükselen güneşi.

Her kurtun ve aslanın uluyuşu
Ayağa kaldırır Cehennem'den bir insan ruhunu.

Orada burada gezerken yabani geyik
Uzak tutar insan ruhundan kederi.

Hor görülen bir kuzu yol açar isyana
Yine de bağışlar kasap bıçağını.

Küçük çitkuşu'nu inciten adam
Sevgi görmeyecektir insanlardan.

Kim getirirse öküzü gazaba
Asla sevilmeyecektir kadınlar tarafından

Sineği öldüren oyunbaz oğlan
Tadacaktır düşmanlığını örümceğin.

İşkence eden kişi mayısböceği'nin perisine
Bir kameriye örer sonsuz gecenin içinde.

Yaprağın üstündeki tırtıl,
Yineler sana annenin dertlerini.

Güve ya da kelebeğin kıyma canına,
Çünkü kıyamet yaklaşmakta.

Atını savaş için eğiten
Geçemez asla kutup engelini.

Dilencinin köpeğini ve dul'un kedisini besle,
Sen şişmanlarsın böylece.

Akşamın sona erişiyle uçup giden yarasa
Bunu yapmakla terketmiştir inanmayan beyni

Ziyarete gelen baykuş gece vakti
Dem vurur inançsızın korkusundan.

Yaz türküsünü söyleyen sivrisinek
Zehir üretmekte iftiracının dilinden

Zehri, semender ve yılanın
Teridir kıskançlığın ayağının.

Zehri bir bal arısının
Kıskançlığıdır sanatçının.

ALINTI / Masumiyet Kehanetleri - William Blake

26 Aralık 2016 Pazartesi

Hz. Muhammed ve çocuk sevgisi


Ey çocuk unutma her şey hayal etmekle başlar, orada güneş var diyorsan vardır. Yine güneş doğuyor çocuklar umutlanın. Sistem okullar da çocuklara empati öğretmez, sahte kahramanlarla süslediği hikayelerle savaşları över, ölümleri kutsar. Kendi ırkıyla gurur duymasını ister, ister ki çocuk ötekilerden nefret etsin. Bu şekilde politik çıkarlar uğruna kendini feda edebilecek gönüllü köleler yetiştirir.

Hz. Peygamber engin bir tevazu içinde çocuklarla her fırsatta ilgilenmiş, şakalaşmış, gördüğünde onlara selam vermiş, hal hatırlarını sormuş, hasta olduklarında ziyaretlerine gitmiş, onların kusurlarını da hoş karşılamıştır. Bundan dolayıdır ki, dünyanın en mutlu çocukları onun yaşadığı dönemin çocuklarıdır diyebiliriz belki de.
İşte hayatımızın her alanı için en güzel örnek olan Hz. Peygamber’in Medine sokaklarındaki miniklerden Zeyd'le olan hatırası: Zeyd 3 yada 5 yaşlarında idi. Zeyd’in çok bağlandığı ve sevdiği adını Umeyr koyduğu küçük bir kuşu vardı. Hz. Peygamber Zeyd’i her gördüğünde “Umeyr’in babası” anlamında “Ebu Umeyr” diye hitap ederdi ona. Bir gün Zeyd’in kuşu öldü. Onun ölümü Zeyd’i çok üzdü. Kuşun öldüğü günler de Hz. Peygamber Zeyd’in evine gitti. Çocuğun kederli hali, Hz. Peygamber’in merhametli kalbini etkiledi. Onu neşelendirmek istedi. Çocuğun saçlarını okşayarak yanağını öptü. Gülümseyerek: “Ya Ebu Umeyr! Nüğayr (serçe kuşuna benzeyen bir kuş veya bülbül) ne oldu?” dedi. “Hayvanı ne yaptın?..” Zeyd, Hz. Peygamber’in kalbe huzur veren ilgisiyle ferahlamıştı.

Kibirden uzak yüksek uç. Onurlu yüksek uçanlara selam olsun. İnsan - vicdan. İnsanda olması gereken en önemli özellik. Vicdanlı olan insanlar bütün olumlulukları, huzuru, iyilikleri barındırır. Dile kemik, zihne fren, insana vicdan ve insaf şart.

Derinliğin dibine baktıkça acı çekmenin asıl nedeni insanın kendisiyle yüzleşmesidir. Çünkü asıl benlik diplerde boğuluyordur. İnsan acısına bakarken yapılan güzellikleri gönül kapısı kapandığı için göremiyor. Hayat o kadar ağır geliyor ki, dünyanın nasıl döndüğünü bile fark etmiyor.

HÜLYA ÇAKICI 

Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın!

Okulun ilk gününde 5. sınıfın önünde dururken, öğretmen çocuklara bir yalan söyledi. Çoğu öğretmen gibi, öğrencilerine baktı ve hepsini aynı derecede sevdiğini söyledi. Ancak bu imkansızdı, çünkü ön sırada oturduğu yerde bir yana kaykılmış ismi Mustafa Yılmaz olan bir erkek çocuk vardı. Bayan Mediha bir yıl önce Mustafayı izlemişti ve diğer çocuklarla iyi oynamadığını, elbiselerinin kirli olduğunu ve sürekli olarak kirli dolaştığını gözlemişti. İlave olarak Mustafa tatsız olabiliyordu. Bu öyle bir noktaya geldi ki, bayan Mediha onun kağıtlarını büyük kırmızı kalemle işaretlemekten, kalın çarpılar (x) yapmaktan ve kağıdın üstüne büyük? F? (en düşük derece) koymaktan zevk alır oldu.
Bayan Medihanın okulda, her çocuğun geçmiş kayıtlarını incelemesi gerekiyordu. Mustafanın kayıtlarını en sona bıraktı. Ancak onun hayatını gözden geçirdiğinde bir sürpriz ile karşılaştı.
Mustafanın birinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa gülmeye hazır parlak bir çocuk. Ödevlerini derli toplu ve temiz yapıyor ve çok terbiyeli. Onun etrafta olması çok eğlenceli?
İkinci sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa mükemmel bir öğrenci, sınıf arkadaşları tarafından çok seviliyor ama annesinin ölümcül bir hastalığı olduğu için sıkıntı içinde ve evdeki yaşamı mücadele içinde geçiyor.
Üçüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafanın annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Mustafa elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyor ama babası ona ilgi göstermiyor ve eğer bazı adımlar atılmazsa evdeki yaşamı yakında onu etkileyecek.
Mustafanın dördüncü sınıf öğretmeni şöyle yazmıştı:
Mustafa içine kapanık ve okulda derslere fazla ilgi göstermiyor. Çok fazla arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor.
Bunları okuyunca, bayan Mediha problemi kavradı ve kendinden utandı. Öğrencileri ona güzel kurdelelerle ve parlak kâğıtlara sarılmış hediyeleri getirdiğinde bile çok kötü hissediyordu. Mustafanın hediyesini alıncaya
kadar bu böyle devam etti. Mustafanın hediyesi bir marketten aldığı kalın, kahverengi ambalaj kağıdı ile beceriksizce sarılmıştı. Bayan Mediha onu diğer hediyelerin ortasında açmaktan acı duydu. Bayan Mediha pakette taşlarından bazıları düşmüş yapma elmas taşlı bir bilezik ve çeyreği dolu olan bir parfüm şişesini çıkarınca çocuklardan bazıları gülmeye başladı. Ama o bileziğin ne kadar güzel olduğunu haykırdığında çocukların gülmesi kesildi. Bileziği taktı ve parfümü bileklerine sürdü. Mustafa, o gün okuldan sonra öğretmenine şunu söylemek için kaldı. 'Öğretmenim bugün aynı annem gibi kokuyordunuz.'
Çocuklar gittikten sonra bayan Mediha en az bir saat ağladı. O günden sonra okuma, yazma ve aritmetik öğretmeyi bıraktı. Bunun yerine çocukları eğitmeye başladı. Bayan Mediha Mustafaya özel ilgi gösterdi. Onunla çalışırken, zihni canlanmaya başlıyor görünüyordu. Onu daha fazla teşvik ettikçe daha hızlı karşılık veriyordu. Yılın sonuna kadar Mustafa sınıftaki en zeki çocuklardan biri oldu ve tüm çocukları aynı derecede sevdiğini söylemesine rağmen, Mustafa onun gözdelerinden biri idi.
Bir sene sonra bayan Mediha kapısının altında Mustafadan bir not buldu. Ona hala tüm yaşamında sahip olduğu en iyi öğretmen olduğunu söylüyordu.
Altı yıl sonra Mustafadan bir not daha aldı. Liseyi bitirdiğini, sınıfında üçüncü olduğunu ve onun hala hayatındaki en iyi öğretmen olduğunu yazmıştı.
Bundan dört yıl sonra bazı zamanlar zor geçmesine rağmen okulda kaldığını, sebatla çalışmaya devam ettiğini ve yakında kolejden en yüksek derece ile mezun olacağını yazan başka bir mektup aldı. Yine Bayan Medihanın tüm yaşamındaki en iyi ve ne favori öğretmen olduğunu yazmıştı.
Sonra dört yıl daha geçti.Ve başka bir mektup geldi. Bu kez fakülte diplomasını aldıktan sonra, biraz daha ilerlemeye karar verdiğini açıklıyordu. Mektup onun hala karşılaştığı en iyi ve en favori öğretmen olduğunu açıklıyordu. Ama simdi ismi biraz daha uzundu. Mektup söyle imzalanmıştı,
Prof. Dr. Mustafa Yılmaz (Tıp Doktoru)
Öykü burada bitmiyor.
Mustafa bir kızla tanıştığını ve onunla evleneceğini söylüyordu. Babasının birkaç hafta önce vefat ettiğini açıklıyordu ve evlenme töreninde Bayan Medihanın damadın annesine ayrılan yere oturup oturamayacağını soruyordu.
Bayan Mediha bunu kabul etti. Taşları düşmüş olan o bileziği taktı, Mustafanın annesinin süründüğü parfümden sürdü. Birbirlerini kucakladılar ve Dr. Mustafa, Bayan Medihanın kulağına şöyle fısıldadı, Bana inandığınız için teşekkür ederim öğretmenim. Bana önemli olduğumu hissettirdiğiniz ve bir fark meydana getirebileceğimi gösterdiğiniz için çok teşekkür ederim.
Bayan Mediha gözlerinde yaslarla fısıldadı, Mustafa yanlış şeylere sahiptim. Bir fark meydana getirebileceğimi bana öğreten sensin. Seninle tanışıncaya dek, nasıl öğreteceğimi bilmiyordum.
Ve Birinin Hayatında Bir Fark Oluşturmaya Çalışın. Her kim olursa olsun.
Hayatta en büyük hazlardan biri, birilerinin hayatlarına dokunarak bir yerlere gelmelerine yardımcı olmaktır, hiç bir karşılık beklemeden.
HÜLYA ÇAKICI 

Bana eşlik etmek ister misin?

Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın dört eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini sever, bir dediğini iki etmez, her şeyin en güzelini, en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için onu çok kıskanır üzerine titrermiş.
Kral ikinci eşini de severmiş. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi, ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur, sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral bu eşini hiç sevmez ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yalnız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisinin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine, "Ölüm yolculuğunda bana eşlik etmek ister misin?" diye sorduğunda, aldığı yanıt kalbine bir bıçak gibi saplanan, kısa ve net, "Mümkün değil!" olmuş.
"Hayatım boyunca seni sevdim, sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin?" sorusunu üçüncü eşi, "Hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim." diye yanıtlamış ve kral bir kez daha yıkılmış.
"Her sorunumda, her zaman yanımda olan, bana yardım eden sendin. Bu sorunumda da bana yardımcı olur musun?" sorusuna karşı ikinci eşinden, "Bu sorunun için bir şey yapamam. Olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder, güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım." karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral birinci eşinin sesiyle irkilmiş: "Nereye gidersen git, seninle olurum, seni takip ederim."
"Ah!" diye inlemiş kral; "Keşke bir şansım daha olsaydı..."
Aslında gerçek yaşamda hepimiz dört eşliyiz...
Dördüncü eşimiz "vücudumuz"! Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecektir.
Üçüncü eşimiz "sahip olduğumuz servet ve statümüz"! Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
İkinci eşimiz "ailemiz ve dostlarımız"! Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin en son yapabilecekleri şey, bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
Ve birinci eş "ruhumuz"! Hep bizimle olacaktır.
Allah bize o keşkeleri yaşatmasın. Bu ilim ile yaşayalım.

FİLOZOFLARA GÖRE İNSAN NEDİR?



KONFÜÇYUS: İnsan, öğrenen hayvandır.

THALES: İnsan, araştıran hayvandır.

SOFİSTLER: İnsan, kazanan hayvandır.

SOKRATES: İnsan, sorgulayan hayvandır.

PLATON: İnsan, toplumsal hayvandır.

ARİSTO: İnsan, düşünen hayvandır.

SEPTİKLER: İnsan, şüpheci hayvandır.

STOİKLER: İnsan, her şeye alışan hayvandır.

HERAKLIETOS: İnsan, tartışan hayvandır.

J.LOCKE: İnsan, deneyen hayvandır.

J.DEWEY: İnsan, çıkarını düşünen hayvandır.

I.KANT: İnsan, eleştiren hayvandır.

DESCARTES: İnsan, konuşan hayvandır.

G.W. HEGEL: İnsan, sistematik hayvandır.

GAZALİ: İnsan, tutarsız bir hayvandır.

A.CAMUS: İnsan, itiraz eden hayvandır.

K.POPPER: İnsan, yalanlayan bir hayvandır.

T.KHUNN: İnsan, teori kuran bir hayvandır.

K.MARX: İnsan, mücadeleci bir hayvandır.

E.FROMM: İnsan, seven bir hayvandır.

H.BERGSON: İnsan, araç yapan bir hayvandır.

F.NIETZSCHE: İnsan, düpedüz hayvandır.

Sevgi başka bir surette geri dönecek!


Bir avuç erdemli insanın sayesinde dünya için umutlanıyoruz. Güven vermekte, güven duymak da önemlidir ama en önemlisi duyulan güveni boşa çıkarmamaktır. Kalpte sevgi yoksa iyi bir insan olamazsınız.

Hikayeye göre, günün birinde Franz Kafka rutin yürüyüşlerini yaptığı parkta küçük bir kıza rastlamış. Kız ağlıyormuş. Oyuncak bebeğini kaybetmiş ve bu onu oldukça üzmüş. Kafka bebeği onun yerine aramayı önermiş ve ertesi gün aynı nokta da buluşmak üzere sözleşmişler. Bebeği bulamaması üzerine Kafka küçük kıza bebeğin ağzından bir mektup yazmış ve buluştuklarında kendisine okumuş:
“Lütfen benim için kederlenme, dünyayı görmek için uzun bir yolculuğa çıktım. Sana başımdan geçenleri anlatacağım.” Bu birçok mektubun ilkiymiş. Kafka küçük kızla her buluştuğunda sevgili oyuncak bebeğin hayali maceralarını özenle yazdığı mektuplardan ona okurmuş. Küçük kız da bu şekilde avunurmuş.
Derken gün gelmiş ve görüşmelerin de artık sonu gelmiş. Kafka son görüşmede küçük kıza bir oyuncak bebek getirmiş. Küçük kız, aslından oldukça farklı olan oyuncak bebeğe şaşkınlıkla bakakalmış. Bebeğe iliştirilmiş bir not küçük kızın şaşkınlığını gidermiş: “yolculuğum beni çok değiştirdi.”
Uzun yıllar sonra artık bir yetişkin olmuş olan küçük kızımız, gözü gibi baktığı bebeğinin gözünden kaçırdığı bir çatlağının içine sıkıştırılmış bir mektup bulur. Kısaca şöyle yazmaktadır: Sevdiğin her şeyi er yada geç kaybedeceksin ama sonunda sevgi başka bir surette geri dönecek...

Sevmek bir şeyler almak değil, bir şeyleri çıkarsız sunmaktır. Akıllı, vicdanlı ve kadirşinas insanlar zaten mükemmele en yakın olanlar değil midir? Tanımadığın ama acısına şahit olduğun insanın yerine kendini koyduğunda o acıyı yaşayanın sen olduğunu düşündüğünde ağlamamak mümkün mü? Acıyı hissedip acı çekeni teselli etmek dünyanın en zor işi. Ateş öyle kuvvetli yanar ki, kendinizin de yanacağınızdan korkarsınız, hem üzgün, hem çaresiz olmaktır bu. Vicdan insan olmanın en temel kurallarındandır. Hoşgörü, sabır, cömertlik, merhamet vicdanla beraberdir. Vicdan yoksa onlar da olamazlar.

Sevginin yakışmadığı yer mi var? Nereye koysan oraya yakışır. Yeter ki sevmesini bil. Sevmek ne güzeldir. Her şey başka bir güzelleşir, sevmek olduğu gibi kabullenmek zararsız sevmektir. Önce sevgi ve vefa sonra ilaç olmasa da olur. İçindeki iyi niyet seni dünyanın en güzel insanı yapar.

HÜLYA ÇAKICI 

UYURSAN ÖLÜRSÜN!


Mutlu uyumak lazım azizim. Madem uyku yarı ölüm halidir, o halde mutlu ölmek lazım her gece. Her gece ölürüm ve her sabah uyanırım. Çünkü kuşlar uçuyor ve hayat kısa. Mutluluğun artık yeni bir tanımı var: Nefes alıyorum. Yaşıyor musun? Evet. Mutlu ol. Yaşıyor musun? Hayır. Tüh. Aslında yaşam bir ölü uykusu ve insancıklar bu uykuda gördüklerini, rüya zannediyor. Bilseler tüm bunların kabus olduğunu uyanmak için kendileri sıçrayacaklar uykudan ter içinde ve nefes nefese kalıp 'şükürler olsun uykudaymışız' diyebilmek için.

UYURSAN ÖLÜRSÜN!
Uyumasan da sonuç değişmiyor.
İnsanlar uykudadır ölünce uyanacaklar.
Uyandığımızda çok şaşıracağımızı düşünüyorum.
Evet. Bazısı sevinçten bazılarıysa dehşetten.
Uyumamalı! Unutmamalı!
Deniyorum.
Kurban aşık olmuşsa celladına.
Ölüm uykusu bu olsa gerek.
Bir çeşit baygınlık gibi.
Ağırcasından.
Biz uyumayalım.
Zaten uyku düzenimiz bozuldu uyuyamıyoz kardeş.
Her şey bir illüstrasyon.
Hayatta her şey mümkün.
Zeki olmaktan başka şans var mı?
Uyursan ölürsün Türkiye. Niye hala uykudayız?
Uyuduğumuzun farkında olmadığımız için sanırım.
Ama bunca bomba olaylardan bile uyanamıyorsak ne zaman uyanacağız.
Aşırı karbonhidrat beyne giden damarları tıkıyormuş. Biz çok makarna tükettik.
Öyleymiş.
Mizah aklın aynadaki görüntüsüymüş.

"Öldüğünüzde ölü olduğunuzu bilmezsiniz. Bu sadece başkaları için zordur. Aynı şey salak olduğunuzda da geçerlidir.'

Ölmediniz belki ama çok derin uyuyorsunuz.

HÜLYA ÇAKICI 

Boş işler...


Nereye gideceğini bilmeyen boşa kürek çeken adam yolu kime sormalı, küreği mi? Yoksa denize mi? Eskiden Türkiye'nin en büyük sorunu cari açık sanıyordum. Ama beyin açığı ve yokluğu muazzam seviyede. İnsanımızın algısı vitrindeki cansız mankenden farklı değil.

Türkiye'nin durumu ciddi. Yat sektörü de çok ağır şekilde etkilenmiş durumda. Yabancı bayraklı teknelerin çoğu Yunanistan'a gittiler. Bizimkiler zamanında müdahale edemeyince ve Yunanistan'daki marinalar bağlama fiyatlarını indirince ve Türkiye'nin geo-politik sorunları dışarıya negatif olarak yansıyınca, Yabancılar teknelerini Yunanistan'daki marinalara bağladılar. Bu durumdan Türkiye'deki Yat sektörü çok ağır şekilde etkilenmiştir. Çözüm bulmaya çabalayan birileri var mı? Bir Doları Dövizci de bozdurup ülke ekonomisini kalkındırmaya çalışan beyin işlevini yitirmiş insanlardan çok şey bekliyoruz. Turizm bitti, bağlı sektörler can çekişiyor. Acenteler, oteller, tedarikçi firmalar arka arkaya kapanıyor, çalışanlar işsiz ama batamazsın batmak kanunen yasak.

Hava alanı kapatılarak tasarruf ediliyor. Ülkede olan siyasi bunalım ve istikrarsızlık sonra ekonomi sağlam. Antalya'da iki tane dış hat var. Biri kapalı, diğerinde ise günde 10 uçak maximum. Turizm bitmiş durumda 2017'den çok bir şey beklememek gerek. Türkiye gerçek anlamda gücünü, coğrafi yapısını, önemini ve sınırlarını iyi koruyan bir ülke olursa ve sanayi de mekanik ve elektronik ağırlıklı üretim yapmaya başlarsa şu anki kaos ortamı sona ermese bile ılımlı hale gelirse Türkiye belki toparlanabilir.

İnsanların bu devirde kukla gibi oynatıldıklarını neden kimse fark edemiyor. Yöneten kişilerin yaptığı akıl oyunları ve algılar insanı etkisi altına alarak değersiz bir insana dönüştürüyor. Tanrı size o aklı ve iradeyi boşuna vermedi onu kullanmaktan çekinmeyin. Sessizlik insan topluluklarında anlaşılır, canavarlaşmış bir toplumda sessizlikten bir şey bekleme. Ağlamayan bebeğe bile meme vermez oldular.

İşsizliğin olmadığı, hastane okul vs. gibi yerlerde her şeyin birinci sınıf ve ücretsiz olduğu, sokakların pırıl pırıl, etin, sebzenin, meyvenin, benzinin ucuz olduğu, insanların her yıl tatile gidebildiği, gittikleri yerlerde de ikinci sınıf insan muamelesi görmediği batı ülkelerinin kültürü değil lazım olan. Bunları bizimde yaşayabilir seviyeye gelebilmemiz önemli olan.

Şimdilik rüzgarın estiği yöne doğru hareket ediyorlar, öğrenmiş gibi yapıyorlar. Ama öğrendikleri şey köşe dönmek bunun için her yol mübah. Sadece halkın vatanseverliğini öğrendiler ve yine bildiklerini okuyorlar. Ama gideceği limanı bilmeyene hiçbir rüzgardan hayır gelmez. Öğrendik diyorlarsa bizi kandırıyorlar. Kandırılmak sırası bize geldiyse şahsen ben sıramı savıyorum.

HÜLYA ÇAKICI 

23 Aralık 2016 Cuma

Siyaset ve zerafet iç içe!


Bir röportaj sırasında Demirel'e gazeteci sorar;
- İsmet İnönü ile aranızda bir sıkıntı mı var?
Demirel'in cevabı;
- O arkasına koskoca Kurtuluş Savaşını almış bir kahraman. Ben kimim ki onunla bir sıkıntım olabilsin?
Demirel'in ilk başbakanlık dönemi, Anıtkabir ziyaret ediliyor. Demirel protokol gereği önde yürüyor. Bu durumdan rahatsız. Adımlarını yavaşlatarak İsmet Paşa'nın yanına gelmesini bekliyor. Bunu fark eden Paşa hızlıca Demirel'e yanaşıyor ve,
- Yürü, yürü rahat ol, sen başbakansın. Protokol kimsenin değerini düşürmez, diyor.

Siyaset ve zerafet iç içe. Nezaket, tavır, üslup, devlet adamlığı, adam gibi adamlık bu olsa gerek. Mekanları cennet olsun. Umarım günümüz siyasi liderleride kolkola girebilsinler, zaman kenetlenme zamanı.

Merhum Sayın Necmettin Erbakan, Kocatepe Caminin avlusunda cenaze namazı için bulunurken hasta ve tekerlekli sandalye üzerinde olmasına rağmen, Sayın Recep Tayyip Erdoğan Başbakan sıfatıyla geldiğinde saygısı gereği güçlükle ayağa kalkmıştı. Mekanı cennet olsun.

Devlet adamları böyle olur. Olması gerekli bir davranış devlet terbiyesi buna denilir. Eski siyasetçilerde saygı vardı. Örf, adet bilen nezih insanlardı. Bugünün siyasetçileride onlardan örnek almalılar. Resim de dikkat çeken bir şey daha, orada sadece iki lider var ama ordu halinde koruma yok. Demek o zamanlar korunulmayı gerektiren birşey yokmuş. Türkiye'de siyaset her geçen gün daha da yozlaşıyor. Ne görgü, ne de saygı var. Bir kısım politikacıların birbirlerine saygısı kalmadığı gibi, geçmişte bu ülkeye hizmet etmiş, bugün hayatta olmayan insanlara da dil uzatmaktan geri kalmıyorlar. Eleştiri yapıcı ve onarıcı olmalıdır. Fikirler eleştirilebilir ama karakteri eleştirmek doğru değildir.

Asil hiçbir zaman azmaz. Küçüğün büyüğe sayıgısı, büyüğünde küçüğe sevgisi vardı. Büyüklerimizin karşısında ayaklarımızı uzatıp oturamazdık. Şimdi sevgi, saygı genel anlamda kalmadı. Geçmiştekilerin edebi, adabı, terbiyesi, büyük küçük saygısı, görgü görenek, asaleti hiç bu kadar düşmemişti. Bunlar gerçek insanlık, incelik. Keşke bu kareleri hep görebilsek.

HÜLYA ÇAKICI 

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?


Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Yarım kalıyorsun, değişiyorsun. Biraz güvensiz, biraz umutsuz, biraz da umutlu. Ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Bir zamanlar uğruna dünyayı karşına alabileceğin adam yabancılaşıyor sana. Adım adım uzaklaşıyorsun. Kör kalsa, yatalak olsa, bacaklarını kaybetse vazgeçmeyeceğin adamın buna hiç değmediğini fark ediyorsun. Bir an geliyor bir şeyler kırılıyor içinde, bir şeyler dökülüyor ve geçiyor, bitiyor.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Ölmeye gidiyoruz diyerek ellerini tutsa, tereddütsüz gideceğin adamı hayretle izliyorsun. Usulca ağlıyorsun bir köşe de, gidişine değil, yaptıklarına, zamanına, vazgeçtiklerine ve bunu hak etmeyişine ve aslında kendin için ağlıyorsun.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
İp kopuyor en sağlam yerinden. En güvendiğin adamın bıçak izi kalıyor sırtında. Kelimelerle anlatılamayacak kadar sarsılıyor hayallerin.
Grileşiyorsun. Oysa biraz umudun olsa, her şeyi yapardın uğruna. Bu kadar kötü düşmüş olmasaydın, daha güçlü kalkardın ayağa. Biliyorsun, en çok buna yanıyorsun.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Anlıyorsun, korkuyorsun. Öyle çok yormuş oluyor ki seni, öyle eksiltmiş. Masumiyetine ateş edilmiş gibi hissediyorsun. Kimse o'nu senin kadar sevemez. Vazgeçerken, en çok buna üzülüyorsun.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
İçinden sadece o geçiyor. Ağlıyorsun geçmiyor, gülüyorsun geçmiyor, ne yapsan da acısı dinmiyor. Yara dıştan sarılmış gibi görünse de içi hala sızlıyor, cümleler dökülüyor, kelimeler kırılıyor, sonra fark ediyorsun yaşamın elinden yitip gittiğini.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Koskoca bir hayatı seni ve değerini anlamayan birisine feda etmiş oluyorsun. Her şey bir anda koskoca bir yalana dönüşüyor. Sevgini bitirip ona düşman olmak yerine, kendini bitirip kendine düşman oluyorsun.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Sevmeye korkuyorsun. Her an vazgeçilmekten, incinmekten korkar oluyorsun. En sonrasında da üzüle üzüle üzülmemeyi öğrenmiş olduğunu fark ediyorsun.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Susuyorsun, ya konuşmak istemediğinden yada anlayamazlar tedirginliğinden. Yaşanan güzel günleri unutamıyorsun işte.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Hiç kimse vazgeçilmez değil aslında, insan yeri gelince kendinden bile vazgeçebiliyorken. Hayatı zehir etmeye değmez. Sevdiğinin değil seni sevenin peşinden git. Hayat çok kısa her şeye rağmen yaşamaya değer. Hiç kimse hiç kimseyi kendinden daha değerli kılmamalı.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Hiç vazgeçmiyorsun aslında. Sadece unutmuş gibi yapıyorsun. Oysa içinde kapanmayan yara ile biliyorsun ki, kimse onu senin kadar sevemez ve kimse de seni onun kadar sevemez. En üzücüsü de bu zaten.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Öyle biri giriyor ki hayatına iyi ki onu kaybetmişim diyorsun, öyle güzel bir yürek kazanıyorsun ki, kazandığın o muhteşem sevgi kaybettiğin her şeye değiyor.

Ve sonra ne oluyor biliyor musun?
Üç Nokta Koyup Yaşıyoruz...

HÜLYA ÇAKICI 

22 Aralık 2016 Perşembe

Dünyanın En Zehirli 10 Hayvanı


Dünyanın En Zehirli 10 Hayvanı

1- Kral Kobra: Bu yılanın tek bir ısırığı 20 insanı anında öldürmeye yetiyor. Tek bir ısırığı çok büyük bir Asya filini de 3 saat içinde öldürür.

2- Kara Mamba: Kara mambanın tek ısırığı 100 insanı öldürmeye yetecek kadar zehir içerir. Gerekli panzehir uygulanmadığı zaman ölüm kesindir.

3- Gila Canavarı: Dünya üzerindeki en zehirli kertenkele türüdür. Amerika kıtasında yaşar. Isırığı tedavi edilmezse öldürücüdür

4- Huni Ağ Örümceği: 1 mg zehiri 10.000 fareyi öldürebilir. 30 dakikada öldürür. 2 metre uzaktan sıçrayabilir.

5- Ölüm Avcısı (Sarı Akrep): 1 mg zehiri 15.000 fareyi öldürebilir. Zehiri insanı 1 saate öldürebilir.

6- Büyük Patron (Taipan): Kobra yılanından 100 kat kara mambadan 50 kat güçlüdür. Avustralya'da yaşar. Bir ısırığı 120 insanı öldürecek güce sahiptir. Zehri 5 metre uzaktan etkilidir. 3 türü bulunan bu yılan dünya üzerindeki en zehirli yılandır.

7- Kutup Denizanası: 70 insanı aynı anda öldürebilecek zehir taşır. Ölüm sadece 5 dakika sonra gelir. Dokunaçlarının boyu 3 metreyi bulur. 24 adet gözü sahip. Hint Pasifin'de yaşar.

8 -Mermer Yüzeyli Salyangoz: Boyu küçük ama etkisi büyük. Zehri oldukça güçlü. Zehrinin bir damlası bile anında yirmi kişiyi öldürmeye yetiyor. Genellikle tuzlu sularda yaşıyor.

9- Mavi Halkalı Ahtapot: Ortalama golf topu büyüklüğündedir. Dakikada 26 yetişkin insanı öldürebilir. Dünyanın en zehirli ikinci hayvanıdır. Zehri iki dakikada öldürür. Japonyada yaşar. Siyanürden 10 bin kat daha güçlüdür.

10- Zehirli Ok Kurbağası: Kolombiya'da yaşar. Dünyanın en zehirli canlısıdır. 2 cm boyundadır. Zehiri 150 insanı aynı anda öldürebilir. Zehiri 30.000 fareyi öldürecek güçtedir. Vücudu sürekli zehir kaplıdır. Batrakotoksin bilinen en etkili zehirden bile 250 kat güçlüdür. Bu kurbağaya dokunan herhangi bir canlı o anda felç olur.

Tanrı ve Adam


Bir adam ölür. Öldüğünü fark ettiğinde, Tanrı’nın elinde bir çanta ile kendisine yaklaştığını görür. Tanrı ile adam arasında şöyle bir konuşma geçer:
Tanrı: Haydi oğlum gitme zamanı.
Adam: Bu kadar mı erken? Bir sürü planım vardı…
Tanrı: Üzgünüm ama gitme zamanı.
Adam: O çantada ne var?
Tanrı: Sahip oldukların!
Adam: Sahip olduklarım mı? Yani eşyalarım mı? Elbiselerim, param...
Tanrı: Onlar asla sana ait değildi, onlar dünyaya aitti.
Adam: Anılarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar zamana ait…
Adam: Yeteneklerim mi?
Tanrı: Hayır. Onlar koşullara ait…
Adam: Arkadaşlarım ve ailem mi?
Tanrı: Hayır oğlum. Onlar yürüdüğün yola ait…
Adam: Karım ve çocuklarım mı?
Tanrı: Hayır. Onlar kalbine ait…
Adam: O zaman bedenim olmalı?
Tanrı: Hayır hayır. O toprağa ait…
Adam: O zaman kesinlikle ruhum olmalı!
Tanrı: Üzücü bir hata yapıyorsun oğlum. Ruhun bana ait…
Adam gözlerinde yaşlar ve kalbinde korkuyla çantayı Tanrı’nın elinden alıp açtı… BOŞTU! Kalbi kırık, göz yaşları yanaklarından akarak Tanrı’ya sordu;
Adam: Hiçbir şeye sahip değil miyim?
Tanrı: Doğru. Asla bir şeye sahip değildin...
Adam: O halde, benim olan ne vardı?
Tanrı: ANLAR… Yaşadığın anlar senindi...

Hayat sadece bir andır…
Her anı yaşayın...
Her anı sevin...
Her anın tadını çıkarın...

Dünyada barış ve huzurun olduğu bir gün düşünün. Hiçbir şekilde Irk ayrımcılığının olmadığı. İnsanların dini inançlarına saygı gösterildiği. Cinsiyet ayrımı olmadığı. İnsanların eşit olduğu bir gün. Bunca kötülük bir hiç için yapılıyor. Hiçbir insan sonsuza dek yaşayamaz elbet bir gün öleceğiz. Öldüğümüzde yanımıza hiçbir şey alamayacağız. Ardımızda bıraktığımız kötülüklerle gelecek kuşaktaki insanlarda kötü bir yaşama devam edecekler. Dünya bu döngü ile yok olmasın. Barış ve huzurun olduğu bir gezegen olsun.

HÜLYA ÇAKICI 

Elçiye zeval olmamalıydı!


Putin'in Büyükelçi Andrey Karlov'a son bakışı. Gerçek bir acı var bakışlarında. Öz ağlamayınca göz ağlamaz derler. Nasıl içten üzüldüyse. Umarım acısıyla değil, devlet adamlığıyla hareket etmekten vazgeçmez. Bakışı önümüzdeki aylar, yıllar bu işte parmağı olanlar için fırtına habercisi gibi. Büyükelçiye gözleriyle bunu yapanlara cehennemi bu dünyada yaşatacağına söz veriyor. Bu acıyı unutmaz ve bu yarada kolayca kabuk bağlamaz.

Gelenek, görenek, kültür, karakter her şeyimiz yozlaştı, bozuldu. Kalleşlik, namertlik bizim töremizde yok, savunmasız insanı öldürmek hele hiç yok. Oyun büyük oyuncu çok. Masum bir insanı sırtından vurdular. Katil denilen Yavuz Sultan Selim bile hediye diye dışkı dolu sandık getiren elçiyi, 'herkes yediğinden ikram eder' diyerek lokum dolu sandıkla geri yollamış. Elçi öldürmek ne dinimizle, ne geleneklerimizle, ne de insanlıkla bağdaşmaz. Ülkemizde bir yabancı vurulduğu için çok üzgünüz. Misafiri tabut ile göndermek bize yakışmadı.

İnsanlarına nasıl değer veriyorlar. Her şey insana değer vermekle başlar. İhaleyi birilerine atarsınız burada yiyen çok olur ama Ruslar yemez. Günü, zamanı gelince acısını fazlasıyla çıkarırlar. Olan yine bize olacak, korumalarla gezip şehit olmak isteyenlere değil. Yetiştirdiğiniz dinci gençlik kendinizi vurdu. Bunun bedeli ağır olur. Rusya bağırarak, çağırarak hareket etmez. Sonuçta bir Türk polisi koruyacağı yerde Büyükelçiyi öldürdü. Rusya'ya anlatırsınız sizi nasıl kandırdıklarını. Umalım ki ülkemiz için daha kötü günler olmasın. Putin çok üzgün ve kırgın. Vatandaşına gerçekten içi yanan bir lider duruyor karşımızda. Devlet adamlığı lafla değil saygıyla, anlayışla, geniş bakış açısıyla olur. Çok üzücü ve bizi zorda bırakan bir olay.

Ülkende, polisin yabancı bir elçiyi öldürüyorsa burada suçlu yönetenlerdir ihmal var çünkü. Soğuk savaş tekrar başladı, Rus Büyükelçisi suikastinden hemen sonra Berlindeki katliam, ondan önce Zürihte cami baskını. Bunlar tesadüf mü? Suikastin yan etkileri. Kısaca Ruslar bunu yapan ve yaptıranları çok iyi biliyorlar ve cezayı da bizzat keserler.

Sıkıntı bizim içimizde, kanserli bir hücreye dönüşmüş yayılmaya devam ediyor. Beyinler esir alınmış, çalınmış, içi boşaltılmış. İyi bir ülke, iyi bir dünya isteyen yok. Herkes kendini haklı çıkarıp karşısındakini suçlama peşinde. İyilikte doğrulukta kenetlenip daha güçlü bir devlet olmak kötü mü? Kin, nefret, savaş kimseye bir şey kazandırmayacak. Herkesin aklını başına alıp ortak değerler de birleşmesi gerek.

Ne için geliyorsun, ne sebebten vuruluyorsun. Hiç kimse öğrenemedi dünya malı dünyada kalıyor. Bu kin, bu nefret, para pul her şey. Üzgünüz mekanı cennet, ailesinin ve milletinin başı sağolsun.

HÜLYA ÇAKICI 

21 Aralık 2016 Çarşamba

Halil İbrahim bereketi


Vaktiyle Birbirini Çok Seven İki Kardeş Varmış.

Büyüğü Halil.
Küçüğü ise İbrahim...
Halil, evli çocuklu.
İbrahim ise bekarmış...
Ortak bir tarlaları varmış iki kardeşin.
Ne mahsul çıkarsa, iki pay ederlermiş.
Bununla geçinip giderlermiş.
Bir yıl, yine harman yapmışlar buğdayı.
İkiye ayırmışlar.
İş kalmış taşımaya.
Halil, bir teklif yapmış;
İbrahim kardeşim, ben gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.
Peki abi, demiş İbrahim.
Ve Halil gitmiş çuval getirmeye.
O gidince düşünmüş İbrahim:
Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine.
Böyle demiş ve kendi payından bir miktar atmış onunkine.
Az sonra Halil çıkagelmiş.
Haydi İbrahim demiş, önce sen doldur da taşı ambara.
Peki abi.
İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşmüş yola.
O gidince Halil düşünür bu defa der ki:
Çok şükür ben evliyim, kurulu bir düzenim de var.
Ama kardeşim bekar.
O daha çalışıp para biriktirecek. Ev kurup evlenecek.
Böyle düşünerek kendi payından atar onunkine birkaç kürek.
Velhasıl,
Biri gittiğinde öbürü, kendi payından atar onunkine.
Bu böyle sürüp gider.
Ama birbirlerinden habersizdirler.
Nihayet akşam olur, karanlık basar.
Görürler ki, bitmiyor buğdaylar.
Hatta azalmıyor bile.
Hak teala bu hali çok beğenir.
Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki, günlerce taşır iki kardeş, bitiremezler.
Şaşarlar bu işe.
Aksine çoğalır buğdayları.
Dolar taşar ambarları.

Bugün "BEREKET" denilince, bu kardeşler akla gelir.
Bu bereketin adı: HALİL İBRAHİM BEREKETİDİR.

Çok güzel bir hikayedir. İyi niyetin her daim kazandığı. Allah herkese Halil İbrahim bereketi versin...


Dönüş yalnız var olan ışığa!


İnsanın bazen yapabileceği tek şey her şeye rağmen yaşamaya devam etmek. Yıkımın bizi yıkmamasını ve fonksiyonel kalmayı sağlayan tek şey bu. Hayat hiçbir şey için garanti vermez. Fırsatlar ve seçenekler sunar. Yeterince cesursan başarmak için denersin. Kendini sorgulayıp iç gözlem yapmak perdeyi aralar.

Gitmek gereken yer kendimizken bunu kabullenmeyen bizler. Yol gerçek biz biriz. Uzun gerçeklerin hikayesi tek gerçek bilinç düzeyinde izlenen yol ve bizim düşlerimizin bizi götürdüğü yer biz. Sorgulanmayan yaşamda, alınan hava sadece karbondioksittir. Kuralların olsun ama başkalarını dışlamak, yargılamak için kullanma. Doğrularını putlaştırma, inancınla büyüklük taslama. Kurallar bağımlılığa dönüşmeden bizi gitmemiz gereken yere götüren harita gibidir. İzlediğimiz yolu bilmemiz için.

Bilinç düzeyi bilinçaltının etkisi aracılığı ile yorumlamalar ve yargılar sonucu oluşur. Her şey bilinç düzeyinde gerçeklik olarak algılanmış olsaydı düş diye bir şey kalmazdı. Çünkü düş yaşadığımız gerçekliğe bilinçaltımızın vermiş olduğu tepkiselliktir. Yani gerçeklik bilgi de var olur. Blinçaltı psikolojik etkilenişlerin yorumlanma deposudur ve ürün bilinçte kendini bulur.

Belki bir yol olabilirler ama bir yere gitmek için kuraldan ziyade eylem gerekir. Hangi ayağınla başlayacağın önemli değildir ilk adıma. Önemli olan o eyleme hazır olmak ve yerine getirmektir. Kural olmaksızın yaşanılan hayatın sınırları da olmaz ancak sınır başkasının hayatına zarar vermeden gerçekleşmelidir. Yapmak istediklerinizin dışında yapmak istemediklerinize boyun eğmemek gerekir. Sınırsız bir dünyanın parçası olan insan bu sınırsızlık içinde keşfetmelidir hem kendisini, hem de içinde bulunduğu yaşamı.

Her şey birlikte güzel, güzelliklerle boyamak için hayatı yüreğindeki sevgiden ver. Bazı duyguları beğenmesek de yaşıyorsak bunu kelimelere giydirmeden bırakalım gitsin. İnsan uçurum görene kadar vücudunda bir kanat olduğunun farkına varmaz. Sen kendine inandıysan herkes inanır. Kendine güvenin varsa güvenilirsin. Her yaptığımız ve yaşadığımızın en basit izahıdır ilahi takdir ve ilahi takdirlerimin sorumlusu kendimizizdir. Nasıl düşüneceğimizi bilmek sadece ne düşüneceğini bilenlerin çok daha ötesinde olmamızı sağlar. Düşünce, inanç ve cesaretle birleştiğinde başarı kaçınılmazdır.

HÜLYA ÇAKICI 

İnsan düzelince dünya zaten düzelir...


Adam, pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için pijamalarını çıkarmadan gazetesini alır. Düşüncesi bütün gün miskinlik evde oturmaktır. Tam bunları düşünürken oğlu koşarak gelir; "Baba sinemaya ne zaman gideceğiz?" diye sorar.

Baba oğlunu bu hafta sonu sinemaya götürmeye söz vermiştir ama canı hiç dışarı çıkmak istemediğinden bir bahaneyle oğlunu başından savmak ister. Birden gazetenin promosyon olarak verdiği dünya haritası gözüne ilişir. Önce dünya haritasını keserek küçük parçalara ayırır ve oğluna:
"Eğer bu haritayı birleştirip düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim." der.
İçinden de kurtuldum diye sevinir. Coğrafya profösörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez." diye düşünür. Aradan 10 dk geçtikten sonra oğlu, babasının yanına koşarak gelir;
"Baba haritayı düzelttim, sinemaya gidebiliriz." der.

Adam önce oğlunun söylediğine inanamaz. Ama haritanın tamamlandığını görünce şaşıracak;
"Bunu nasıl yaptın?" diye sorar.
Çocuk şu cevabı verir:
"Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan resmi vardı. İnsanı düzelttiğim zaman dünya da kendiliğinden düzeliverdi!"

Bu öyküyü 2008 de yazmışım, bloğumu gözden geçirirken yeniden keşfettim. Demek ki dünya insanının düzelme umudu hiç kalmamış. O günden bu güne değişen bir şey yok çünkü.

HÜLYA ÇAKICI 

Esaretin cesareti!


Çok konuşulup az söylendiğinde, boş zaman değerlendirilmeyip, boşa geçen zaman yaratıldığında, gidenin değil, kalanın terk eden olması yaşandığında, işte o zaman hayatı yaşamadığını, hayatın seni tükettiğini anlarsın...

Kendi aklınla yaşamak kendi kendini adam etmektir, zeka ve bilgiyi kullanarak etinden kemiğinden kendini inşa etmektir. Aslında herkes kendini yaratır ve çabalar acı vermeye başladığında kendisini zorlamaya devam edebilen kazanır. Merdivenler yorucu olduğu kadar insanı güçlü kılar, hep son adımda daha ne kadar var dersin. Yeter ki umudun olsun azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz. Kendinde olanları objektif olarak yargıla sonuçta sen kazanacaksın. Sen varsan herkes var sen yoksan kimse yok, önce sen. Kendini sev çünkü sana bir tek sen gerekiyor. Dünya denilen yere geldik, gidiyoruz. Ne ağlamaya, ne yanmaya değecek hiçbir şey yok, seni sevdiğim kadar yaşıyorum, yaşadığım kadar da seviyorum hayat.

Kolay değil yaşamak, hayatın bütün darbelerine göğüs germenin oluşturduğu derin izlere sahip olupta hala direnebiliyor olmak. Hiç kolay değil, hele birde en sevdiğim dediklerinin çelmelerinde yalpalayarak geleceğe ulaşmaya çabalayarak yaşamak. Bir süre sonra hayaller bile siyah olmaya başlar. İşte o zaman karanlık sen olursun. Her gönül yangınından bir duman tütseydi belki de dünyada göz gözü görmezdi. Ama bize darlığı veren yüce mevla ardından ferahlığıda verir elbet.

Korkularla yüzleşmek, farkında olmak, hissetmek, cesaret göstermek vs. Yaşamla ölüm arası, zor bir karar anı. Beynin hızla çalışıp çözüm ürettiği an. İnsanın kendi gelişim ve değişim hızı bir önce ki dönemin çabasını da içerir ama insanın doğallığını etkileyen o kadar çok faktör var ki. Evrensel doğal insan yapısı bile kötü bir ütopya olur. Hepimizin başarıları bir şeylerle karışmış gibi. Başarıyı var olmanın tek koşulu gören toplumdaki herkes bir şekilde acı çekiyor. Kimi başardıkları kimi de başaramadıkları ile. Başarıyı kimliklerimizin önüne geçirmeye devam ettiğimiz sürece de bu böyle olacak.

Suç altın olmuş ama kimse üzerine almamış misali, kimse ilk önce kendini yargılamıyor kayıp gidiyor emekler. Ne verirseniz verin insanlara onlar sadece almak istediklerini alırlar. Sır versen anlatıyorlar, dertleşsen kullanıyorlar, düştüğün zaman tanımıyorlar. Bu kadar güzelliklerin içinde insanlar nereden öğreniyor kötü, bencil, ruhsuz ve zalim olmayı. Boşa kürek çekmemek lazım. Hayatımız kıymetli zamanlar da samimi sıcak ve gönülden dostların eşlik etmesiyle anlamlıdır.

HÜLYA ÇAKICI

İnsan yaşadıkları ile yaşlanır...


Geçmişteki kötü yaşanmışlıkları unutmayan bir insan, mutluluğu yakalayamaz. Yaşadıkça hatalarımızı anlıyoruz. Geriye dönüp baktığımızda ağzımızdan çıkan keşkelerle kalakalıyoruz. Her yaş bir yanlışı getirir, bir yanlışı düzeltir. Hayatta sadece yaşadığımız yaşın mı acemisiyiz? Yaşadığımız müddetçe her şeyin acemisi olduk zaten. Dün, bugün, yarın derken aklımızda hep tek haneli yaşlarımız kaldı.

Güzel dünler,

güzel günlerin temeli aslında,

daha neler yaşayacağımızı bilemediğimiz,

yeni yeni yaşlarımızda.

Hayat üniversitesinden mezun olduğunda dört kollu tabuta binmiş gidiyor olursun. Yaşam inişli çıkışlıdır, tam düştüm dersin ve bakarsın ki, bir kapıyı kapatan bin kapı açmış. Bir de bakmışsın küllerinden yeniden doğmuşsun. Her asrın, her senenin, her ayın, her günün ve hatta her saniyenin insana öğrettiği bir şeyler var. Ama hayat öğrenmek isteyene öğretir. Alıcıları, frekansları açık olanlar hayat okulundan ve tecrübe öğretmeninden hayli önemli dersler alıp geleceğe ümitle bakarlar. Bu okuldan mezun olunmaz, çünkü öğrenmek ömür boyu süren bir süreçtir. Kişi kırıldıkça keskinleşir, elde tutulmaz bir hal alır, değişmez de kimyası bozulur bunun adına da akıllandık denir.

İnsanlar paylaşmayı ve birbirlerini sevmediklerinden dünyayı çekilmez hale getiriyorlar. Yedi milyar insana yetecek rızık var ama dört milyarı lüks, üç milyarı aç ve paylaşamadıkları bu dünyada kalacak. Sadece zaman herkese eşit veriliyor, fırsatlar verilmiyor. Ne insanlar eşit, ne imkanlar, ne de karakterler.
Hayat kırıp dökmeye değmeyecek kadar kısa. Keşke insanlar bir an durup düşünebilse. Mal mülk hırsıyla ömür tüketeceğine sevdiklerine daha sıkı sarılmayı öğrense. Bilse ki kimse yılları doldurmakla ihtiyarlamaz, ideallerini kaybedince yaşlanırlar. Seneler cildi buruşturur, insanı yüzündeki çizgiler değil kalbindeki üzüntü, keder, sıkıntı yaşlandırır. Sen iyiysen herkes iyidir, mesele sen kötüyken sana iyi olandır. Varsa öyle birileri işte onları kaybetmeyin.

Çocuklarını memnun et, anneni memnun et, babanı memnun et, kardeşini memnun et, arkadaşına karşı ince düşünceli ol. Ama kimse benim için aynı şeyleri yapmıyor. İyilik yapan kişiyi herkes sever ama bir süre sonra her şey o kadar kemikleşir ki, kimseyi memnun edemezsin. En güzeli kendin için yaşayacaksın, kendin olacaksın. Hayat başka insanların memnuniyeti için uğraşılmayacak kadar kısa ve değerli. Önce kendinle barış, kendi ruhunu özgür kıl ve kendini memnun et daha sonra yaydığın enerjiyle başkalarını da istiyorlarsa memnun edersin zaten. Strese girmeye hiç gerek yok. Yeterince dertlenecek şey var. Hayat, kıymet bilenlerle yaşanacak kadar güzel, vefasızlar için israf edilemeyecek kadar değerlidir.

HÜLYA ÇAKICI 

Sırlar detaylar da gizlidir...


Cehalet veba mikrobu gibi sarmış akbabalar da hazırda bekliyor. Keşke insanlara yaşanan olayları algılayabilme, düşünüp karar verebilme dersi verebilsek. Kimse neden olaylar bu noktaya geldi diye bilmiyor, sorgulayamıyor. Hayata karşı beklentilerimiz öyle düştü ki, hayatta olduğumuz her gün kendimizi şanslı hissediyoruz. Tanrı'ya inanan insan olmak kolay, asıl mesele Tanrının inanacağı insan olmakta, insan olmak ve insan kalabilmekte. Cahillik böyle bir şey; her şeyi bildiğini sanan, her şeye maydanoz olan, aşağılık duygularını körelterek herkesten üstün olduklarını göstermeye çalışıp daha da aptal bir duruma düşen insanlar topluluğundan oluşuyor. Sonra niye geri kaldık acaba diye hayıflanıyoruz. Hala her şeyi yaradandan bekleyen bir zihniyetten ne beklenebilir ki. Herkes saygı, sevgi, barış içinde yaşasa, mala, mülke, paraya köle olmasa hayat daha kolay olurdu.

Hz. Muhammedin güvenlik açısından iki hadisi var. Seyahate çıkacağınız zaman kimseye söylemeyin. Çarşıya, pazara, camiye gittiğiniz yoldan geri dönmeyin başka bir yolu kullanın. Bu düşmanların sizin için keşfini zorlaştırır...
Hayatın içinde bir duruşu olmalı insanın. Cesaret kendine güvenden gelir, güvensiz ve kompleksli insanlardan her şey beklenir. Kendimizi hangi nokta da gördüğümüze bağlıdır bazı şeyler, bakış açısı zengin olmalı. Bazı şeyleri elde edebiliriz ama önemli olan elde tutmak, değer bilmektir.

Batının genetik bir hastalığıdır kalpsizlik, Doğuya da enjekte ettikleri. İnsanı insanlığından utandıran yaklaşımlar ve savaşlar, çağlar boyu süren, insanı tiksindiren ve günümüz de değişik coğrafyalar da, değişik boyutlarla devam eden değer yoksunluğu. İnsanlık modernleşmenin ardından tüm değerleri kullanan materyalist bir anlayışa bürünmüştür. Buna en büyük etmende dini acımasızca kullanan din adamlarıdır. Dağlar, insanlar, ölüm bile yorulduysa şimdi en güzel şey barıştır.

Devlet vatandaşları için vardır. Vatandaşın canından, malından, güvenliğinden sorumludur. Bunlar unutulur ve tedbirsiz davranılırsa o devletin halkı da acı çeker. Hayat acısıyla tatlısıyla devam ediyor. İnsanın insana yaptığı iyilik en güzel ibadettir. Dünün kısır tartışmalarını ve ideolojik kavgalarını bir kenara bırakma ve birlik olma vaktidir. Bu topraklar bizim hepimizin, vatan kaygısı olan herkesindir.

HÜLYA ÇAKICI 

19 Aralık 2016 Pazartesi

Öğretemeyenler vardır...


Ders veren İngilizce biliyor mu acaba? Ülkemizde okullarda ingilizceyi hiç kimse öğrenemiyorsa öğretemeyenler var demektir.
Türkiye’de yabancı dil eğitimi sıfır ve sanki çok iyi yabancı dil eğitimi veriyorlarmış gibi bir de temel de olmamasına rağmen 9. sınıfta (lise bir) ikinci bir dil daha koymuşlar Almanca veya Fransızca.

Diploma almak için okuyor bu nesil. Eğitim sistemi ve eğitmenler bunun üzerine yetiştiriliyor. Eğitim sistemi sınav geçmeye odaklı ve ezbere dayalı. Sadece İngilizce de değil, çoğu konu da kötüyüz. Kendi dilinde okuduğunu bile anlamayan gençler yetiştiren bir eğitim sisteminden ne beklenir. Yabancı dil öğrenmesinden önce iyi bir şekilde matematik, fizik, kimya, felsefe öğrenmesi gerekir ki hayata bilgiyle akılla devam etsin.

100 yıl önce başlayan İngiliz ekolunun bir eseridir bu. Bütün dünya Amerikan İngilizcesi öğrenirken bizim ülkemizde İngilterenin bile kullanmadığı kalıplar ezberletiliyor. Yazılı sınavda yüz alanların yurtdışında sudan çıkmış balık hallerini yaşayarak gördüm ki bende onlardan biriydim. Yurt dışına çıkmak istiyorsanız ingilizce öğrenin okulda veya dışında. Çünkü akıllı insanı yıpratıyor ingilizce bilmemek, sonra öğreniyorsun ama zaman kaybediyorsun. Herkesin derdini anlatacak kadar öğrenmesi gerek. Dünyada geçerli tek dil ingilizce. Her ülkede mutlaka ingilizce konuşan bulunur, ingilizce kolay yaşamdır. Artık bütün herkesin öğrenip, konuşması gerekir ellerindeki teknoloji sayesinde.

HÜLYA ÇAKICI 

Başarılı antrenörlük için 50 öneri


Başarılı antrenörlük için 50 öneri:

1- Eğitimin En Önemli Kuralını Unutmayın; Eğlenerek Öğrenilir!
2- Kazanmanın Her şey Olmadığını Anlatın!
3- Skor Kültürünü Değil, Spor Kültürünü Öğretin ve Buna Uygun Davranın!
4- Performanslarını Doğru Algılamalarını Sağlayın! Başarıları Kendilerine, Başarısızlıkları Başkalarına Mal Etmemeyi Öğretin!
5- Sporda Başarı İçin Yeteneğin Değil, Çalışmanın Önemini  Vurgulayın!
6- Öğretmenin Anahtarı Tekrardır! Tekrarlamaktan Asla Sıkılmayın!
7- Sporculara Sorumluluk Verin, Problem Çözme Yeteneklerini Geliştirin!
8- Etik Davranmayı Öğretin!
9- Sık Sık Spor Ahlakına Sahip Figürleri Örnek Gösterin!
10- Bilimi Unutmayın! Her Zaman Bilimsel Metotları Takip Edin!
11- Görsel Materyallerden Faydalanın! Duvarlar Boş Kalmasın!
12- Beraber Sosyal Faaliyetlerde Bulunun!
13- Disiplin Bir Yaşam Düzenlemesidir. Bu Düzen İçin Kurallar Kesin ve Net Olarak Ortaya Konmalı, Keyfi Olarak Değiştirilmemeli ve Uyulmasına Özen Gösterilmelidir.
14- Takımlarda Gruplaşmalar Olağandır, Tehlikeli Gruplaşmalara Karşı Uyanık Olun, Başlamadan Bitirin!
15- Oyuncular Sürekli Geri-Bildirim Beklerler, Buna Zaman Harcayın!
16- Oyunculardan Geri-Bildirim Alın! Düşüncelerini İsim Vermeden Ulaştırmalarını Sağlayacak Araçlardan Faydalanın!
17- Her Antrenman Sonrası Kısa Bir Değerlendirme Toplantısı Yapın!
18- Maç Analizlerinde Hatalar Çok, Doğru Yapılanları Öne Çıkartın!
19- Eleştiriyi Doğru Yapın! Önce İyi Olanı, Sonra Hatalı Olanı, Sonra Tekrar İyi Olanı Söyleyerek Bitirin!
20- Kendinizi Geliştirin! Bilgi Çağında Olduğunuzu Unutmayın!
21- Onları Her Konuda Bilgilendirin! Gerektiğinde Uzmanlardan Yardım Alın!
22- Ortak Sloganlarınız Olsun!
23- Eğitimde Şiddete Yer Yoktur! Asla ve Asla Şiddet Uygulayıp, Hakaret Etmeyin!
24- Örnek Olun, Görmek İstemediğiniz Davranışları Asla Sergilemeyin!
25- En Önemli Psikolojik İhtiyaç Güvendir. Bunu Sporculara Her Fırsatta Hissettirin.
26- Onları Konuşturun ve Aktif Olarak Dinleyin!
27- Antrenman Sisteminize Eğlence Katın! Hem Sporcularınız Hem De Siz Yaptığınız Antrenmandan Zevk Alın!
28- Sporcuları Cezalandırmayın! Eğitimde Cezanın Yeri Yoktur, Sanıldığı Kadar Da Etkili Değildir!
29- Sporcularda İstenilen Davranışları Elde Etmenin En Etkili Yöntemi Ödüllendirmedir!
30- Ödüllendirmenin ve Motive Etmenin En Önemli Yolu İse Övgüdür!
31- Sporcuların Ne Yaptıklarını Değil, Nasıl Yaptıklarını Övün!
32- Abartılı Övgüden De Ölçüsüz Eleştiriden De Kaçının! Gerçekçi, Dürüst, Dengeli ve Tutarlı Olun!
33- Her Zaman Düşünceli ve Toleranslı Olun!
34- Takım Ruhunu Geliştirmek Çalışmayla Olur, Buna Çaba Harcayın!
35- Açık ve Kısa İletişimi Kullanın! Anlaşılır ve Net Mesajlar Verin!
36- Yardımlaşmayı, Arkadaşlığı ve “Fair Play”i Ödüllendirin!
37- Sık Sık Sevginizi Gösterin! Beden Dilinin Gücünden Yararlanın!
38- Onları Anlamaya Çalışın!
39- Herkese Eşit İlgi Gösterin!
40- Adelet Duygunuzu Asla Kaybetmeyin!
41- Bireysel Farkların Farkına Varın!
42- Duygularınızı Göstermekten ve Paylaşmaktan Çekinmeyin! Beraber Gülün, Beraber Üzülün!
43- Onların Arkadaşı Olun, Ama Lider Olduğunuzu Da Unutmayın!
44- Öfkenizi Kontrol Etmekte Zorlanıyorsanız Bu Konuda Mutlaka Yardım Alın!
45- Kurallara Boğmayın, Yaratıcılıkları Yok Etmeyin!
46- Saygı Görmek İçin Saygı Duymayı Öğretin! Hakemlere, Rakiplere Saygı Göstermede Model Olun!
47- Her Sezon İçin Bir Kitap Belirleyin ve Bunun Hep Yanlarında Olmasını Sağlayın!
48- Aileler Önemlidir. Düzenli Görüşün, İşbirliği İçinde Olun!
49- Psikoloji Çok Önemlidir, Takımın Psikolojisini Hep Yüksek Tutun!- Spor Psikologuyla çalışın!
50- Antrenmanlardan Önce Uzun Konuşmalar Yapmadan Az ve Öz Olun...

EĞER HASTA OLMAK İSTEMESEN


Brezilyalı bir doktora ait yazı.
Eğer hasta olmak istemiyorsan :
Duygularını anlat.
* Saklanan veya baskılanan heyecan ve duygular; gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağrıları gibi hastalıklara yol açar.
* Zamanla, duyguların bastırılması kansere dönüşür.
Öyleyse, sırlarımızı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız!
* Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir!
Karar Vermelisin..
* Kararsız kişi güvensiz, endişe ve ıstırap içinde olur. Kararsızlık, sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır.
* İnsanlık tarihi kararlardan oluşur.
* Karar vermek, diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir.
* Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunlarının kurbanıdırlar.
Olduğundan Farklı Yaşama.
* Gerçeği saklayan, rol yapan, her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir. Ayağı kilden olan bronz bir heykeldir.
* Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur.Kaderleri ilaç, hastane ve acıdır.
Kabullen.
* Reddedicilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır.
* Kendimizle barışık olmak sağlıklı yaşamın anahtarıdır. Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar.
* Eleştirileri kabullen. Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.
Çözümler Bul.
* Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler. Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler.
* Karanlığı kovmak için kibrit yakmalı. Arı ufacıktır fakat var olan en tatlı şeylerden birisini üretir.
* Biz ne düşünüyorsak oyuz.
* Olumsuz düşünce, hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.
Güven.
* Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz, açık değildir, derin ve sağlam ilişkiler geliştiremez, gerçek arkadaşlıkları nasıl kurabileceğini bilemez. Güven olmadan, bir ilişki de olamaz. Güvensizlik sendeki inancın azlığıdır.
Hayatı Üzgün Yaşama.
* Mizah. Kahkaha. Huzur. Mutluluk. Bunlar sağlığa güç verir ve daha uzun bir yaşam getirir.
* Mutlu kişi yaşadığı çevresini geliştirir. “İyi mizah bizi doktorun elinden korur."
* Mutluluk sağlık ve terapidir.

(Dr. Dráuzio Varella)

Heimlich manevrası


"Heimlich manevrası" olarak adlandırılan ve solunum yolunun yemek ya da yabancı bir cisimle tıkanması sonucu boğulmayı engellemek için kullanılan tekniğin mucidi ABD'li doktor Henry Heimlich, 96 yaşında hayatını kaybetti.

Heimlich, 1974 yılında, insanların solunum yolunun yemek ya da yabancı bir cisimle tıkanması sonucu boğulmalarını önlemek için bir teknik keşfetti. ABD'li doktor, kendi adının verildiği bu teknik sayesinde 100 binden fazla insanın hayatının kurtarıldığını belirtmişti.

HEIMLICH MANEVRASI NASIL UYGULANIR?

- Hastaya ayaktayken ya da oturur durumda arkadan sarılarak gövdesi kavranır.

- Bir el yumruk yapılarak, başparmak çıkıntısı midenin üst kısmına, göğüs kemiği altına gelecek şekilde yerleştirilir. Diğer el ile yumruk yapılan el kavranır.

- Kuvvetle arkaya ve yukarı doğru bastırılır.

- Bu hareket 5-7 kez yabancı cisim çıkıncaya kadar tekrarlanılır.


BİLİNCİ YERİNDE OLAN (bilinci açık) KİŞİLERDE HEİMLİCH MANEVRASI UYGULAMASI,

Hasta ayakta yada oturur pozisyonda olabilir,
Arkadan sarılarak gövdesi kavranır,
Bir elin başparmağı midenin üst kısmına, göğüs kemiği altına gelecek şekilde yumruk yaparak konur.
Diğer el ile yumruk yapılan el kavranır,
Kuvvetle arkaya ve yukarı doğru bastırılır,
Bu hareket 5-7 kez yabancı cisim çıkıncaya kadar tekrarlanır,
Şah damarından nabız ve solunum değerlendirilir,
Tıbbi yardım istenir (112).

BİLİNCİNİ KAYBETMİŞ (bilinci kapalı) KİŞİLERDE HEİMLİCH MANEVRASI UYGULAMASI,

Hasta yere yatırılır, yan pozisyonda sırtına 5 kez vurulur,
Tıkanma açılmadığı taktirde hasta düz bir zeminde başı yana çevrilir,
Hastanın bacakları üzerine ata biner şekilde oturulur,
Bir elin topuğunu göbek ile göğüs kemiği arasına yerleştirilir, diğer el üzerine konur,
Göbeğin üzerinden kürek kemiklerine doğru eğik bir baskı uygulanır,
Şah damarından nabız ve solunum değerlendirilir,
İşleme yabancı cisim çıkıncaya kadar devam edilir,
Tıbbi yardım istenir (112),
Bu hareketi 5-7 kez yabancı cisim çıkıncaya kadar ya da yardım gelinceye kadar devam edin.

Bu tür olgular da havayolu tıkanıklığından şüphelenildiğinde, ilkyardımcılar Temel Yaşam Desteği uygulamalarını yapacaklardır. Kurtarıcı nefes verdikten sonra hava gitmiyorsa tıkanıklık olduğu düşünülür, ilkyardımcı ağız içinde yabancı cisim olup olmadığını kontrol etmeli, yabancı cisim görüyorsa çıkarmalıdır. Havayolu tıkanıklığı varsa, havayolunu açacak manevraları profesyonel acil yardım ekibi uygular.

Bebeklerde tam tıkanıklık olan hava yolunun açılması;
Bebek ilkyardımcının bir kolu üzerine ters olarak yatırılır,
Başparmak ve diğer parmakların yardımıyla bebeğin çenesi kavranarak boynundan tutulur ve yüzüstü pozisyonda öne doğru eğilir,
Baş gergin ve gövdesinden aşağıda bir pozisyonda tutulur,
5 kez el bileğinin iç kısmı ile bebeğin sırtına kürek kemiklerinin arasına hafifçe vurulur,
Diğer kolun üzerine başı elle kavranarak sırtüstü çevrilir,
Yabancı cismin çıkıp çıkmadığına bakılır,
Çıkmadıysa başı gövdesinden aşağıda olacak sırtüstü şekilde tutulur,
5 kez iki parmakla göğüs kemiğinin alt kısmından karnın üs kısmına baskı uygulanır,
Yabancı cisim çıkana kadar devam edilir,
Tıbbi yardım istenir (112).

Bebek çok küçük ise ve karından baskı uygulanamıyorsa bebekler için yukarıda anlatılan uygulamalar yapılır. Ancak diğer haller de bebekler de yapılan uygulamalar, bilinci kapalı erişkinler de yapılan Heimlich Manevrası uygulamaları ile aynıdır.

Böylesi güzel insanlara mekanları cennet olsun denir. 

AŞK - ŞEMSIN 40 KURALI


AŞK - ŞEMSIN 40 KURALI

Sufinin 40 altın kuralı

1. Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Allah dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sen de korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Allah dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

2. Kural: Hak yolunda ilerlemek yürek işidir akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun omzun üstünde ki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol silenlerden değil!

3. Kural: Kur’an dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manadır. Sonra ki batıni manadır. Üçüncü batıninin batınisidir. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.

4. Kural: Kainattatki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil, her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi, onu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa, sonsuza dek O’nda kalır.

5. Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. Aman sakın kendini diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği:
Bırak kendini, ko gitsin; akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

6. Kural: Şu dünyadaki çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk konusunda dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

7. Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, hakikati keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

8. Kural: Başına ne gelirse gelsin karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile sonunda O sana kimsenin bilmediği gizli bir patika açar. Sen şu anda göremesen de dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! istediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

9. Kural: Sabretmek, öylece durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

10. Kural: Ne yöne gidersen git, doğu, batı, kuzey yada güney çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır.

11. Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir sen zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

12. Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her her yolcu istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

13. Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca, şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

14. Kural: Hakk’ın karşına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

15. Kural: Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldür. Tek tek her birimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, atlattığımız her badire eksiklerimizi gidermek için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.

16. Kural:Kusursuzdur ya Allah, onu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

17. Kural: Esas kirlilik dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

18. Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan, dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara, dışında, başkalarında değil ve unutma ki nefsini bilen Rabb’ini bilir. Başkalarıyla değil sadece kendiyle uğraşan insan sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.

19. Kural:Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı, sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

20. Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

21. Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek,kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hakk’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

22. Kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdimi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

23. Kural : Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir ya kıymet bilmeyiz.
Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadırne tefritte. Sufi daima orta yerde…

24. Kural : Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzünde ki halifesi olduğunu hatırlayarak buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

25. Kural : Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an da burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeyi başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

26. Kural : Kainat yekvücud, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti herkesin yüzünü güldürebilir.

27. Kural : Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı laf yankılanır, şer çıkarsa sana gerisin geri şer yankılanır.
Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin herşey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse dünya değişir.

28. Kural : Geçmiş zihinlerimizi kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu anın hakikatini yaşar.

29. Kural : Kader hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten,” ne yapalım, kaderimiz böyle” deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergah bellidir ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatının hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

30. Kural : Hakiki sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez.
Sufi kusur görmez kusur örter.

31. Kural : Hakk’a yakınlaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık, kimi ayrılık acısı çeker, kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bunda ki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

32. Kural : Aranızda ki perdeleri tek tek kaldır ki Allah’a saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yahut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

33. Kural : Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen hiç ol! Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl ki çömleği tutan dışında ki biçim değil içinde ki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir.

34. Kural : Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

35. Kural : Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Allah’a inanmayan kişi ise içinde ki inananla. İnsan-ı kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

36. Kural : Hileden,desiseden endişe etme. Eğer birileri sana tuzak kuruyor, sana zarar vermek istiyorsa, Allah da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kıpırdamaz. Sen sadece buna inan!

37. Kural :Allah kılı kırk yaracak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır; bir de ölmek zamanı.

38. Kural : Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım? Diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün.
Tek bir gün bile öncekinin tıpatıp tekrarıysa, yazık!
Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

39. Kural : Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden her hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz. Her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz.
Ölen her sufi için bir sufi daha doğar.

40. kural : Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalıyım, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma!Ayrımlar ayrımları doğurur. Aşk’ın hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde ya da dışındasındır, hasretinde...

(Alıntı)

Ve dış güçler devrede...


Rus Büyükelçi Andrey Karlov'u öldüren saldırganın Çevik Kuvvette görevli, polis memuru Mert Altıntaş olduğu öğrenildi. 1994 doğumlu Altıntaş çatışma sonucu ölü ele geçirildi.

Suikasti düzenleyen şahıs daha önce Fetöcülük soruşturmasında açığa alınmış bir polis. Bugün polis kimliği ile içeri girip Rus büyükelçisini vuruyor. Sahte dindarların yetiştirdiklerinden sadece birisi. Allahu Ekber diyerek insan öldürüyor ve bunlar kendilerinin Müslüman olduklarını iddia ediyorlar. Eğitim sisteminin polis yaptıkları Tekbirle adam öldürüyor. Türkiye nereye gidiyor anlamamak için kör olmak lazım. Atatürk gençliğini daha çok ararız. Allah Türk halkını iç düşmanlardan korusun. Çok tehlikeli bir durum, kimin kim olduğu belli değil. Öldürülmeden ele geçirilemez miydi? Belki arkasındakilerin azmettirenleri öğrenmemiz hoşlarına gitmeyecekti.

Böyle bir dönem de Rus Büyükelçisinin güvenliğini sağlamamak akla zarar. Olan turizm ve çiftçiye olacak yazık ülkemiz bitme noktasına geldi. Putin'in ülkesi için yapamayacağı hiç birşey yok. Ruslar'da dünyanın en sağlam istihbaratı var, gerçeği çözer. Uçak olayından ekonominin beli kırıldı, elçi suikastinden sonra kimbilir ne ceza kesecek Rusya.

Türkiye Rusya ile turizm ve ticaret anlaşması yapıyor. Neredeyse her gün iki devlet lideri Halep için konuşuyorlar ve ortak çözüm yolları aranıyor. Halep'ten çıkacak konvoyların korunması ile ilgili karar haftalardır BM genel konseyinden çıkmamışken bugün çıkıyor ve bu olay oluyor. Ülkede bombalar patlıyor, halkı korkutmaya çalışanlar halkın kenetlendiğini görüyor ve komşu ülkelerin diplomatlarına ülkemiz de saldırılıyor. Garip olan orada Rus Elçiden başka Elçiler de var. Türkiye'deki uçan kuştan haberi olan ABD'nin kendi elçiliğine yürüme mesafesi olan yerde, olan olaydan haberi olmuyor, garip değil mi? Dış güçler ülkemize savaş açtı resmen. Rusya'nın uçağını hangi zihniyet düşürdüyse bunu da yapan aynı zihniyet. ABD, İsrail, Almanya ve diğerleri...

"Büyükelçiye düzenlenen saldırı Türk-Rus ilişkilerini etkilemeyecek." (Rusya Güvenlik Komitesi Başkanı Slutskiy) çözmüşler bile.

HÜLYA ÇAKICI 

18 Aralık 2016 Pazar

NEMRUT'UN SONU


Nemrut'un burnundan giren sinek gidebildiği yere kadar gitmiş ve orada dönmeye başlamıştı. O andan itibaren Nemrut'da müthiş bir baş ağrısı başladı. Beyninde dolaşan sinek onu müthiş huzursuz ediyordu. Son çare olarak başını tokmaklattırmaya başladı. Vurun. Vurun diyor, sineğin beynine verdiği ızdıraptan tokmağın acısını duymuyordu. Başına tokmağın her inişinde o, daha hızlı vurun, daha hızlı diyordu. Başından kanlar akmaya başlamıştı fakat o aldırış etmiyor, başını tokmaklatmaya devam ediyordu. Bir yandan da başını duvarlara vuruyordu. Hiçbir şey kar etmemişti. Nemrut, başına yediği tokmaklarla kendinden geçmişti. Sivrisinek ise hala beyninde dönüyordu. Çok geçmeden çırpma çırpına can verecekti.

Ufacık bir sinek, uluhiyet davası güden Nemrut'un hayatına son vermeye sebep olmuştu. Canlılar arası değişmez olan gözlerdeki o ifade, özellikle korku anındaki her şeyi özetliyor.

Güçlü insanların sözleri de güçlüdür. Onların kurduğu cümleler kapılar kırar, duvarlar yıkar, güçlü insanların kurduğu cümleler dünyanın seyrini değiştirmiştir.
Şiddet şiddeti doğurmuş, baskı ve şiddet ile aşılanmış kin ağacı en ölümcül meyveleri vermiştir. Hiçbir şey kolay elde edilmez, bir çok engeller zorlamalar olur. Kişi birde bencil ve açgözlü ise başı dertten kurtulmaz.

Dediler ki, ölüm diye bildiğin aslında içinden bir dünya ilizyonun çıkmasıdır. Aslında hiçbir şey iyi veya kötü değil bizim onlar hakkında ne düşündüğümüze bağlı her şey. Ne düşünüyor olmamız, verdiğimiz hükümler küçük yaşlardan beri edinilen kayıtlarımıza bağlı. İnsanın bilgisi arttıkça sorumlulukları da artıyor. Her ulaşılan yerin kendine göre imtihanı var. Çocuklarımız şimdi küçükler ama gelecek onlarda, iyi ve kötü insan olmaları, dolayısıyla dünyanın geleceği bu zamanlarında şekilleniyor. Hangisinin ileri de lider, yönlendiren olacağını bilemeyiz. Ne ekersek onu biçeriz. Ne güzel söylemiş şair; gülmeyi çocuklar icat etti bizler tüketiyoruz. Dünya çocuklarla güzel bırakın işkence yapmayı onlara. Ufacık söz söyleyip onların o güzel yüzlerini asmaya hiç kimsenin hakkı, hukuku yok. Dünya çocukları mutlu etmekle iyi hale gelir unutmayın. Gelecekte mutlu olmak istiyorsak mutlu ve bilgili çocuklar yetiştirmeliyiz.

HÜLYA ÇAKICI