4 Aralık 2016 Pazar

Çuvala konup denize atılan 280 cariye...

Sultan 4. Murat Bağdat seferinden İstanbul’a dönüşünde hasta idi. 1640 şubatındaki ölümünün batılı kaynaklar Siroz’dan, Osmanlı kaynakları ise Gut hastalığından olduğunu söylerler. Her halükarda Osmanlı topraklarında içilmesini yasakladığı ve şiddetle cezalandırdığı alkol alışkanlığının kendi ölümünde büyük payı olduğu aşikardır. İstanbul’a henüz varmadan gönderdiği emirlerden ilki çok büyük bir kutlama yapılmasıyla, sonuncusu ise tahtın tek varisi olan kardeşi İbrahim’in boğdurtulmasıyla ilgiliydi. Ölümü yaklaştığında 11 yaşında devraldığı tahtı 28 yaşında ölürken yetersiz bir varise bırakmaktansa hanedanı kendi elleriyle sona erdirip tarihe sonuncu ve en büyük Osmanlı Sultanı olarak geçmek istemiş olmalıdır. Emir payitahta ulaştığında annesi Kösem Sultan böylece kendi iktidarının da tamamen yok olacağını anladığından Murat’a “İbrahim’in infaz emrinin yerine getirildiğini” ifade eden sahte bir mesaj çeker. Mesaj Murat’ın eline ulaştığında Sultan okur ve yüzünde korkunç ve dehşetli bir sırıtışla son nefesini verir.

O sırada 24 yaşında olan İbrahim iki yaşından beri Kafeste yaşamaktadır. Kafes büyük sarayın merkezinde yüksek duvarların arkasında kalan iki katlı gri bir bina olup, valide sultanların odasının karşısına denk gelmekteydi. Güzel bir bahçesi ve duvarları vardı. Ancak, zemin katta hiç pencere yoktu. İkinci katta ise sadece denize bakan pencereler vardı. Buraya düşen kadersiz şehzadeler ya bir süre sonra bir cellat gönderilip boğdurulur, ya da bazen çok uzun yıllar burada hapis kaldıktan sonra birden tahta çıkartılırdı. Dışarı çıkma imkanı hiç olmadığı gibi içeriye de sadece sağır ve dilsiz hizmetkarlar girebilirdi. Buraya düşen şehzadenin mütevazi bir de kendi haremi olur, ancak hareme giren kızların kaderi de aynen efendileri gibi olacağından, onlar da bir daha asla dışarı çıkamazlardı. Rahimleri alınarak veya kimyevi yoldan kısırlaştırılmaları için azami gayret sarf edilir, her şeye rağmen hamile kalan olursa da hemen boğdurulurdu. Kafes müessesesi, kardeş katline cevaz veren babası Fatih Sultan Mehmet'e bu konuda karşı gelen I. Ahmet tarafından icat edilmişti. Ondan sonraki iki yüz yıl boyunca burada ağırlanan, kimisi elli yıl kalan pek çok şehzade oldu.

Sultan Mustafa ve Deli İbrahim Kafese düşen ilk şehzadelerdi. Osman ve Murat’ın iktidarları boyunca burada her an bir celladın gelip boynuna ilmiği geçirmesini bekleyerek 22 yılını geçiren İbrahim kendisini oradan alıp tahta çıkarmaya geldiklerinde artık çoktan delirmiş bir durumdaydı. Cariyeleriyle birlikte kapının arkasına barikat kurdu. Her türlü teminata ve ikna çabasına hatta kapıyı zorla kırma girişimlerine direndi. Sonunda veziriazam ölmüş Sultan Murat’ın cesedini Kafesin avlusuna kadar getirdi ve İbrahim’den yukarı kattaki penceresinden bakmasını istedi. Cesedi gördükten sonradır ki İbrahim korkuyla karışık bir keyifle dışarı çıktı. Ağabeyinin cesedinin etrafında “Kasap sonunda öldü” nidalarıyla zıplayarak çılgınca dans etti.

İktidara geçtikten sonra da İbrahim Osmanlı sultanlarının en ahlaksızı ve iğrenci olmayı başarmıştır. Şehvet düşkünlüğü, iktidarsızlığı, ayyaşlığı ve yaptığı çılgınlıklar dillere destan olmuştur. Ondan önceki üç sultanın da anası olan validesi Kösem kendisine sürekli yeni bakireler sağlamaktadır. Bunu yapmasının sebebi padişahın üzerinde kontrol sahibi olmaktan ziyade hanedanın geleceği ile de ilgilidir. Çünkü İbrahim’in bir erkek evladı olamaz ise Osmanlı biter.
Tahta çıkmasının üzerinden iki yıl geçmesi ve Kösem’in de İbrahim’i Cinci Hüseyin’le tanıştırmasının hemen ardından ilk çocuğuna hamilelik müjdesi alınır. Cinci Hüseyin hamileliği sağlayan büyülü formülü sayesinde hediyelerle zengin edilir ve yüksek bir dini makama atanır.
Sultan Deli İbrahim (1615 – 1648)
Cariyelerden Şekerpare isimli olanı ayni zamanda padişaha yeni kızlar bulmakta da ustalık kazanmıştır. Mücevher kakmalı arabasıyla hamamları dolaşır. Bir gün gelir Sultan’a İstanbul’un en güzel kızını bulduğunu anlatır. Sultan da kızı getirmesini ister. Meğer kız soylu bir Müftü’nün kızıdır. Bu sefer adamlarını gönderir kızı istetir. Müftü durumu bildiği için sultana dini gerekçelerle karşı çıkar. Kızın kendisi de sultanı nazikçe fakat kesin bir dille reddetmiştir. Bunun üzerine sultan adamlarına kızı izletir ve müsait bir zamanda kaçırtıp saraya getirtir. Kız sarayda bir süre alıkonup tecavüz, ve “acayip” olarak nitelenen diğer bazı cinsel aktivitelere maruz bırakıldıktan sonra babasının evine geri gönderilir.
Hükümet uygulamaları da çok tuhaftır. Kösem Sultan sarayda yakacak odun sıkıntısı olduğundan şikayet etti diye veziriazam’ı boğdurtur. Mekke’ye hacca giden haremağalarından bazıları korsanlar tarafından kaçırılıp Girit’e götürülünce arasında barış anlaşması bulunan Venedik cumhuriyetine karşı savaş açar. Venedikliler tarihi Kandiya kuşatmasında Osmanlıya neredeyse 25 yıl direnirler. Bu savaşın Osmanlı için çok yıkıcı olduğu söylenir.
Sakalına inciler dizdirmiştir. Akamber kokusuna bayılır. Sakalını, kaftanlarını hatta perdelerini sürekli bu kokuya bulatır. Cariyelerden birinin anlattığı hep samur kürk giyen bir kralla ilgili hikayeden öyle etkilenmiştir ki bol bol üzerine giymesinin yanı sıra odasının duvarlarını ve perdelerini bile samur kürkle kaplatır. Kedilere samur kürk giydirir. O sıralar biraz zor bulunan bu kürkler için Divan’ı toplar, ülkenin dört bir yanına adamlar çıkartılıp samur kürkler bulup müsadere ederek toplayıp getirsinler diye karar çıkartır.
Sekiz yıllık iktidarının tam ortasında yaptığı bir şey vardır ki bütün bu yaptıklarının üstüne tüy dikmiştir. Hadise bir gün Şekerparenin cariyelerden birinin bir adamla aşna fişne halinde görüldüğü dedikodusunu aktarması üzerine başlar. Olayla ilgili hiçbir ayrıntı yok, delil yok. Muhtemelen hiç olmamış bir şey. Harem ağaları zaten hepsi hadım. Kuran’da haram olduğu için köleler hadım işlemi için Hristiyan ülkelerde bu işi yapan manastırlara gönderiliyorlar. Ancak bu işlem farklı yöntemlerle yapıldığı için bazılarında fiziksel olmasa da psikolojik olarak cinsellik kalmış olabilir. Harem ağalarından daha sonra evlenenler bile var.
Çıkartılan dedikodunun aslı olup olmadığı meçhul ancak Sultan olduğuna inanıyor, birçok kıza işkence yapılarak soruşturuluyor. İbrahim üç gün boyunca sarayda homurdanarak dolaşıyor. Bu esnada henüz kafese girme yaşından küçük olan oğlu Mehmet kendisine bu konuya ilişkin şaka yollu takılınca İbrahim mücevher kakmalı hançerini çıkartıp oğlunun yüzüne saplıyor. Yara ölümcül değil, ama ömür boyu izi kalıyor.
Bundan birkaç gün sonra (suçlu ortaya çıkmayınca tüm okula ceza veren okul müdürü gibi) tüm hareme ceza çıkıyor. Ancak cezanın büyüklüğü Kızlar ağasının bile tahminlerinin çok ötesinde.
O sıralar boğarak öldürme cezası erkekler için yağlı kement, kadınlar için bir çuvala koyulup ayağına taş bağlanarak denize atma şeklinde uygulanıyor. Ama, o güne kadar (ve ondan sonraki bir tarihte) bilinen 280 cariyenin toplu olarak boğdurulması yok. İbrahim (şekerpare hariç ) saraydaki 280 cariyenin “hepsinin” ayağına taş bağlanarak suda boğulmasına karar veriyor.
Belki bu boyutta bir toplu cariye katliamının tarihte bilinen başka hiç olmaması diğerlerinin gizli kalmasının sağlanabilmiş olmasındandır. Belki olayın tamamen açığa çıkmasını ve tarihin de ona göre gelişmesini sağlayan bazı tesadüflerin olmaması halinde bu olay da tarihe inanılması imkansız bir söylenti olarak geçebilirdi.
Haremin kadınları canlı olarak tek tek birer çuvala konup çuvalın ağzı bağlandıktan ve ayağına taş bağlandıktan sonra küçük gruplar halinde küçük bir tekneye konuluyor. Daha büyük bir tekne ile denizin ortasına götürüldükten sonra ip çekilerek taş bağlı çuvalların denize düşmesi sağlanıyor. Bu işlem tüm kadınlar denize atılıncaya kadar devam ediyor. Tam 280 çuval.
İşlerinden bir tanesi çuvalın ağzı sıkı bağlanmadığı için suyun içinde çuvaldan çıkıyor ve Fransa’ya gitmekte olan bir tekne tarafından sudan çıkartılıyor. Kadın katliamın tüm teferruatını gemidekilere anlatıyor. Kadına kimse inanmamasına rağmen dedikodu hem İstanbul'da hem de Avrupa’da büyümüş. İstanbul’da o sıralar üç yüz kadar dalgıç var. Birini boğazın söylenen bölgesinde suya indiriyorlar. O zamanlar deniz gözlüğü yok. Dalgıç beline ağırlık bağlı ve ağzına bir yağ doldurarak suya atlıyor. Denizin dibine vardığında ağzından o yağı bırakmasıyla denizin içini berrak şekilde görebilir hale geliyor. Dalgıcın dışarı çıkınca söylediğine göre aşağısı orman gibi çok sayıda içinde kadın cesedi olan dibe taşla bağlı dikine duran çuvallarla doludur. Çuvallar sudaki akıntıyla ileri geri sallanıp durmaktadır.
Bu delille birlikte zaten Sultan’a düşman olan Müftü harekete geçer. Şeyhülislamı ve yeniçerileri de harekete geçirmesi güç olmaz. Önce dikkatle Valide Sultan’a yanaşırlar. Artık Sultan’ın yedi yaşında bir oğlu Mehmet hazırda veliaht olarak bulunmaktadır. Derler ki; Padişah yağma ve zulümle Osmanlı dünyasını perişan etti. Hazine harcamalara ve savurganlığa yetmiyor. Halk perişan. Düşman orduları sınır kentlerini kuşatmakta, Çanakkale abluka altında.
Kösem önce itiraz edecek olur. Ama sonra padişahın azledilip, yedi yaşındaki şehzadenin başa geçirilmesine razı olur. Daha sonra şeyhülislam ile müftü birlikte Ayasofya önünde kalabalık bir kitleye bir konuşma yaparlar. Söyledikleri hiç itirazsız kabul edilir. Yeniçeri şimdi saadet kapısı önüne yürür ve İbrahim’i şahsen görmeyi isterler. Kısaca verilen kararı açıklarlar. İbrahim kararı sükunetle karşılar. Yapabileceği başka bir şey olmadığından tahta çıkmadan önce de yıllarca yaşamış olduğu Kafese geri gönderilir.
Müftü için bu yeterli değildir. Diyanet kurulu toplanır. Eski padişahın katlinin vacip olduğuna dair karar alırlar. Kapısına geldiklerinde yine gelip kendisini iktidara götüreceklerini sandığından hiçbir direniş göstermez. Sevinçle karşılar. Sekiz yıl önceki gibi kapının önüne barikat kurmaya falan kalkmaz. Ama bu defa bu defa gelenler yağlı kementle gelmişlerdir.
Ülkenin ekonomik ve siyasi durumu berbattır. Hazine bitmiştir. Girit’te Venediklilerle bir türlü bitmeyen savaş çok yüksek maliyet getirmektedir. Kadınlar saltanatının da sona ermesi gerekmektedir. Yani iş artık sadece Sultanın boğulmasıyla da bitmeyecektir. Kösem önceden uyarılır. Altın yoldan kaçarak Divan’ın arkasındaki araç kapısının yanındaki küçük bir odaya sığınır. Saray çapında bir arama yapılınca dört sultanın anası altmış iki yaşındaki pür iktidar dişsiz valide bir sandıktaki kirli çamaşırların altında saklanırken bulunur.
Oradan hiç seremonisiz sürüklenerek çıkartılır. Yüzük, küpe, gerdanlık vb takıları üzerinden alınır. Elbiseleri yırtılır. Tamamen çıplak kaldığında ayaklarından sürüklenerek dış kapılardan birine çıkartılır. (Böyle bir hadise sarayın tarihinde daha önce hiç olmamıştır.) Bir perde ipiyle boğulduğu son ana kadar da cellatlarıyla boğuşur. Burnundan ve kulaklarından akan kan katillerinin elbiselerini lekelemiştir.
Şekerpare daha şanslıdır. Kocası Deli İbrahim’in ölümünden sonra (çok az Sultana’ya nasip olan) bir evlilik yapmış, ikinci kocası da ölünce İstanbul’un en pahalı muhabbet tellalı olmuştur. “La Sultana Sporca”(Pis Sultan) adıyla ve genç köle kızları satın alıp eğitmek ve paşalara ve zenginlere pazarlamak şeklinde olan işiyle meşhur olmuş. Ancak sonunda birçok düşmanından biri tarafından zehirlenerek öldürülür. Türk usulü denilen bu usulde kahveye kıyılmış saç ve öğütülmüş cam karıştırılmakta, bu karışım ince bağırsakları parçalayarak iç kanamayla uzun ve ızdıraplı bir ölüm vermektedir. Bu suikast Cenova bankasının raporunda sevinçli bir haber olarak şu şekilde yer almıştır. “Le stata assasine aquella Sultana che si chiami la Sporca, che le fu una vecchia meterola (ALINTI / SORGULAYAN (Pis Sultan suikastta öldürüldü) (Kaynak: Lords of the Golden Horn – Noel Barber))
Tarih tartışmaya açık bir konu. Ama yıllar önce yabancı bir tarihçinin kitabında buna benzer konuları belgelendirilmiş bir şekilde okumuştum. Bunlar dizilerde ve okul kitaplarında yer almayan ve genelde de gizlenen bilgiler.
Bir kısmının doğru olma ihtimali olsa da, kitabin yazarı Noel Barber'in tarihçi olmadığını unutmamak gerekiyor. Lords of Golden Horn adlı kitabı daha çok Roman sayılır.
HÜLYA ÇAKICI 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder