30 Aralık 2017 Cumartesi

İlişkilerimizle Biziz


İnsanların ilişkileri menfaat üzerine kurulmuşsa bu ilişkiden bir şey beklemek fazlasıyla saflık olur. Kimi zaman çıkarlara ters düştüğü, kimi zaman araya mesafeler girdiği, kimi zamanda yeni bir aşka yelken açıldığından arkadaşlıkların hiç yaşanmamış gibi savrulduğu zamanlardayız. Her çağın insanı bir şekilde bu durumdaki yerini alıyor.

Belki öncelikleri yada öncelikler kendisine sunulan güvenilirliğe karşılık veremediğinden yada altında ezileceğinin farkına varıp koşarak uzaklaştırmış insanları birbirlerinden. Samimiyetin olmadığı her ilişki eskir, yıpranır. Kendisini zamanla yenilemeyen ve kalıplara sıkışan insanlarda zaten samimi değildir.

İlişkileri güncel ve kalıcı olmaktan uzak olanlar ve kalıcı olmakta iddialı olanlar olarak ayırabiliriz belki. Demiri döven çekicin her vuruşu demire şekil verip izini belli ettirirken aynı zamanda onu bir değere, bir esere dönüştürerek ölümsüzleştirir. Önemli olan sadece çekiç vuruşu değil, demire çekicin vuruşları karşısında direnme gücünü veren örstür. İlişkilerimizi ve kendimizi yozlaşmaktan uzak tutacağımız örsümüz, güçlü ilkelerimiz olmalı, çekiç gibi bizi bir esere dönüştürüyorsa doğru yolda ilerliyoruz demektir.

Sevgi, aşk denilen olgu karşılığını bulursa belki o zaman mutluluğun doruğuna da çıkılabilir. Fikrimce her hangi bir ilişkide en değerli karakter ayrıntısı samimiyettir, ne yaparsam ne kazanırım yaklaşımı ise kurnazlığın başka bir türüdür.

Günümüz toplumundaki bireyler düzeyli bir ilişki yaşayacak kadar gelişkin düzeyde değiller artık. Bu güvensizleşmiş bireyler birbirlerinin etinden, sütünden faydalanıp buna duygularını alet etmiyorlar, batılı sömürü mantalitesiyle hareket edip, cehaletleri nedeniyle abuk subuk ilişkiler türetiyorlar.

Kişisel olarak tam olgunluğa ve yeterliliğe ulaşmadan hayatımıza birini sokmak maddi veya manevi ihtiyaç giderimidir o kişiden sağlanan durum sona erince İlişki de yük olur.

Sevebildiğimizde güzelliğin ne olduğunu görüyoruz. Görünüşten öte güzelliğimizi taçlandıracak bakış eksikliği, umut açlığı bizi güzelleşmeye iten rekabetler bu yüzden doğuyor. Ben dili karşınızdaki insan size değer verir ve düşüncelerinizi önemserse işe yarıyor yoksa yapıcı bir dil kullanayım derken aptal yerine konulabiliniyor.

Bazen kalabilmek için gitmek, bazen de gidebilmek için kalmak gerekir, susmayı öğrenmek için acı çekmek gerekir, emek gerekir, sevgi gerekir, bir amaç uğruna o yolda uygun adımlar atmak gerekir ve belki sağlam bir kazık yemek gerekir.

Yalnızlıktan çıkıp hemen özgürlüğe varılamıyor sabır ve azim gerekiyor. Sevgi yaşanacaksa yaşanmalı gelle, görle, gitle olmuyor. Aşkı, sevgiyi, arkadaşlığı, ilişkileri kazanmaya endekslenmişiz ama bazen de senden gideni ona verdiğin değerle birlikte uğurlamak gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1057995-iliskilerimizle-biziz

28 Aralık 2017 Perşembe

Ölüm kaçınılmazsa, yaşamakta gerçek...


İstemsiz bir şekilde yaşama içgüdümüz bir yere kadar yoğun şekilde bizi hayata bağlar, bunun yanında yaşam özünde insana haz veren bir mecradır bir şekilde istemsiz de olsa umut eder istemsizce üzüldükten sonra mutlu olur, tüm duygular bir şekilde onu bulur ve yaşamı yaşanmaya değer kılar.

Var olduğumuz yok olmayacağımızın delilidir. Şu an ki koşulları iyi şekilde değerlendirip yaşarsak hayatı belki fırsata çevirebiliriz ve belki hayat bir fırsatlar silsilesidir. Ölüm dediğimiz son bir anlık ve o an geldiğinde bunu anlamayacağız bile, yaşam ise her anını canlı olarak hissettiğimiz bir mucize dolayısıyla yaşama odaklanmak gerekir. Yok olmak inancında olan bir insan için yaşamak saçma gelir ve bu insan ölene kadar karamsar olur, hırsızlıktan, zinaya, haksızlıktan, öldürmeye kadar akla gelebilecek her şeyi yapabilir çünkü onun inancına göre zaten yok olacaktır.

Ölümü bile insanlığın eksik ve hastalıklı bilgi birikimiyle zihnimizde canlandırıyoruz. Durum bu iken kaçınılmaz son diyoruz, belki şu an sondayız, var olan başlangıç ise tam tersi veya bu dünya aslında oluşumuzun bir yansıması. Bizim bütünleşmedeki eksikliğimiz dış dünyadaki ölümü yaratmaktadır. Ne kadar uzun yaşayacağımız içinde bulunduğumuz zihinsel durum ve yaşama isteğimize bağlıdır biraz da. İster canlı hisset, ister mucizevi olarak tanımla, ister her şeyi olumlu ve iyimser gör ama bir gün yaşam son bulacak. Zihinlerimiz ölüm ve hiçlik gibi var oluşsal korkuları perdelemek üzere evrimleşmiş. Kendimizi aldatmayı bıraktığımızda sadece şunu söyleyebiliriz her şey boş.

Yaşam kısmında devreye hayat amacı giriyor, yaradılışta öteki taraf için evrimsel süreç içinde daha iyi bireyler olmak için bir gaye edinmeden yaşamdan zevk alınması durumu az olabilir. Yaşamak belki saçma gelebilir taa ki amacını bulup o amaca gerçekten inanana kadar. Motivasyonu olmadan ellili yaşlarına gelen, bozuk nesiller yetiştiren, amacı sadece hiçbir şeyden ibaret olan ve hatta bazen birilerine yük olan insanlar var. Ve yine onlarca sene yaşayıp hayattan hala zevk alabilen insanlar var. Biz insanlar ancak kötüyü severiz ama bazılarımız yine de iyiliği tercih ederiz.

Dünyaya gelmek bizim elimizde olan bir şey değildi, hayatta olmamız var olmamız bizim çabamızla olmadı, dolayısıyla ölmek konusunda da yapacak bir şey olmadığı için korku ve suçluluk duymaktan vazgeçmek gerekir diye düşünüyorum. Hiçlikten sıyrılıp hayatı yaşamak minnettarlık bilincinin gelişmesi ile doğru orantılı olarak anlamlı bir hal alabilir.

Öldükten sonra başkalarının beni anması beni ne kadar ilgilendirir ki? Hiçbir değerli insan döneminde iyi anılmadı önemli olan ben yaşarken değerimin bilinmesi. Herkes bu hayatı yaşıyor ama hiç kimse aynı şekilde yaşamıyor. Ama yine de iyi insan olarak kapatmak gerekir hayatın kitabını...

HÜLYA ÇAKICI

27 Aralık 2017 Çarşamba

Eğitimi neden bırakıyoruz?


Eğitimi bırakma oranından çok eğitimi terk etme nedeni daha önemli. Ülkemiz önceleri hoşgörü, doğal güzellikler, turizm, tarım, hayvancılık ve Atatürk ile anılırken şimdilerde tecavüzler, zamlar, krizler, mülteciler ve dahası kötü işlerle anılıyor. Yinede umut ediyorum silkelenip kendimize geleceğiz.

Cehalet mutluluktur neden kabullenmeyip bilgiye erişim ihtiyacı duyalım. İnsan elinde beyninde ne olursa olsun içten darbe almış ve yıkılmışsa gideceği yer belirsiz, amacı da hiç olur. Eriyene, son bulana dek ne yollar, ne yolculuklar biter.

Türkiye'de okumak para etmiyor, okuyunca gidip iş bilmeyen birinin önünde ceket ilikliyoruz. Okuyanlar gidip tarlada, bahçede işçi olarak çalışıp şantiyeleri dolduruyor. Okuyanlar bürokrat olur, hukukçu olur çok biliyor diye görevinden el çektirilir. Okuyan öğrenciler ülkemizde bulunduğu yerin halkı tarafından, esnafı tarafından ezilir. Okuyan bayanlar evlendirilip anne olur. Ülkemizde okumanın değeri yapılan torpil kadardır. Gerçek adalet için bir yol yok, çünkü artık öyle bir şey yok.

Her yere gerekli eğitimleri almamış insanlar istihdam ediliyor. Üniversite mezunları da işsizler. Kamu kuruluşları günümüzde bu şekilde, özel sektörün durumu malum. Tarım, sanayi, enerji gibi ana sektörlere yatırım yapılmaz üretim ve istihdam politikasıyla ara eleman yetiştirme derdin olmazsa istediğin kadar iş güvenliği yasası çıkart. Gelişen çağa göre sektörleri devletin yaratması gerekir. Ama başkaları gelip bütün yeraltı, yerüstü kaynaklarını götürür işleyip sana geri satar sonra gelir işsizlik.

Aslında bilgiyi yanlış mı, doğru mu diye sorgulama kabiliyetine erişmek lazım bilginin kaynağı yine insandır. Sevdiğimiz yazarın, tuttuğumuz partinin, inandığımız dostun, felsefe üstadının, ailemizin verdiği bilgi sonuçta bizim algıladığımız bilgidir. Farkı farkettiren yine farktır. Farkında olduğumun bilincinde miyim yoksa bilincinde olduğumun farkında mıyım? Her iki halde birbirine evrilir bilincin farkındalığına geçmek daha bir üst akıl gibi fikrimce. Önce bilmek sonra bildiğini bırakıp tümüyle vazgeçebilmek kavrayış.

Örneğin, dünyanın en yaygın bilim ve iletişim dili olan İngilizce asli karakterini koruyarak dünyanın neredeyse bütün dillerinden kelime alan dev bir dil haline gelmiştir. Kültürün asli karakteri olan çekirdek unsurlar sabit kaldıkça kültürde kolay kolay yozlaşma olmaz.

HÜLYA ÇAKICI

Kıvırtmaya gerek yok...


Bu dünya hem hoştur, hem de boştur. Konuşma balonlarının içi boşalınca, yer değiştirince fikirler, her şey alt üst olur. Dünyamız çok bilmişlerin, ben bilirimcilerin dünyası. Doğruyu söylemek en kolayı ama bunu her insan yapamaz. İnsanın soruları varoluşundan gelir bu engellenemez. İnsan sorarak, öğrenerek, yaşayarak kendini inşa eder ve sonsuzluğunu kazanır. İnsan olmak için uygulanması gerekenler bunlar kıvırtmaya gerek yok.

Kabul ettiğimiz düşüncelere göre yaşıyor ve hissediyoruz. İnsan düşündüğü şeylere göre şekillenebilen bir varlık ve bu şekillenme olayı duyguları açığa çıkarabiliyor, duyguya göre düşünce şeklimiz de şekillenebilir. Çünkü düşünce ve duygu birbirinden etkilenen iki faktördür. Geri beslemeli şekilde hissettikçe düşünür, düşündükçe daha çok hissederiz. Doğru zamanda doğru hamleleri yapamazsak halimiz kalmayana kadar böyle devam eder.

Olasılıklar dünyasındayız, her an her şey olabilir. En değerli şey zaman olduğuna göre ve harcama şekillerine bakılırsa, insanların büyük bir bölümü kendisini bir hiç olarak görüyor. Yaşam ne getirirse kabul edip, kimsenin hak ve özgürlüğümüzü almasına izin vermeden yaşamak gerekiyor. Anlık düşünceler, anlık refleksler, anlık üzüntüler hayat bunlardan ibaret, bir gün güneşli, bir gün bulutlu.

İnsan her durumda cesaretli ve metanetli olmalı, ne kadar pozitif bakarsak bakalım yaşadıklarımız ve yaşattıklarımız içinde bulunduğumuz koşullardan dolayı negatif düşünceyi, bakış açısını bir adım öne çıkarıyor. Yine de elimizdeki her şey alınmış olsa da inancımızı yitirmeden bütün gücümüzle çalışıp bir mucize yaratabiliriz. Uzun hikayelerin kısa hikayelere hep bir hayat borcu vardır.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1057719-kivirtmaya-gerek-yok

21 Aralık 2017 Perşembe

Toplumun Mutluluk Standartları Değişti


Tükenen her şey ihtiyaç dürtüsünü azaltır, ihtiyaç kalmayınca mutlu da etmez. Mutluluğun bir doyum noktası, bir sınırı olmadığı için insanoğlu hep daha fazlasını ister. Yani mutluluk yüklenen anlama, zamana, mekana, kişilere, şartlara göre değişen bir kavram ölçülebilen bir tanımı yok.

Her şeyin bir bitimi var, bugün sevdiğini yarın sevemeyebiliyorsun fikrimce bu yüzden içinde bulunduğumuz anı yaşayıp mutlu olmak gerekir sonuçta mutluluk bir amaç değil, mutlu olmak için bir çaba gerekmiyor, mutluluk anlık bir şey onun için çabaladığımız ve bunu bir amaç olarak gördüğümüz sürece mutsuz olmaya da mahkum oluyoruz.

Yaşımız ilerledikçe bizi mutlu eden şeylerin aslında biz onlara anlam yüklediğimiz için mutlu ettiklerini anlıyoruz ve hayata bakış açımız değişiyor, sanki mutluluk bir topa benziyor biraz yuvarlandığında arkasından koşuyor durduğunda ayağımızla tekmeliyoruz.

Zaman her şeyi değiştiriyor beni, seni, onu, içi, dışı, kavramları, duyguları... Önceden bizi mutlu eden şeyler şimdi etmiyor. Eski samimiyet, saflık, temizlik yok artık. Hayatın anlamsızlığının farkına yıllar geçtikçe daha iyi varıyoruz ve mutsuzluk içinde en büyük etken bu fikrimce. Eskiden yokluk içinde ufacık şeylerden mutlu olurduk şimdi büyüdük ve isteklerimize kısa zamanda ulaşıyoruz. Modernizm meyvesini alıyor buna birde hızla gelişen teknoloji eklenince tamamen eskiden kopuyor insanlar ki, önceden aile içi sohbetler, komşuluk ilişkileri, saygı ve sevgi vardı şimdilerde ise bunlar sadece birer kavramdan ibaretler. Önceden büyük, küçük herkes haddini bilirdi, şimdi herkesin elinde telefon kim kimi takip ediyor, kim kimden hoşlanıyor vs. Artık kimse ile sohbet edemiyoruz, çocuklarımız bile evden çıkmıyorlar artık.

İnsanların yapısı değişti, değişiyoruz, hiçbir şeyden heyecanlanmıyoruz, her şey ulaşılabilir olmanın sıradanlığında, alıştık doyduk. Cep telefonları eskiden bir hevesti şimdi sahibiz, istediğimiz her şeye sahip olduğumuzdan mutsuzuz. Çünkü alışıyoruz, insan alıştıkça duyarsızlaşır eski tadını vermez hiçbir şey. Hep bir üstünü istediğimiz için zirveye ulaşıp arkaya tekrar baktığımızda mutlu olduğumuz zamanları arıyoruz. Bazen ufacık şeyleri bile kafaya takarak meşgul oluyor, hayatı izleyemiyor, hayatın içinde sadece kendi gündemimizde kalıyor ayları, yılları geçiyor bunun farkına vardığımızda ise hüsranla karşılaşıyoruz.

Mutluluk maddede değil sevgi, saygı ve güvende. Günümüzde birbirine güvenmeyen, kuyusunu kazan, arkasını döndüğü an sırtından hançerleyen insan yığınları var. Böyle bir dünyada ne mutluluk kalır ne de huzur. Ahlaksızlık, çıkarcılık, kibir iyice arttı ve bunları deneyimledikçe daha çok mutsuz oluyoruz.

Bizi mutlu eden şeylerin aslında bizi memnun eden şeyler olduğunu anladık, getirisi olan şeyler bizi sadece memnun etti, asıl mutluluk elde edemezsende onunla mutlu olmaktır, ardı olmayan devinimi olmayan şeydir mutluluk.

HÜLYA ÇAKICI

İnsan ne için yaşar?


İnsan dünyaya geldiği için istese de, istemese de yaşamla ölüm arasındaki zamanı tamamlamak zorundadır. Yaşamışken de mutlu olmak için yaşamaya çalışır, sonrasında ne için yaşadığını unutup para için yaşar.

Bir insanın en büyük amacı kendini bilmektir. Herkesin bu amacın peşinde olduğunu sanmıyorum ama herkesin her şey için yaşayabileceğini biliyorum. İnsanların bir çoğu öncelikle kendi idealleri, hayalleri için yaşar. İyi bir iş, iyi bir kariyer ve iyi bir kazanç, iyi bir statü ve iyi bir eş. Hep iyi şeylere sahip olmak dürtüsüyle yaşar insanoğlu.

Bir çok insanda yaşamak zorunda olduğu için yaşar, ölümden korktuğu için yaşar, amacı olduğu için yaşar, savaşmak için yaşar, devrim için yaşar, tarih yazmak için yaşar, sevmek için yaşar, aramak ve bulmak için yaşar, hayalleri için yaşar, hep güzel olacağına inandığı şeyler için yaşar. Ama bazısı onlara ya zorlu yollardan geçerek kavuşur yada kavuşamaz.

Bazı insanlarda kötülere iyiliğin var olduğunu göstermek için yaşar, doğrunun ne kadar önemli olduğunu, yalanın kötü olduğunu öğretmek için yaşar, sevmenin sevilmekten daha büyük olduğunu öğrenmek için yaşar.

İnsan yaşamak süresi dahilinde en çok ne ise ona yoldaşlık eden unsurda ve muhtemelen o unsur için yaşamaktadır. Ve bazende sadece ölemediği için yaşar ki nefes almanın yaşamak olmadığını bilemeden. Varoluşun bir sebebi var ama o sebebi anlayamadan yaşamak amaçsız eziyetten, mutsuzluktan başka bir şeyde olamaz.

İnsan ne için yaşar sorusunun cevabı bir yerden sonra subjektif tanımlara gebedir. Temel olarak ihtiyaçlar hiyerarşisinin ilk üç basamağı olan biyolojik ihtiyaçlar için yaşar. Diğer basamaklar kişinin dini inancı, hayata bakış açısı, karakteri vs. gibi faktörlerle şekillenir. Ve insan hep başkaları için yaşar. Ama öncelikle insan insan olarak kalmak için yaşamalı.

HÜLYA ÇAKICI

İyi Ki Çok Param Olsaydı!


Bir çok ve birbirinden farklı sektörler toplu sözleşme konusunda anlaşmazlık nedeniyle greve gitti, bu grevler hızla milli güvenliği tehdit ettiği açıklaması ile ertelendi. İnsanlar maaşına zam istiyor çünkü geçim sıkıntısı yaşıyor. Grev erteleniyor az maaş alan çalışan alışveriş yaptığı marketi terk edip daha ucuzuna yöneliyor. Sonra mahalle marketi neden iflas ediyor diye konu başlığı açılıyor.

Girdi, işlem ve çıktı döngüsü her açıdan ve her anlamda planlanmalı açık, boş, askıda hiçbir yer kalmamalı. Girdi ve çıktılar şirketlerin kar maksimizasyon hesabına göre ayarlanır. Bu döngüde eğitimden üretime kadar olan her şey olmalıdır.

İnsanların ihtiyacı olmayan şeylere bile ihtiyaç duyma konusunda profesyonelleşmesi kapitalizmin klasik taktiğidir. Gereksiz üretim ise dünya kaynaklarını sömürmektir. O çok beğenip gıpta ettiğimiz ülkeler bunu yapıyor ve teknoloji kirliliği ile insanları doğadan iyice uzaklaştırıp düşünemeyen toplumlara çeviriyorlar.

Çin gerçeği varken ortada bir çok şeyi üretmekte mümkün değil. Düşünün Iphone bile Çinde üretiliyor. Önemli olan patent ama patentli ürün içinde özgür düşünce gerekiyor. Üretim çokluğu ve dengeleri bozmaktan dolayı Çinliler ekonomide küçülmeye gitmeye çalışıyor. Ama hiç kimse arz talep, pazar olmadan üretim yapmaz ve üretemeyen, ürettiğini ihraç edemeyen ülkelerde her zaman pazar olmaya mahkumdurlar.

İşveren yetişmiş eleman ihtiyacını biraz fazla maaş ödeyerek sağlayabilir. Devlet vergi indirimi, teşvik, iş kur desteği yapıyor ama yetersiz geliyor. Özel sektör devlete güvenmiyor, az yardım yaptığı için değil yanlış politikaları için güvenmiyor ve bundan dolayı taşın altına elini koymuyor. Devlet işletme sahiplerine yapılan yardımı çalışanların yani bordroluların vergi gelirleri ile yapıyor. İhracat yapan bir şirket kurulmuş olsa hangi komşuya ne mal satacak? Komşumu kaldı? Zarar et, çalışanın vergisinden kes, patronlara destek ver döngüsündeyiz.

HÜLYA ÇAKICI

12 Aralık 2017 Salı

Ekonomimiz Büyüyormuş!


Ülkem insanı on numara oyuncudur, her şeyi de bilir. Sokaktaki vatandaşa sorun ekonomistten daha çok ekonomi bilir, siyasetçiden daha çok siyaset. Hadi okumamışlar cahil cesareti diye hoş görülebilir, ya okumuş her şeyi bilenler. İşte bu her şeyi bilircilerden bize bir şey bilmek kalmıyor.

Ülke ekonomisi büyüyormuş gururlandım, göğsüm kabardı ama sana, bana büyümüyor ve cebimizdeki para hiç kabarmıyor. Yirmi milyonu işsiz olan bir ülke büyümez, eksi büyüme rakamları çıkar. Büyüyorsa nerede bu paralar bende yok, sende yok, kimde var peki? İhracat yapanlara yarayan, zengini katlayan bir büyüme sıradan insana, işçiye, memura, esnafa etkisi sıfır olan bir büyüme bu.

Hem kör, hem sağırız birbirimizi ağırlarız. Yüzde ellilik () blok karşısında üç beş parçaya bölünmüş yüzde ellilik blok içinden birleşim sağlanamamış ama hariçten gazel okumakta uzmanız. Her ülkenin borcu var ama Türkiye'nin borcunun karşılığı yok çünkü üretim yok.

Para hareketlerinin hızlanması kar demek değildir gelen ve giden büyüdükçe karınız azalıp risk artar. Riskin ne kadar olduğunu bizim için yapılacak kredi derecelendirmesinden anlayabiliriz. İthalat, ihracat, dış ticaret açığı, işsizlik oranı, pahalılık, vergiler büyüyen gerçekten Türkiye'nin ekonomisi mi, belirli bir kesimin ekonomisi mi.

Dış dinamik, iç dinamik diye yorum yapacak halimiz de, gücümüz de yok çünkü elimizde bir şey yok. Amerikan ekonomisi batsa Türkiye ekonomisi diye bir şey kalmaz karı onlara zararı bize olur, en alttan yukarıya doğru ama yine de kendisine elit diyen kesime bir şey olmaz.

Türkiye her yıl yüzde dört büyüyor ama bu vatandaşa yansımıyor. İktisatta buna köksüz büyüme, köksüz devlet denilir. Büyümeyen ülke var mıdır? Önemli olan büyümenin kimin için ve nasıl gerçekleştiğidir.

Dünyadaki bazı stratejistler 2018 ve 2019 yıllarında Türkiye için hem ekonomik, hem de sosyal sıkıntıların artacağını öngörüyorlar. 2020 ve sonrası için iç savaş olasılığının çok yüksek olduğu söyleniyor.

Motorlu taşıtlar vergisi katlanarak artıyor, tütün yüzde yüz vergilendiriliyor, iletişim vergisi yüzde elli artıyor, ÖTV ise yalnız ekmek ve sudan alınmaz duruma geliyor, lojmanlar satılıyor, meralar sanayiye açılıp tarım ve hayvancılık iyice bitecek duruma doğru ilerliyor ve iletişim şirketlerine af geliyor. Belediyeler borç içinde. Yap, işlet, devret metodu ile çalıştıkları halde almaları gereken milyarlarca liralık vergi borçları siliniyor. Üretim destekleneceğine tütün üreticileri cezalandırılıyor. Milyarlarca firmanın vergi borcu silinirken öğrencilerin borcu vergi dairelerine yönlendirilip yaptırım uygulanıyor.

Artık ne olursa olsun iyi birşey olsun bizim için.

HÜLYA ÇAKICI

8 Aralık 2017 Cuma

Geç kaldığını geç fark edenler...


Yaşamlarımız ve anılarımız hepsi birer yapbozun parçaları. Elimizden geldiğince ve çevreninde katkılarıyla o kadar çok parça ekledik ki üzerine. Ama yine de yaşamımıza dahil olan iyi ve kötülerle istersek ve pes etmeden mücadeleye devam edebilirsek bir şekilde hayatımızı da düzene sokabiliriz. Kendimize belirlediğimiz kriterlerden ve çizgimizden ödün vermeyerek bunu başarabiliriz.

Kendimize göre sorumluluklarımız var, bırakalım da herkes üzerine düşeni yapsın. Herkese ve her şeye yetişmeye kalkarsak kendimize zaman ayıramayız. Her şeye yetişmeye çalışmak en büyük hatamız, bunu da çok geç fark ediyor insan ve sonra bir bakacağız yaşam bitivermiş. Bu hatayı hangimiz yapmıyoruz ki, kendimiz için yaşamayı akıl edemiyor yada çok geç akıl ediyoruz. Zorunlu şartlar bu gerçeklerden uzaklaştırıyor belki bizi, geç kalmışlık olsa da dönüm noktasındayız yine de hiçbir şeyi sığdıramadığımız hayatın.

Varla yok arası bir hayat yaşadığımızın insanın kafasına en çok dank ettiği yerler mezarlıklar ve hastaneler. Boş bir hayat yaşadığının pamuk ipliğine bağlı dönemleri atlatırken daha da farkında oluyor insan.

Yaşarken güzellikleri tatmak gerekiyor, insan mutlu olmayı severse yaşamayı da sever, keyif almak ve sevebilmek en değerli yetenektir. Yaşamı anlamlandırmadan ölmemeli, güzel olan her şeyin orta halini bularak dengeli yaşamaktır.

Her doğan güneş yeni bir yaşamdır, umudu taze bir ekmek gibi görmek gerekir, ne zaman o umut soğuyup bayatlarsa çöpe atılmaya veya yem olmaya mahkumdur. Bu yüzden baş köşede yer vermek gerekir umudumuza, o olmasa ne yeni bir günün, ne yeni bir insanın, ne de hayatın anlamı olur. Umut demek yarınlar demek, mutlu yaşamak, mutlu ölmek demektir.

İnsan kendisini sevmekten vazgeçtiği zaman hiçbir şeyi sevemiyor. Kendini sevmeyince de istiyor ki, sevgi ihtiyacı karşılansın ama sevmek sonuç değil süreçtir hep unutuyor.

Geçmişe takılıp kaldıkça gelmesi beklenen yarınlar olmayacaktır. Geçmişle de, gelecekle de yaşanmaz an vardır sadece şu an.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1057194-gec-kaldigini-gec-fark-edenler

Ahir zamanda dinler...


Doğru din algısını yakalayabilmek günümüzde zor. Dini alabildiğine oyuncak edip, kendi çıkarlarına göre kullanıp sonra bu yozlaşmadan çıkar elde et, buna bakanlar, dinin gerçek halini bu zannedip dinden uzaklaşıyor. Öyle bir zamanın içindeyiz ki ne kadar doğru ve dolu olursan ol sömürüp boşaltıyorlar. Artan insanların içindeki umutsuzluk ve şer, azalanlar ise umutlar ve iyilik. Doğru olmak ve doğru yaşamak bu ahir zamanda deveye hendek atlatmaktan zor. Hastalık gibi giderek yayılıyor, sadece kalp ve beyinlerimizi değil, tüm hücrelerimizi ele geçiriyor.

Bazı Müslümanlarla uğraşılmaz, her kabın şeklini alırlar. Çin'de bir şey olsa Budist köpekler, Afganistan'da bir şey olsa bir kişinin yaptığını İslama mal etmeyin derler. Evrime saldırır başı sıkıştı mı, Kur'an zaten evrimi yalanlamıyor derler. Yabancıların çalışkanlığı, bilimsel çalışmaları vs. ile ilgili bir şey söylense adamlar Kuran'ı uyguluyor derler. En gelişmiş, ahlaklı toplumu göster, biz niye böyle olamıyoruz diyeceklerine, bir de Müslüman olsalar harika olur derler. Yanlarında başka dinleri eleştir ses çıkmaz ama bir kerecik İslamı eleştir kıyameti koparırlar. Yaptıkları hiçbir hatayı kabul etmezle ama ufacık iyi bir şey olsa, işte bu derler. Dönüş hızlarına hiçbir şey yetişemez bildiğini okurlar. Çoğunlukla hassas, şaka kaldıramayan, mizah duygusu zayıf insanlar oldukları için ufak bir espri de bile alınmaya, küsmeye meyillilerdir. Bunlarda hoşgörüsüzlük ve az gelişmişlikten kaynaklanıyor.

Başka dine mensup hiç kimse ben şeytana uydum demez, Müslümanların savunma şekli şeytana uydumdur. Her şeyi şeytana atarlar, onlar değil şeytan yapıyor çünkü kötülükleri. Şeytan da bıktı artık bunlardan yarın, öbür gün konuşup her şeyi yapıp yapıp üstüme atıyor diyecek.

Bir söz vardır; yukarı köyde bir yalan uydurdum, aşağı köyde duydum da inandım. Onun için herkes hikayeyi kendi tarafından anlatabilir. Esas gerçek nedir onu sorgulamak gerekir.

Herkesle her şey konuşulamıyor, oysa fikir alışverişi her konuda olmalı. Bırakacaksınız at gözlükleriyle yaşayacaklar. Zaten başımıza ne geliyorsa bu sorgulamayanlardan geliyor. Tek bildikleri iyiyi, doğruyu öldürmek ve nefret tohumları dikmek. İnsan kalitemizde maalesef gittikçe düşüyor.

HÜLYA ÇAKICI

5 Aralık 2017 Salı

Akışta olmak...


Yaşam unutmaya bedensel olarak katkı sağlarken sevgi ve özlem yaşanırsa daha rantsız duygularla gerçeği yaşarken belki doğruları da yakalarız.

Akış kişinin yaptığı her hangi bir şey sırasında kendisinden ve egosundan soyutlanarak yaptığı işle bütünleşmesi. Yetenek, zaman ve becerinin tecrübe edilen zorluğun sınırlarında ve ötesinde var olması. Anı yaşamak, olduğu gibi kabul etmek, mesajını alıp devam etmek, tutunduğunuz her şeyi bırakabilmek. An da kalıp gözlem eşliğinde uyum sağlamak.

Enerji sürekli değişim halindedir. Akışta olmak enerji okyanusunda kendini dalgalara bırakmaktır. Bu meditasyon halinde özüne karışmak gibidir, öz benliğin, egonun kör halidir. İnanmak değil bilmek gerekir belki de sır yok, belki de bakıp da görmemek vardır. Her şeyin şeyi, varoluşun varlığı olabilmektir belki de bütün olay.

Akışta olmak, bütün olayları ve kişileri olduğu halleriyle kabul etmek, direnmeden hayatın bizi götürdüğü yolculuktan keyif almaktır fikrimce. Ama genelde ilk değiştirmeye çalıştığımız şey kendimiz olur doğamızla uyumlu yaşamayı unuturuz.

Niyetin gücü çok büyük, niyetimizden vazgeçmeden çalıştığımızda üzerimize düşen sorumluluğu da yerine getirmiş oluruz. Zaten her insan kendini gerçekleştirdiğinde olması gerekenler de olur.

Her şeyin aynı olarak döndüğü bir tekrar düşüncesi ölümcüldür kurutur her şeyi, sevinci yok eder, keder hakim olur yaşam anlamsızlaşır.

İnsanlar yaratamaz sadece parçaları birleştirir birleştirme sonunda ya gerçeği fark edip şükreder yada her şeyi kendinden bilip boş yere zamanını tüketir.

İnsanoğlunun sonu yine kendi elinden olacak çünkü hiçbir şey doyuramıyor bizi. İnsanlığın kalmadığı sevgi, saygı, hoşgörünün bittiği, bireysel zenginliğin arttığı sanal bir dünyada yaşıyoruz. Teknoloji geliştikçe doğanın yıkımı dahada yaygınlaşıyor. Yeni icat edilen en ufak şey doğadan ve bizlerden çok şey koparıyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1057098-akista-olmak


29 Kasım 2017 Çarşamba

İnsan İlişkilerindeki Yozlaşma


İnsanlar kültürel emperyalizmin etkisi altında yaşadıkça önüne zor geçeriz fikrimce yozlaşmanın. Çünkü insanı insan yapan değerlerler değişmeye başladı. Önceleri kişilik, ahlak, daha sonraları para insanı yüceltirmiş gibi bir durum oluştu günümüzde. Körelmiş duygular, samimiyetsiz arkadaşlıklar, güvensizlik insan ilişkilerini sekteye uğrattı, sonuçları yozlaşma, uzaklaşma, yalnız kalma, içine dönme şeklinde ortaya çıktı. İnsan değerlerinin yozlaştırıldığı bir toplum da hep bana denilirse önce ben denilir, egoist olunursa yozlaşma da olur ve ben diyen bir nesil yetişir.

Yozlaşmanın nedenlerinden birisi değer kaybı. Hiçbir şeye değer vermeyince ilkeli davranmak gereği de duymazsınız. Bunun eğitimli olup olmamakla da bir ilgisi yoktur. Üniversite mezunu bir çok yoz insanımız var. Zamanımızda ya yozlaşıp düzene ayak uydurmak yada yalnızlaşmak gerekiyor.

Diğer nedende paradan ve teknolojiden kaynaklanıyor. Para eşittir güç yanılsaması ile insanlar paraları olduğu zaman her şeyi yapabileceğini düşünüyor. Teknoloji ise insanın bir başka insana muhtaçlık durumunu azaltıyor böylece de ilişkiler zedelenip bağlar kopuyor. Teknolojiyi bilinçsiz kullanan bir milletiz. Dolayısıyla iletişim yok, güven yok, vicdan yok, samimiyet yok. En kötüsü değerlerini kaybettiğinin farkında bile olamayan insanların çokluğu. Akıllı telefondan çok akıllı insan gerekiyor.

İnsanlar artık yorulmadan, çabalamadan, kolay yollardan hayatını kazanmayı düşünüyor. Maddiyat vazgeçilmez bir gerçek. Kendimizi o kadar çok kaptırmış durumdayız ki, gerçekten bir ruha sahip olup olmadığımız bile tartışılır. Öğrenmek gibi bir gayret yok, bu konuda güvensizlik çok. Böyle insanlarla iletişim kurmak gittikçe zorlaşıyor, konuşabileceğimiz cümle sayısı kısıtlı kalıyor. Beyni felç eden telefonlar elimizden düşer yerini kitaplar alırsa belki o zaman birbirimizle aramızda kurabileceğimiz köprülerin üzerinde yol almaya başlayabiliriz.

Yozlaşma gerileme, geç kalmadır. İlişkilerin çıkara dayalı olması, neredeyse kapitalist sistemin ele geçirdiği insanların birbirini sömürdüğü bir düzende seyrediyor. Her şey çok hızlı bir şekilde gerçekleşiyor. İnsanlar arası ilişkilerin çıkara dayanmaması ve adaletli olarak her alanda adil olmalısı gerekiyor.

Batı kültürüne özenmek, yardımlaşmanın yerini çıkarcılığın ve duyarsızlığın alması, anadilin yabancı kelimelerle yozlaşması, dini bayramların özünden uzaklaşıp tatile dönüşmesi, işyeri isimlerinin yabancı kelimelerden seçilmesi her türlü toplumsal yozlaşma çeşidinin insan ilişkilerine de olumsuz etkisi oluyor. İnsanların sık eşya, partner yada tutum değiştirmesi de bir yozlaşmadır. Bunlar bir süreç içinde gerçekleşir, kültürel öğe oluşur, yayılması, kültürel şok hepsinin bir evresi vardır. İnsan ilişkileri toplumu ilgilendirir, insan doğası gereği sosyal bir varlıktır. Gün içinde bir çok insanla ortak noktada buluşulur lokanta, yol, işyeri, alışveriş, ulaşım vs. gibi. Bazen hayatı akışa bırakmak gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056825-insan-iliskilerindeki-yozlasma

28 Kasım 2017 Salı

Kişisel Gelişim Ve Ego


Kişiliğini geliştiren birey farkındalık kazanır. İçinde bulunduğu durumda her şeyin farkındadır dolayısıyla diğer insanların göremediğini görür bu yüzden bir çok insan tarafından egolu gözükse de aslında iyi bir mantığa ve öngörüye sahiptir. Kişilik gelişimi insanın kendisini bütün detayları ile tanımasıdır, karakterin oturmasıdır. Egoist kişiler kendini ispatlama çabasındadır kişiliği gelişen kişinin ise buna ihtiyacı yoktur.

Beyin gelişmediği sürece kişi gelişse ne olur gelişmese ne olur. Kişisel gelişim kendi farkına varıştır. Ego cahil insanda daha çok olur. Başkalarını küçümsedikçe kendisinin yükseldiğini sanan kişi kişisel gelişimini tamamladıkça zaten yüksekte olduğunun, birilerinin üzerine basması gerekmediğinin farkına varır. Kişisel gelişim egonun en alt düzeye çekilmesi, kişinin kendini ve insanları tanımasıdır. Kişiliği olan insan negatif davranışları pozitife çevirir.

Kişisel gelişim arttıkça ego azalır. Beyni, ruhu, kalbi terbiye eder, gelişim, farkındalık, empati gibi duygularla besler, bunların yokluğunda ise ego yükselir. İnsanın bildikleri arttıkça daha fazla susmayı öğrenir. Bilgimiz arttıkça bir öz güven geliştiririz ancak bunun davranışlara yansıması da egonun parlatılmasına yönelik olmamalı ve etrafımızdaki insanları küçük görecek, rencide edecek şekilde olmamalıdır. Kişisel gelişim bir çaba ve öz güvenle elde edilir. Ego her insanda var olan bir şeydir kişileri yönetmesi de yine kişinin kendisine bağlıdır.

Kişisel gelişim öz güvenli birey olma yolunda yapılması gereken kişiye özel bir uygulamadır. Sosyal ve kültürel açıdan kişisel gelişim ego ile birleştirilmemeli ve karıştırılmamalıdır ki, yoksa karşımıza bilgisi olmadan fikir sahibi olan kendini beğenmiş bireyler çıkar. Ego kişinin olgunluk, kültürel ve karakter yapısına göre şekil alan bir olgudur. Kişisel gelişim sahibi bireyler mevcut egolarını doyuma bilgi, birikim ve tecrübeyle ulaştırmış olanlardır.

Ego bizi samimiyet, yenilik, sevgi gibi duygulardan bloke eder. Kişisel gelişimin ters orantıda gelişmesi gereken bir olgudur, kişinin farkındalığı arttıkça ego azalır. Kişisel gelişim kişiye kendisini ve sınırlarını gösterir. Ego küçülmeye başlar böylece birlik bilinci büyür.

HÜLYA ÇAKICI

İnsanın Değeri Parayla Ölçülür Mü?


Günümüzde insanların değeri parayla ölçüldüğünden ne kadar paran varsa o kadar değerli bir insan oluyorsun. Bu bağlamda insan değer görmek istiyor ve paraya ihtiyaç duyuyor. Döngüye ayak uyduran insanlar parayı güç olarak görüyor. Kapitalist sistemde paran yoksa aç kalırsın, yaşamını devam ettirebilmek için para en büyük önemi oluşturuyor.

Doymayan ve tatmin olmayan ruhlarımız var. Hiçbir şeyde tam olarak kendimizi bulamıyor, arayışlarımıza sürekli devam ediyor ve hep bir eksiklik duyuyoruz. Huzuru, mutluluğu, kalplerdeki boşluk ve açlığı para ile satın alabileceğimiz şeylerle doldurmaya çalışıyoruz. Daha çok kazan, daha çok harca sisteminin birer kölesi olmaya devam ediyoruz. Ev alıyoruz daha büyüğünü daha güzelini arzu ediyoruz, araba alıyoruz marka, model, yaşını dert ediyoruz. Kıyafetleri, yiyecek içecek stoklarını konuşmaya gerek bile yok. Aldığımız ve sahip olduğumuz şeylerle benliklerimizi tatmin etmeye çalışıyoruz. Arkadaşlık ve dostluk desek o kavramları da tükettik neredeyse. Televizyonlarda sürekli tüketmeye, lükse ve gösterişe reklam yapılıyor, hayatlarımızdaki, ruhlarımızdaki boşluklar, açlıklar bizi yapay mutluluklara sevk ediyor. Alışverişle sahip olduklarımızı mutluluk diye poşete dolduruyoruz, poşetler açıldığında bir kaç kullanım sonrası sahte mutluluklarımızı da tüketiyoruz. Devamında ise yine aynı sarmala girmiş oluyoruz, bu kadar sahiplenme güdüsü, harca dürtüsü ve sistemin çarkı olma gayretimiz neticesinde paraya değer vermeye başlıyoruz.

Yaşadığımız ülkede insanlara vasfına göre değer veriliyor. Medyalar gerçek hayatlar hakkında değil, özenilen hayatlar ile ilgili programlar izlettiriyor, bir nevi insanlar uyutuluyor ve böylece insana verilen değerlerde şan, şöhret, paraya göre önem kazanıyor. İnsanlar yiyeceğe, içeceğe, giyeceğe, konfor, keyif ve eylem fırsatlarına değer veriyor. Birikim yapanlar ise genellikle gelecekten korkanlar oluyor.

İnsan sosyal bir varlıktır. Toplumun içinde yer alması maalesef paraya bağlı. Artık insanlar önce dışa sonra içe bakıyor, ekonomik şartlara göre kuruluyor arkadaşlıklar bile. Çocukluktan başlayan ve aileden gelen yaratıcılıkların öldürüldüğü, ne istediğini bilmeyen bir toplumun bireyi parayla aldığı her şeyden mutlu olacağını düşünüyor. Para olması gereken bir şey, insanoğlu doyumsuz bir varlık olduğundan hep ihtiyaç duyuyor, duyacaktır.

HÜLYA ÇAKICI

25 Kasım 2017 Cumartesi

Betonlaşma Artınca Geliştik mi?


Üretmeyen, üretemeyen, gelişmekte olan ülkelerin olayı inşaat sektöründen ibarettir, bu da uzun vadede ekonomik krize zemin hazırlar. Son yıllarda Türkiye Avrupa için iyi bir pazar konumunda, üreten ülkeden tüketen ülke durumuna döndük çünkü.

Önce uzun aylar vade, sonra senetle satış, tutmazsa fiyatlarda indirim. Talep olursa fiyat artar, kar etmek için reklam yaparlar. Satılamayan mal ve ürünün reklamı en çok yayınlanan reklamdır, satışları iyi giden ürün için hiçbir aklı başında tüccar reklam verip durmaz, zaten satışlardan memnundur buna gerek duymaz. 

Kentsel dönüşümle ortaya çıkan yeni orta sınıfın yakaladığı rant fırsatını sürdürecek iktisadi yetiye sahip olmadığı öngörüsüne sahip olmayan firmalar yüzünden konut fazlası oluşuyor. Diğer taraftan Arap televizyonlarına verilen reklamlara bakmak gerekiyor ki, konut şatışı onlara yönelik yapılıyor uzun zamandır.

Sürekli betonlaşmaya yatırım yapılıyor çünkü para oradan geliyor. Nakit sorunu ve risk faktörleri yüzünden banka kredisi almak zorlaştı. Ayrıca faizi de yüksek, uzun vadede evin ederinin neredeyse iki katı faiz ödeniyor. Hal böyleyken ev de alamıyor orta sınıf, bu durumda sorunun temelini de bankacılık sektörü oluşturuyor. 

Üretimin olmadığı, bacanın tütmediği, sanayinin, ağır sanayinin olmadığı ülkelerde ekonomi cam gibidir. Bizdeki gibi inşaat, harç ekonomisi ve sıcak katar parası ile bu cam en ince seviyededir. Uçak yaptık, gemi yaptık, ihraç edip sattık diyebilsek keşke ama bunun için altyapı yok, öyle bir altyapı için bir çeyrek asır daha gerekir o zamanda iş işten geçer. Peki ne yapacağız? Sanayiyi güçlendirip ilk önce ağır sanayisi olan ülkelerin ürettiği mamullerin parça yapımını yükleneceğiz, çünkü onlar artık bu işi yapmıyor yaptırıyorlar. Bunları alırsak zaten altyapı yavaş yavaş oluşmaya başlar ama öncelikle dış politikayı götürecek insanlar ve betona parayı gömmeyen bir üst akıl gerekiyor. 

HÜLYA ÇAKICI

21 Kasım 2017 Salı

Yeni Nesil Depresif Mi?


Nerede yanlış yaptık? Öz güvenli yetiştirmeye çalıştığımız çocuklar depresif, narsist gençler oldular? Belkide öz güveni yanlış yorumlayıp çocuklarımıza yanlış aşıladık. Ne ektiysek onu biçiyoruz bencil bir nesil ektik, onlarda istekleri olsun istiyorlar nereden, nasıl olduğunu sorgulamadan sadece olsun.

Genellikle yokluk içinde büyüyen ebeveynlerin varlık içinde büyüyen çocuklarında oluyor bu sorunlar. İstedikleri çoğu şeyden mahrum yetiştikleri için çocuklarının her istediklerini yapıyor böyle ebeveynler, kendi çektikleri çileleri çocuklarına çektirmemek için çok fazla taviz verdiklerini düşünüyorum. Çocuğun her istediği yapılıyor nesilde şımarık ve ukala olarak büyüyor, zorluk görmediği içinde hayatta küçük bir zorlukla karşılaştığında strese, bunalıma giriyor. Bu sorun eskiden tek çocuk problemi olarak biliniyorken artık günümüzde her çocuk bu şekilde ve onları memnun etmek çok zor.

Aşırı ilgi narsistleştirir. Sosyo kültürel değişimle ortaya çıkan yalnızlaşma, kendi komplekslerimizi tatmin ederken çocuğu şımartık, gerçeklerden kopuk yetişmesi ve bunun farkında bile olmamak. Telefonla ilgilendiği kadar çocuklarıyla ilgilenmeyen aileler, çocuklarını sakinleştirmek için telefon, bilgisayar verilip git oyna diyen aileler.

Doğa sistemler bütünüdür, doğadaki her canlı kendi varoluşunu bilir ve gereğini yapar. Ama biz insanlar bir türlü varoluşun uzun amacını bulamıyoruz, bulsak bile uygun davranışlar sergileyemiyoruz.

Çocukların ve bizim suçumuz olmadığını anladığımızda çocuklarımızın sürekli yenilenen teknoloji ile büyümelerine kızıyoruz. Kafamızdaki çağ ve yaşadığımız çağın gerekleri ile kendin olmayı başaramadığımızda, annesini anneannesinin eğitmediği ve kendisini yok saydığında saygısız olup, özsaygı yokluğuna takılır insan. Çocuklar yanlış yapmıyor çağın getirdikleri ile baş etmeye çalışıyorlar, aslında çok şey görmüş duyarlı ve hassas çocuklar. Çocuklara kızmak yanlış tek taşla kazanılmaz çünkü yine iyi idare ediyorlar ülkemizin şartlarında.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056468-yeni-nesil-depresif-mi

Çin Nasıl Süper Güç Oldu?


Bir emperyalist gider bir diğeri gelir, devletler arası ilişkilerde romantizm olmaz. Ezilen bağırır çağırır, ağlar sızlar güçlenince ezen o olur. Olmazsa doğa boşluk kaldırmaz bir başkası onu alt eder. Tabi ezmenin ölçüsü ve yöntemi farklı olabilir bu da ayrıca tartışılır.

ABD, Çin, Rusya süper güç grubundadır, Hindistan bu yönde önemli bir yol almış durumda (dünyada yaşayan dört kişiden birinin Hintli), Almanya askeri gücünü eklediği anda süper güç olabilecek kapasitededir ekonomik gücü ve eğitimli halkı bunu bir kaç yılda yapabilir. Araplarda petrol ve para var ama Araplar süper devlet değil de sömürge devlet olurlar. Süper güçten kast askeri, ekonomik, siyasi güç olarak dünyanın başat güçleri arasında olmaktır.

Geriden gelenler kopya ürünlerle başlar, kısa zamanda da özgün ürünler üretirler. Alınan kalkınma planları, ucuz iş gücü ve kopyalayarak kendini geliştirme bunu sağlar. Bilgi iki şekilde elde edilir, çalışır icat eder, kendini geliştirir yada Çin gibi kopyalama bilgi birikimini sağlayıp doğru adımlar ile marka çıkartıp ihraç edersin.

Dünyada çıkan nadir elementlerin yüzde doksanı Çin'in elinde. Cep telefonları, uydu, uzay sistemleri ve elektronik teknolojinin tamamının ham maddesi bu nadir elementler topluluğudur. Dünyada sermaye ne tarafa kayarsa güç oradadır. Aslında Çin'in şu an dünyaya verdiği hiçbir bilgi yok, ucuz iş gücü ve köle işçi kavramları ile sekülerizmin (dini, ruhani meselelerden ziyade dünya hayatına odaklanılması yönündeki hareket) dibine vurmuş bir ülke görünümünde.

Çin'in on beş dolara çalışan milyonlarca robotlaşmış insanı mevcut. Eğer tüm dünyada düşünülen bu yöntemi uygulamada sabit kalsaydı şu andaki gücüne erişemezdi. Gurbetçilerimiz Avrupa'daki sermaye birikimini ve işveren olmalarını benzer yolla sağlamışlardır. Sadece kuru ekmek yiyerek en kötü işleri yapmışlar kazançlarını biriktirmişlerdir. Ve gün gelir o ezilen köle denilen insanlar zengin olurlar. 35 yıl önce Çin'in kişi başına düşen milli geliri 300 dolar, bizimki 2000 dolardı. Çin o yıllardan bu yıllara her yıl yüzde on dört büyüyerek geldi bu bizim ortalamamızın üç katı. Şimdi Çin'de sermaye sınıfı da oluşuyor. Amerika nüfusunun yüzde yirmisi okuma yazma bilmiyor ama süper devlet. Gücün yoksa sözün geçmez.

Emperyalist ülkelerin, yıllarca katlettiği, ezdiği Çin, Mao gibi bir devrimci liderin öncülüğünde ayağa kalkmıştır. Geleneklerine bağlı kalarak, serbest küresel ekonomiyi harmanlayarak, ipleri elden bırakmadan, yolsuzluk ve uyuşturucu ile mücadele ederek refahı hızla tabana yaymıştır. Bir buçuk milyar nüfusu ile böyle bir ülkeyi idare etmek hiç kolay değil ve bunu bizim yarımız kadar bakanlık ile yapıyorlar.

Bizim isteğimiz Türkiye'nin güçlü bir devlet olmasıdır. Süperlerin anlaşmazlığı Türkiye'nin yararınadır.

HÜLYA ÇAKICI

17 Kasım 2017 Cuma

İnsanlar Neden Paraya Fazla Değer Verir?


Para güçtür, hayatta kalma çabasıdır. Kapitalist sistem insanları paraya empoze eder, ihtiyacı olmayan şeylere ihtiyaçları varmışçasına beyinlere kazır, fakir hissetmemizi sağlar ve bunu da televizyon, internet, günlük olaylar, söylemler, reklamlarla çok rahat bir şekilde başarır.

Paranın hükümdar olması ile devletlerinde bu hükümdarlığı korumaya çalıştığını bununla beraber devletlerin insanların protestolarını bastırmak için güvenlik güçlerini arttırdığını, protesto eden insanların öfkesinin doğru olduğunu ama bu doğru öfkelerini yanlış yerlere doğru yönlendirdiklerine şahit oluruz.

Günümüzde her şey para üzerine kurulu, parasız nefes bile alınmıyor, peki bu durumda neye değer verilebilir ki, sadece paranın sözü geçen, parayı amaç haline dönüştüren kapitalist düzen içinde. Eskiden önemli olan paylaşmakken yeni dünya düzeninde para amaç haline gelmiş ve insani değerlerin yerini almış durumda. Bizi buna ihtiyaç durumuna getiren kapitalist bir dünyada yaşamanın tek şartının neredeyse paraya bağlı olması ve tüketim toplumu olmamız için daha çok kazanmaya, harcamaya yöneltilmemiz sistemin kaçınılmaz doğal sonucu ve en kötüsü bu bir kısır döngü.

Para sayesinde istediğimiz her şeye sahip olabilme potansiyeli, param var alabilirim diyebilmek. İnsanlar parayla yapabildikleri şeyleri seviyorlar, paran varsa herkes sana saygı duyar, seni sever ve mutlu etmek ister. Mecbur bırakılıyoruz para olmadan yaşanamayacak dereceye getirilen düzende parayı baş tacı yapmaya. Günümüzün bütün ihtiyaçlarını karşılayan, olmazsa olmazı olan bir araç oldu para.

Paranın gücü hangi kapıyı açmıyor ki, bir fakirle bir zengin aynı kapıdan girebiliyor mu? Fakirin hayalinin gerçekleşmesi belki karnını doyurması ile sınırlıyken, zenginin hayali daha da yükselip üstün olabilmek olabiliyor. Aslında bizim toplumumuzun sorunu para değil asıl sorun yokluk, insanlar sahip olamadıkları şeylerin delisi oluyorlar. Ne aileden, ne de eğitim kurumlarından doğru düzgün eğitim almıyoruz bunun sonucunda ise sorunlar ortaya çıkıyor, paraya düşkünlük toplumsal bir sorun haline geliyor.

Aslında en güzel yatırım sevgi, mutluluk, huzur, ailedir. Para insanları olmadıkları karakterlere dönüştürüyor. Çocukluk döneminde bu şekilde empoze edilen gençler ileride para tutkunu oluyorlar, en son marka telefon, araba, ev vs. bunlar aslında toplumun dayatması ile oluyor. Başarı para da değil insan olabilmekte, değerlerimizi gelecek nesillere doğru aktarabilmekte, dünyayı yaşanır hale getirip koruyabilmektedir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056339-insanlar-neden-paraya-fazla-deger-verir


15 Kasım 2017 Çarşamba

Hayat tüneli...


Hepimizin iş bulmak için gayret sarf ettiği bulunca da huzursuz olduğu bir süreçteyiz. İnsanların çoğu mutsuz, umutsuz, kaygılı mecburiyet ve yaşam kavgası elini kolunu bağlamış durumda.

Hayatın ne olduğu ile ilgili algılarımızı ortalama sıkıntılara denk gelecek seviyede tutarsak belki hayatımız biraz daha iyi olur.

İş hayatı da insanı çalıştıkça mutlu edebilir ve insanda daha çok çalışma motivasyonu oluşturabilir. Bu da ancak insanın kendisini tanıması ve bu doğrultuda hayatını şekillendirmesi ile gerçekleşebilir.

Hepimizin amacı var, hayattan beklentileri benzer. İyi bir üniversite bitireyim, iyi bir işe gireyim, fırsat olursa yüksek lisans yapayım, araba alayım, evleneyim, ev alayım, çocuk yapayım vs. üç aşağı beş yukarı aynı.

Bazı insanların hayatlarında yapabilecekleri ve gerçekleştirebilecekleri sınırlı, ömürleri boyunca kazanabilecekleri para belli. Emek, stres, yaşadığı maddi, manevi, psikolojik yıpranma da çalışılan yerin rahatı ve huzuru için. Kazandığımız para ise ortalamaya yakın veya ortalamanın altında bir hayat sürmemize ancak yetiyor. Halbuki insanlar risk alabilse, farklı fikirler üretebilse, farklı fırsatları görebilse, fırsatlar yaratabilseler kendi işlerini kurup para kazanabilirler ve zamanlarının çoğunluğu da kendilerine kalır.

Yaş ilerledikçe öncelikler değişiyor. Para kazanmaktan ziyade zamanı insanın istediği gibi harcayabilmesi, zamanını, ömrünü mutlu ve huzurlu geçirmesi, sevdiği ve değer verdiği kişilere daha fazla zaman ayırmak istemesi önem kazanıyor ama çoğumuz bu farkındalığa çok geç ulaşıyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Ekim Devrimi


Rusya'daki Ekim Devrimi biz Türklerin işine yaramıştır. Bu devrim olmasaydı ülkemizin doğu bölgesi ve pek çok yeri şimdi Türk toprağı olmazdı. Çarlık Rusya'sı devam etseydi birinci dünya savaşı Osmanlı'nın sonu olur ve Sevr'den kötü şartları olan bir barış imzalanabilirdi. Bolşevik ihtilali en çok Türklere yaradığı halde bu fikri benimsemedik. Sovyet Rusya 1921'den itibaren Türkiye ile komşuluk ilişkileri sürdürmüş, Büyük Britanya ile gizli antlaşmalar çerçevesinde hareket etmiştir.

Yalta Konferansında Büyük Britanya, ABD ve Sovyet Rusya yaptıkları gizli anlaşmalarla etki alanlarını belirleyip el sıkıştılar ve sonrasında soğuk savaş başladı. Türkiye, ABD ve Büyük Britanya'nın payına düştü. Stalin Türkiye'den toprak talebinde bulunup Gürcistan için Kars, Ardahan, Doğu Karadeniz'i istedi, bu talep üzerine Gürcistan Türkiye korkusundan Moskova, Türkiye ise ABD'nin yanında oldu. Böylece dengeler oluşmaya başlamış, Türkiye soğuk savaşta Amerika'nın müttefiki olunca NATO ve Birleşmiş Milletlere de girmiştir.

Ekim devrimi olmasaydı Sivasa kadar tüm doğu Trakya gidip, İstanbul'da Çarların olabilirdi. Rusya ile 300 yıl savaştık, bizleri Kırımdan, Kafkaslardan ve Balkanlardan sürerek, katlederek çıkardılar. Bir dönem iyi olduk ama sonra yeniden Kars, Ardahan, Iğdır ve boğazları istedi Ruslar. Sovyetlerle aramızın limoni olmasının nedeni bizim Küçük Amerika, onlarında Komünist olması değildi. Biz Cumhuriyet rejimine geçsek bile Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkiydi bu. Yani Rusya hep can düşmanıydı ve öyle de kalacak.

Belki küçük Amerika hayali olmasaydı her şey çok daha farklı olabilir ve belki savaşlarda yaşanmayabilirdi. Ama ister Amerika olsun, ister Rusya her ikiside çok zarar vermiş ve vermeye devam ediyor ülkemize.

HÜLYA ÇAKICI

14 Kasım 2017 Salı

Mutluluk Oyunu Oynuyoruz!


Sana verilen bir yaşam var, iyi yaşarsın kötü yaşarsın bu senin tercihin olur. Belki sadece gerçek sensin ve senin algılarındır, belki bir döngüyedir hizmetimiz. Egomuzdan sıyrıldığımız zaman doğal döngü içinde görevimizi yerine getirmemiz dışında yaptıklarımızın izi kalır o kadar.

Keşke kalp kırılan değil, bükülen bir ey olsaydı o zaman daha kolay olurdu eski haline gelmesi. Fikrimce iyileşmenin temeli bırakmak, eski, çürük, yıpranmış şeyleri attığımızda enerji de yenilenip tazelenecek gibi geliyor. Tabi neyi, ne zaman bırakmamız gerektiğini anladığımız zaman daha da rahat olur, dolayısıyla keşkelerle yaşadığımız hayat yerini neyselere bırakır.

Güçlüklere boyun eğmemek zor olsa da her umutsuzlukta bir umut, her karanlıkta bir aydınlık, her bitişte bir başlangıç vardır. Son nefese kadar umut edebilmeli ve hayallerden vazgeçilmemeli ki hayatımızda çekilir olsun.

Arada yalnız kalarak kendimizle yüzleşmek iyi gelecektir. Kalabalıklar kaçıştır ama yalnızlık başlı başına bir yüzleşmedir. Kaçtığın düşünceler, kendinden gizlediğin gerçekler ve inkar ettiğin her şey zihninde yalnızken daha rahat canlanır. Bir hastalığı tedavi etmek istiyorsan önce o hastalığı teşhis etmelisin, teşhisi koyduktan sonra tedavi yöntemi bulunur, ama işin en zor kısmı teşhistir, yalnızlık dikkatli kullanıldığında çok iyi bir tedavi yöntemidir.

Bize bencil olmanın, kendimizi düşünmenin yanlış ve hoş karşılanmadığı öğretildi. Belki de bunu bizler yanlış anladık, anlamaya da devam ediyoruz. Bazı durumlarda ben bir benlik olarak algılanmalı bencillik olarak değil.

Kendini sevmeye başladığın zaman algılar da değişir. Hayat daha güzel ve sevilmeye değer görünür gözüne, başka bir boyuttan bakarsın dünyaya. Önce kendine saygı duyup sev ki, yıkılmadan güçlü olabilesin, zaman zaman ruh halimiz buna müsait olmasada yine de hayat çok güzel.

Yaşanacak çok şey var, günlük hayatın koşturmasından biraz uzaklaşıp seyre dalmak lazım. Yaşamak güzel yaşayarak yaşamak daha da güzel.

HÜLYA ÇAKICI

Bir İnsanı Tanımanın En İyi Yolu


Birini tanımak istiyorsak öncelikle parayla olan ilişkisine, kendinden üst mevkide bulunanlar ile ilişkisine ve kendinden vasıf olarak altta olan insanlara davranış şekline bakılmalı.

Bir insanı tanımanın en iyi yollarından birisi de herkes tarafından sevilip sevilmediğidir, herkes tarafından sevilen bir insan yeterince dürüst ve açık sözlü değildir. Belki bir gün işime yarar diye veya tepki görmekten korktuğu için böyle davranıyor, yeri geldiğinde tepkisini dile getiremiyordur.

Bir insanı tanımanın yollarından birisi de beraber yalnız kalınacak bir durum oluşturmak, tatile, seyahate çıkmaktır. Arkadaş, sevgili her kim olursa olsun en zor ve stresli anlarda, zorda kalınan durumlarda nasıl tepki verdiği görülür. Zorluklara, aksiliklere karşı çözüm üretebilme becerisi gözlenir. Otomobiller düz ve güzel yolda birbirine benzerler, yağış ve yol kalitesi düştükçe, virajlar ve rampalar başlayınca otomobiller gibi insanlarda gerçek yüzlerini gösterirler. İyiyken herkes iyidir, kötüyken de aynı kişiyse o zaman problem zaten yoktur.

Çıkarların çatışması diğer bir tanıma yolu, menfaat bitince muhabbette bitermiş, terkedilmek de insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarır, mutluluk, aşk, arkadaşlık, sevgi hepsi birer maske ve maskeler düştüğünde ortaya çıkan yeni yüzler. Bu

Bir insanı tanımanın diğer bir yolu da kavga anıdır bütün çirkefliği ile karşında olur. Ama şu da bir gerçektir ki kötü zamanlarda insanlar başka tepki, iyi zamanlarda başka tepki verirler.

Bir insanı tanımak için yıllar gerekir, iyi ve kötü insan yoktur. İnsanların içinde iyilik ve kötülük hep vardır, duruma göre ortaya çıkarırlar. Sonuç insanlar kötü tanımayın...

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056210-bir-insani-tanimanin-en-iyi-yolu

Döviz Kurlarındaki İniş Çıkışlar


80 milyon nüfus, yüzde sekseni şehir ve kasabalarda yaşıyor. Saman bile ithal edilirse, çiftçilik ve hayvancılık bittiyse ilk önce gıda enflasyonu başlar. Tüketmeye devam ederek karşılanamayan ürünlerin ithalat hacminin artışı ile kurun artmasına katkıda bulunulur. Betona yatırım yapmaktan kurtulamayan ülke ekonomisinde dış pazara yönelik üretim yapamıyorsan ve ihracatta sınıfta kalıyorsan kurun artmasına daha da katkıda bulunursun. Böylece AR-GE araştırmalarından habersiz ülke ekonomisi de sınıfta kalır.

Ekonomisi dışa bağımlı olan, her ihtiyacını dışarıdan alan bir ülkeyle güç sahibi ülkeler istedikleri zaman oynarlar. Önce üretmeyi bileceksiniz ki paranız güçlü olsun. Üretime yönelik yatırım yok, doların piyasalarda bol olduğu zamanlarda aklımız, fikrimiz inşaat, rant, arabaydı, üretmeden bol keseden tüketimin sonuçları bunlar. ABD, dolarını piyasalardan yeni fed başkanıyla geri çekecek keşke parayı zamanında lüks yerine üretime yönelik yatırımlara harcamayı düşünebilseydik.

Şu an piyasadaki büyük yatırımcılar dolardaki iniş çıkışlardan para kazanıyorlar. Doları önce düşürtüyor sonra dolar almaya yükleniyor, bir gecede servetlerine servet katıyorlar. Dolar, Euro, Sterlinin son yıllarda bu kadar artması ülkemizin dış ülkelerdeki yatırımcıların eline bağlı kalması, ülkenin hiç üretim yapmadan vergi gelirleriyle devam etmesi, ithalatın ve özelleştirmelerin hızla çoğalması çalkalanmaların en büyük etkeni. Eskiden üretim toplumuyken şimdi tüketim toplumuna döndük. Yediğimiz ürünlerin neredeyse yüzde doksanına yakınını ithal ediyoruz, böyle devam edilirse bir yerde ekonomi patlar fikrimce. Ve fabrika ve üretimi olmayan ülkelerin işsizlik rakamları rekor düzeylerdedir her zaman.

Atatürk ilkelerine bağlı olunduğu zamanlarda Türkiye kendi kendini ürettiği her türlü gıda maddeleri ile besleyebilecek dünya çapında yedi ülkeden birisi idi. Para sanayiye, tarıma, üretime değilde taşa, toprağa yatırılmaya teşvik edilirse sonuç böyle olur.

HÜLYA ÇAKICI

11 Kasım 2017 Cumartesi

Kendine İnanmak


Kim olduğumuzun, ne yaptığımızın bir önemi yok aslında, ne yapıyorsak en iyisini yapmak, çevremize güzellik ve mutluluk katmak amaç olmalı. Yan yana tezgahı olan bir çok çiçekçiden biri farklıdır çiçekleri düzenli, kendisi güler yüzlü ve kibardır sırada bir çok insan onu bekler. Nedeni bellidir insana saygı, kendine saygı, yaptığı işe saygı. Kendine inancı sayesinde başarı elde eden her insanın mutlaka ürettiği bir ürün vardır. Bu ürün bilgi de olabilir, nesne de.

Her şeye rağmen küçük bir kıvılcımı yakmayı başarabilecek, umudu olacak, tüm zorluklara rağmen düştüğü yerden kalkmayı bilecek, başarısız olduğu zamanlarda bile başarılı olduğu günlerin empatisini yaparak yeniden taşları üst üste koymayı düşünecek ve ne olursa olsun daha iyi olacak diyerek yola koyulacak insan kendine inanan insandır fikrimce. İnsan isterse, inanırsa başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Değişim kendimize inanmaktan, yüzleşmekten, tanımaktan başlar. Korkmadan istemek, düşsende kalkmayı bilmek gerekir. En büyük yolculuklar küçük bir adımla başlar çünkü.

Thomas Alva Edison okulda alay edilen bir çocukmuş.
Albert Einstain tezleri, icatları çoğu kez reddedilmiş.
Abraham Lincoln Amerika'da büyük bir direnişe baş kaldırarak ilk kez ırk ayrımına ve köle düzenine son veren lider olmuş.
Steven Hawking başarı adına muazzam bir film ve daha dahası...
Piri Reis, Pir Sultan Abdal, Şems-i Tebrizi, Mimar Sinan, Aşık Veysel Şatıroğlu vs. gibi insanların hayatları, yaşanmışlıkları araştırılıp okunduğunda başarı, sabır, mücadele adına birer pusuladırlar. Başarılı insanların hayatlarını anlayabilmek için kendi yargılarımızı ve değerlerimizi rafa kaldırıp tarafsız baktığımızda kendi adımıza nerelerde hata yaptığımızı fark edebiliriz. Yöntemleri uygulamak ve görmek için bakış açımızı bazen değiştirmek gerekir.

Kendine inanmak deli veya cahil cesareti değil, tam tersine büyük bir farkındalıkla gerçekleri gözleyebilmek, boş durmak yerine kendini geliştirmek, eksiklerini giderebilmek yani yaşama her zaman uyanık bir biçimde katılmak üzere dinamik olmaktır, bu durum canlılık ve pozitivizmi ortaya çıkarır.

Entellektüel zeka dediğimiz IQ son derece gerekli ve yararlıdır. EQ dediğimiz duygusal zekada bir o kadar önemlidir. İç sesimizin her dediğini yapamayız ama o sesi dinleyip akıl süzgecimizden geçirerek faydalı mı, zararlı mı olduğuna karar verip, zararlı olanları formatlayıp değiştirebiliriz. İçe yolculuk işitilmeyenleri işitmek, görünmeyenleri görmek, bilinmeyenleri bilmektir, perdenin arkasındakileri işitmek, görmek, bilmek içindir bunu başarmak ise en zorudur.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056069-kendine-inanmak-

9 Kasım 2017 Perşembe

13 neden insanoğlunun uğursuz rakamıdır?


Tapınak şövalyelerin kalıntılarından bugünkü İsviçre oluşmuştur. 1307'den önce köylü olan bu toplum bir anda ticarette özellikle bankacılıkta ve askeriye de (papalığa özel askeri birlik vermektedir) çok usta olmuşlardır. Bayraklarında bile tapınak şövalyelerinin nişaneleri vardır. Ayrıca İsviçre bankacılık sistemi dünyanın en gizli ve kapalı sistemidir.

Bir diğer neden; Meksika'daki Theotihuacan Palenk Mabedi Piramidi'nin duvarına kazınmış bir yazıda Mu'nun batışı şöyle anlatılıyormuş;
"6 Kaan yılı Zak ayı II Maluk günü başlayan korkunç yer sarsıntısı, 13 Şuen'e kadar devam etti. Mu kıtası felakete kurban gitti. Mu ülkesi iki kere kalktıktan sonra bir gece çöktü, üstünü sular kapladı. Toprak bir kaç defa havaya kalktı ve oturdu. Felaket 64 Milyon insanın ölümüne sebep oldu." Mu, Zak ayının 13. Cuma günü batmıştı o günden sonra "13" insanoğlunun uğursuz rakamı oldu...

İsa peygamber çarmıha gerilir havarileri ile beraber 13 kişidirler ve bu günde cumaya denk gelmiştir, uğursuz sayılmasının nedenlerinden biri bu olarak gösterilir.

1435 yan yana toplayın yada 571 yan yana toplarsanız 13 olur diyenlerde var. Bunun da nedenlerden birisi olduğu söyleniyor.


Aspendos tiyatrosu ve su kemerinin yapılışı

Aspendos kralının kızı Belkıs, güzelliği ile ün salmıştır. Kolonilerin zenginleri, savaşçıları, önde gelenleri Belkıs ile evlenmek istemektedir. Bunun üzerine şehrine ve sanata düşkünlüğü ile bilinen kral, Aspendos için en yararlı eseri yapacak olan kişiye kızını vereceğini açıklamıştır. Bunun üzerine birçok filozof,  heykeltraşlar, şairler, tüccarlar vs kendi disiplinlerinde fikirler, projeler geliştirmeye başlamıştır. Bu çalışmalarla beraber şehir adeta bir sanat ve proje şehrine dönmüştür.

Kral, çıkan eserleri bizzat kendisi incelemiş ve aralarından hem görünüm hem de kentin su ihtiyacını giderdiği için işlevsellik açısından su kemerlerini ve onu yapan mimarı seçmiştir. Daha sonra tiyatroyu bir kez daha ziyaret eden ve bu ziyaretinde tiyatronun akustiğine şahit olan kral, kararını değiştirerek kızı Belkıs’ı tiyatronun mimarı Xenon’a vermiştir. 


Aspendos tiyatrosu günümüzde, tarih boyunca en iyi korunmuş Roma dönemi tiyatrosu olarak bilinmektedir.

Ne Çok Ayrılıklar Yaşadık...


Önce ilk okulda başladı ayrılıklar.
En sevdiğimiz arkadaşlarımızdan ayrıldık.
Sonra biraz serpildik ve hayatımız boyunca özlemini yaşayacağımız çocukluğumuzdan ayrıldık.
Ne sevdalardan ayrıldık kimisini hala hiç kimseye söyleyemediğimiz.
Anne baba evinden ayrıldık, onca anıyı, huzuru hayatımızda birdaha asla bulamayacağımız ve yaşayamayacağımız tadının damağımızda kaldığı günlerimizden ayrıldık.
Uykularımızdan bile ayrıldık biz aslında, başımızı yastığa koyar koymaz uyuduğumuz uykularımızdan.
Gençliğimizden ayrıldık, kıymetini bilemediğimiz gençliğimizden.
Hayat öyle zor sınavlardan geçirdiki bizi, sevdiklerimizden ayrıldık hemde birdaha hiç görmemek üzere göçüp gittiler bu dünyadan bizi bırakıp.
Bazende hastalıkta ve sağlıkta bir ömür beraber olacağız diye yemin ettiğimiz insanlardan ayrıldık.
Ne çok ayrılıklar yaşadık ağzı, dili, sözü olmayan.
Ama biz yaşadıkça yakamızı bırakmayan...

HÜLYA ÇAKICI


Nasıl Bir Kadın Mı...

Akıllı kadın değil deli bir kadın tercih etmeli..
Çünkü; içi dışı birdir, yalanla dolanla işi olmaz. Her şeyi apaçık söyler.
Gizlemesini de iyi bilir.
Mesela, acısını hiç belli etmez, kimseye kendisini acındırmaz, adam gibi güçlüdür, adam gibi sevmesini bilir deli kadın.
Akşam bir yere mi gidecek baktı ruju mu bitmiş hiç aldırış etmez, ben böyle de güzelim der, kendini beğenme değildir bu kendine güvenmedir.
Deli kadın böyledir işte, kendini düşündüğü kadar da karşısındakini düşünür. Asla kin tutmaz, sadece sevdiğinin elinden tutar. Hiç bırakmamacasına.
Öyle büyük sever ki, öyle değer verir ki, bu cesaretinden dolayı arkadaş çevresi ;”ne yapıyorsun sen böyle, deli misin ?” derler.
Yeri gelir adam gibi adam olurlar, sevgileriyle erkeğin aklını alırlar, işte böyledirler.
Arkasına bakmaz, geçmişiyle pişman olmazlar.
İleride pişman olacağı şeyi de asla yapmazlar.
Yeri gelir bir gece vakti yolda yalnız başına yürürler, namus bekçilerine asla gerek duymazlar, kendisini korumasını bilirler.
Aşk’ı arkadaşlığı ayırt edebilirler.
Asla duygularından emin olmadan kimseye umut vermez, “umut” verdiği insana da “unut” demez onlar.
Yeri gelir öyle bir topuklu ayakkabı giyer ki yürümek mucizedir.
Ama mucizenin adıdır, onlar.
Bir erkeği ayakkabı gibi severler.
Her ne kadar da ayağını arkadan vursa, kendisine acı verse, hoşuna gitti mi, sevdi mi o ayakkabıyı tüm acıyı kenara atarlar.
Yalansız, cesur ve biraz da mert.
Asla tahammülleri yoktur.
İçi dışı bir oldukları için bazen yanlış anlaşılsalar da, hiç takmazlar.
Çünkü zamanla kaybetmekten aldıkları cesaretle cesur olmuşlardır öyle kadınlar.

HÜLYA ÇAKICI


Bazı insanlar...

Bazı insanlar gelince, bazı insanlar gidince güzel.
Kimse hayatınızdan gitmesin diye uğraşmayın.
Çünkü, nasıl gitmek isteyen bir bahane buluyorsa.
Yanınızda olmak isteyen de bunun bir yolunu mutlaka bulacaktır.
Sandım ki,
Ben iyiysem herkes iyi, ben üzmezsem kimse üzmez.
Ama, öyle değilmiş...
İnsan kıymet bilenin yanında kıymetli,
İyilikten anlayanın yanında iyiymiş.
Kırıla kırıla öğrendi kalbim.
Şimdi kimseye güvenim yok.

HÜLYA ÇAKICI

Atatürk Olmakta Zor!


Nasıl bir deha, nasıl bir zeka, nasıl bir karakter, nasıl bir insan devamlı şaşırtmaya, hayranlık duymaya mecbur bırakıyor. Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamak idrak meselesidir, kıt akıllara sığmaz. Devrimlerinin mahiyetini anlamak için ne ömür yeter, ne de içinde bulunduğumuz yaşantının rahatlığı anlamamızı sağlar. Atatürk bir aydınlanışın vücuda getirilmiş halidir, yeniden dirilişin yaratıcısıdır ve ebedi bir ışığın asla yitmeyecek olan kaynağıdır.

Dünyada nereye giderseniz gidin Atatürk'ü modern Türkiye'nin kurucusu olarak tanırlar, yüz yılın lideri ve bizim karakterimizdir.

Yabancıların bilim adamları, liderleri, beyni çalışan insanları büyük liderlere değer verip saygıda bulunurlar. Bizde daha iki kitap okumamış kişiler dünya lideri sıfatlarıyla dünya literatürlerine girmiş bir insanı kendince eleştirme hakkı bulur. 57 yıllık yaşama 11 savaş, 24 madalya, 7 nişan, 13 kitap, 1 ülke sığdır ve kendi ülkende eleştiril Atatürk olmakta zor.

Osmanlı'da padişah, hanedan ve halk Sevr'e teslim olmuşken bu süreci takip eden, okuyan, araştıran ve kurtuluş reçetesi üzerinde çalışan idealist insanlarda vardı. Bunlardan biriside Mustafa Kemal Atatürk idi. Yenilgiye uğramış bir ulusun destanını yazma yolunu açtı. Büyüklüğü burada milletine inanan ve onların ilerlemesi için ömründen eksilen her dakikayı feda edebilen bir insan. Bu yüzden Atatürk gönüllerde yaşıyor. Ona ve diğer vatan evlatlarına minnettarız. Vefatının üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala güncel bir biçimde ufuk açıyor.

Mustafa Kemal Atatürk'ün engellere rağmen kendine olan inancı ne kadar güçlüymüş ki, çürümüş bir imparatorluktan bir ulus yarattı. Bugün güçlü kişiliğini, yaptıklarını irdelemeye, üzerinde düşünmeye ve anlatmaya daha fazla ihtiyaç olduğu bir dönemdeyiz. Bilimin çeşitli dallarında büyük uğraşlar veren horlandıkları, eziyet çektikleri halde kendilerine olan inançlarını yitirmeyen Giardano Bruno, Roger Bacon, Hypatia, Lavoisier ve diğerleri kendilerine inanmasalardı ve vazgeçselerdi bugün insanlık nelerden mahrum olacak, eksik kalacaktı.

Atatürk kendine inandı güvendi, hayal etti, üretti. Tüm bunları kendine saygı ve topluma duyduğu saygı ile yaptı. Küçüklüğünden itibaren yılmadı sürekli savaştı ve sonunda başardı. Bütün liderlerin ortak özelliğidir inan ve güven. İnanç güven olumlu düşünme sabır en önemlisi vazgeçmemek ama asla vazgeçmemek.

HÜLYA ÇAKICI

8 Kasım 2017 Çarşamba

Sistemin Kendisi En Büyük Oyun


Gelecek nelere gebedir bilmiyoruz, hayatın altının üstünden daha iyi olup olmadığını da bilmiyoruz.

Sürekli değişime uğrayan bir sistemde depremlerin oluşması, doğanın şekillenmesi, iklimlerin ısınıp soğuması ile sadece dünyamız değil evrende değişime uğruyor. Biz insanlarda bu değişimin içinde gel git olayları gibi çalkalanıyoruz bir ileri, bir geri. Ama doğa insanların tersine çok akıllı, gerektiğinde neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyor. Cennet dediğimiz insanca yaşanan bir dünya olmalı. İnsana fazla iyi değeri yüklüyoruz aslında kötülüğün tek kaynağıdır insan ve evrime yapılmış en büyük tehdittir.

Düşünmeden uzaklaştırılmış toplumların işlediği suçlar, bu suçları işleyen yapılar nasıl oluştu önce bunların üzerinde durulmalı. Kimsenin istemeyeceği türden, hangi dine mensup olursa olsun doymak bilmez hırslarıyla insanlara dehşet saçan, savunmasız insanlara saldıranlar. Günümüzde savaşların masumları savaşıp hayatını kaybeden taraf, suçluları ise savaşı başlatıp kazanan taraftır. Bu kazanım ölen insanlar üzerinden elde edilen haksız bir kazanımdır.

Dünyanın her yerinde küçük insanların gölgeleri büyük görünür ve kara bulutlar gibi her yeri kaplarlar. Dünyaya, insanlara yararlı olacak insani düşüncelerde olanlar ise dört duvar içinde hapsolmuş ve yapabilecek şeyleri kalmamış durumdadırlar.

Bazı ülkelerde adalet örümcek ağına benzer büyükler bozar geçer, küçükler bu ağa takılırlar. Pandora’nın kutusu açıldığında eğrisiyle, doğrusuyla her şey ortaya dökülecektir. Mızrak çuvala sığmaz, doğrunun gücü er veya geç ortaya çıkacaktır, önemli olan arada kaybolmamak ağlamadan, dövünmeden gerçekleri kabul edip çözüm üretmektir. Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış. Yalan zeka, dürüstlük cesaret ister, zekan yetmiyorsa yalan söylemeye cesaretini kullan dürüst olmayı dene, çünkü yalanlar gerçekleri sadece oyalar yok edemez.

HÜLYA ÇAKICI

3 Kasım 2017 Cuma

Einstein Mutlu Bir İnsan Mıydı?


Einstein büyük bir bilim adamıydı ve yaptığı bilimsel çalışmalarla yeni bir çığır açtı. Bunlar inkar edilemez bunun yanında savaş karşıtlığı, toplumsal sorunlara duyarsız kalmaması da takdire şayandır.

Mutluluk formülleri yazan Einstein mutlu bir insan mıydı diye düşünmekten kendini alamıyor insan.

Rivayete göre Einstein'da aile erdemi yoktur. Bilim tarihçileri Einstein'ın kendi çocuklarına hiç sahip çıkmadığını söylerler. Einstein'ın ilk evliliği kuzeniyle olmuştur ve eşini defalarca aldattığı bilinir. Amerika'ya göç ettikten sonrada karısını ve çocuklarını arayıp sormamış, sahip çıkmamıştır. Amerika'da tekrar evlenir, bu evliliğinden çocuğu olmaz. Yeni eşini de sürekli aldattığı bilinir. Eşi bu duruma isyan ettiğinde ise yaptığı tek şey eşini umursamamak olmuştur. Bu olaylar Einstein'ın yakın arkadaşları ve çevresi tarafından anlatılan, belgelenen olaylardır. Sonuç Einstein büyük bir bilim adamı ve düşünürdü ama kusursuz değildi, aynı bizler gibi.

Einstein kimsenin sormadığı soruları sorduğu, profesyonel yaşamında da sorular sormaya ve çözmeye devam ettiği için itibar kazanmıştır. Einstein'ın düşüncelerinden birisi insanın gündelik hayatının belirsizliği ile acılarını aşabileceği yönünde idi. Ona göre doğanın yasalarını kavrayarak insan yaşamının kısa süreli uğraşlarına göre dünyanın çok daha kalıcı ve güzel olan yönüyle bağ kurabilirdiniz.

Sonsuz kainat içerisinde kesin kalıplaşmış dogma ifadelerden oluşan varsayım ve iddialar baştan geçersizdir. Bilim sorgular, hür düşünce ortamı sunar, bu sayede de gerçeğe biraz daha yaklaşılır. Fikrimce insanoğlunun keşifleri önce hayal etmek sonra akıl yoluyla yoğun bir düşünme süreci sonrası ortaya çıkmaktadır.

HÜLYA ÇAKICI

Aşkta Sorgulanmalı...


Aşkta sorgulanmalı. Sorgusuz, sualsiz hiçbir şey kalmamalı, insana dair ne varsa kurcalanmalı. Olduğu şekliyle kabul edilen her şey zamanla kısır bir döngüye dönüşür çünkü.

Aşkta değişen zaman ve koşullarla değişti, bu değişimin olması da kaçınılmazdı. Geçmişten günümüze yansıyan büyük aşklar Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi geçerliliğini yitirdi ve teknolojik aşklar devreye girdi, her şey değişirken aşkın değişmesi de normalleşti. Aşk eskiden yoktan var ederken şimdilerde vardan yok ediyor, eskiden iyileştirip şifalandırırken şimdi hasta ediyor, eskiden ruhu olgunlaştırıp geliştirirken, şimdilerde egoyu arttırıyor. Teknolojiyle her şeyin olduğu gibi aşkında kimyası bozulup bir yarışa, bir metaya dönüştürüldü. Aşk zamana uyayım derken içini boşalttı kabuk oldu. Bunu bizler yaptık, aşkı kendi iç çatışmalarımıza kurban ettik.

Yalnızca kalbimizi dinleyip aşkın sandalına atlamamalıyız. Atlarken aklımızın sesini aşmayı unutmamalı ve bu dengeyi oluşturmalıyız. İlk duyguların yoğunluğuyla eskilerin aşkın gözü kördür dediği gibi hiçbir gerçek görülmez, ancak mantık duygulara baskın gelmeye başladıktan sonra gözler açılır ve gerçekler görülmeye başlanır. Bu aradada zaman geçmiş yıpranan yıpranmıştır. Karşılıklı denge olmadan aşkta olmaz.

Aşk başa gelince akıl seyahate çıkarmış. Aşıkken mantıklı düşünüp doğru kararlar alabilenler var mıdır bilemiyorum. İki bilinmeyenli denklem gibi daha çözen olmamış bu yüzden sadece yaşanmalı her yönüyle hayatın gerçeği bu.

Çoğu zaman aklımızla duygularımızı yönetememek duygu yoğunluğuna hapsolmuş özlemlerimizin yanılgılarıdır. Aklımızın, mantığımızın sesini susturmadan aşık olamayız. İyi iki insanın uyumlu aşkları da bitebilir ki, doğanın kanunudur değişim, dönüşüm. Önemli olan kendimizi fazla yaralamamaktır. İki kişiyle başlayan genelde sonu olan bir maceradır aşk, yanan bir volkan sonrada küldür.

Bir şeye duyulan korku onu gerçek kılar, yok olduğunu düşünüp korkmamak ise güçlü ve yenilmez yapar. Düşünürken zor denilen şeyler yaşarken kolayca yaşanıp bir kılıf dikiliyor ve insanoğlu yaşadıkça her şeye alışıp hissizleşiyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1055838-ask-da-sorgulanmali

2 Kasım 2017 Perşembe

Kütüphanelerin Niçin Gözyaşı Dolu?


“America why are your libraries full of tears?” yani Amerika niçin kütüphanelerin gözyaşı dolu? (Ginsberg)

Japonya'ya atom bombalarının atılmasının en önemli nedeni ABD'nin Japon adaları işgali sırasında verdiği ağır insan kayıplarını önlemek istemesidir. Okinawa seferberliği bunun bir örneğidir. Bombalar sayesinde Japonya, Tokyo başta olmak üzere önemli şehirlerin hedef alınmaması için kayıtsız şartsız teslim olmuştur.

Coğrafi olarak bombanın atıldığı yer olan Nagazaki ve Hiroshima’yı çevreleyen dağları dikkate alarak patlama sonrası insan kaybı maksimum olacak şekilde inceden inceye hesaplanmıştır. Enola Gay isimli uçak bombayı sadece bir km ileriye atsa aradaki tepeler yüzünden blastin gücü azalım göstererek kayıpların üçte bir azalacağını hesaplıyorlar ve bilinçli olarak ölçüp, biçip karar veriyorlar.

İlk bomba sabah çocuklarını okula hazırlayan annelerin evde olduğu saatte atılıyor. Adada o saatte hiç asker yok resmen sivil katliamı yapılıyor. Aynı şey ikinci dünya savaşında Almanya'da yaşanıyor. Alman ordusu teslim oluyor, altıncı ordu Stalin'e teslim oluyor artık şehirlerde askerler yoktur ama kurtarıcı () olarak gelen Amerika bütün şehirleri günlerce bombalar asker olmadığını bildiği halde.

ABD savaşı kazanmak değil karşı tarafı esir almak istiyordu. Aynı politikayı Almanlara karşı da güttüler. Teslim değil kayıtsız şartsız teslim isteniyordu. Arada büyük fark var. Teslim olmayı kabul edebilirsiniz ama karşı taraf ne isterse istesin yapacağım demek ayrı bir olaydır. Karşı tarafın direncinin uzamasının nedenlerinden biri budur. Bunu yapmak için yüz binlerce masum insanı öldürmekse bir insanlık suçudur.

Birinci dünya savaşı sonrasındaki Versay Anlaşmasına göre Almanya'nın silahlanması yasaktı. 1930'larda nasıl tekrar silahlandı, kimler buna göz yumup destekleyerek finanse etti? İngiltere ve ABD. Sonradan bu iki devletin Almanya'ya savaş açmış olması bir şeyi değiştirmez. Öncelikle Almanların Sovyetleri yenmesini beklediler daha sonrada Hitler'in işini bitirecek böylece hem Sovyetlerden, hem de Hitler'den kurtulmuş olacaklar ve dünyayı iki güç olarak yöneteceklerdi. Sovyetler yenilmedi hesaplar bozuldu ve bu iki güç savaşa aktif olarak dahil oldu. Amaç Hitler'e karşı savaş değildi, amaç Sovyetlerin Avrupayı tek başına ele geçirmesini engellemek ve paylaşımda yer almaktı. Churchill bir Hitler hayranıydı bunu kendisi henüz İngiltere başbakanı değilken bizzat söylemiştir. Ülke içinde komünistlere karşı, ülke dışında Sovyetlere karşı düşman bir Hitler'i seviyorlardı. Dolayısıyla toplama kamplarından da sorumludur bu iki ülke.

İnsanlık tarihinde ibret olsun diye yenenler yenilenlere bedel ödetir. Tüm savaşlarda ne yazık ki bu böyledir. Kazananların uygar toplum olması bu kuralı değiştirmiyor. Amerika'nın Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da yaptıklarını gördük. Bunların tekrar etmemesi için ne yapılabilir diye düşünmek gerekir. Yoksa yakında Kuzey Kore nükleer bombalarla dümdüz edilip milyonlarca insan ölecek sonrasında ise Amerika'ya bomba atacaklardı diye bu durumu haklı göstermeye çalışacağız.

HÜLYA ÇAKICI

1 Kasım 2017 Çarşamba

Başarı Mı? Mutluluk Mu?


Kansere tedavi bulmak bir başarıdır, dünyanın gidişatını değiştirecek bir buluş başarıdır. Üreten, keşfeden, öğrenen, öğreten insan mutlu olur, başarı mutluluk verir. İstediğini başarmışsan, bir hedefin varsa ve ona ulaşmışsan zaten mutlu da olursun. Başarı mutluluğun yanında bir çok seçeneği beraberinde getirir ama mutluluk tek başına yeterli olmaz. Zaten çok fazla mutlu olmana da izin vermezler.

Mutsuzluktan başarı doğar bazen ama başarı mutsuzluk getirmez. Mutlu olmak istiyorsak öncelikle hedef başarı olmalı. Her şeyle mutlu olabiliriz ama her şeyde başarılı olamayız. Yani mutluysam başarmışımdır, başardıysam mutluyumdur.

İnsanın mutluluğunu etkileyen birden çok etmen vardır. Hedeflediklerimizi başardığımız takdirde nasıl bir insan olacağımızı hayal etmek önemlidir. Çalıştığımız iş, emek verdiğimiz ilişkiler bizi olmak istediğimiz insana doğru götürmüyorsa asla mutlu olamayız, bir çok başarılı insanın mutlu olmaması bu sebepledir. Asıl önemli olan sadece hedefe ulaşmak değil, vardığımız yerde kendimizle barışık olmaktır.

İnsanların mutlu olabilmeleri için çeşitli başarılar elde etmesi gerekir. Başarı elde etmenin yoluda zamanını iyi değerlendirerek çalışmaktır. Zamanını iyi değerlendiremeyenler elde etmek istediklerine ulaşamazlar. Her başarı emek, azim ve fedakarlık ister.

Gemi limanda güvendedir ama bunun için yapılmamıştır. Aklının ve gönlünün istediğini senkrona sokup bacaklarına oraya gitmeyi emrederek olup bitenden çıkarttığı sonuçlara bakarak öğretilmiş çaresizliği aşmak şartıyla kendini bir kalıba sıkıştırmak, tutarlılık açısından doğru, sınırlamalar açısından yanlıştır.

Ne yaptığının ve ne yapacağının farkına vararak bir şeylerden ders çıkartarak bu şekilde neyi sevdiğini, neyi bildiğin bilir ve kendini tanır. İnsan labirent gibidir ve bu labirentin de gizli bölümleri vardır. Gerçek şu ki, insanoğlu bu gizli kalan bölümleri keşfedemeden can verecektir.

Soru biter mi? Sorgulama olmadan yaşam ilerler mi? Kurulan hayal uğruna ödenen bedellere bağlıdır biraz da mutluluklar.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1055706-basari-mi-mutluluk-mu

27 Ekim 2017 Cuma

Sanat Bir Tercihtir...


Sanat bir tercihtir, yaşamın akışını belgeleme yoludur. Devri geçtiğinde ihtiyaç duyulmaz çünkü yeni oluşumlar yeni sanat belgelerini yaratır, gerisi bir grubun diğer gruptan farklı olduğunu vurgulama ve kendi klanlarını yaratma çabasıdır.

Kültür, sanat, müzik gibi üst yapı kurumları hayatı yaşanılır hale getirir. Bunlardan uzak durmak ruhu köreltir, toplumsal ilişkilere zarar verir. Edebiyat kelime anlamı ile edep kökeninden gelir, kişi edebiyat çalışırken aynı zamanda ruhunu da terbiye eder.

Yüksek sanat, yüksek insan topluluğu ister. Avamın sanat üretimi de ona göre olur. Hayat şarkıdır, sende şarkını söylersin ama karşındakiler nota yoksunu iseler insanı içten içe öldürürler. Çünkü inceliktir fikir, yaşam ve hayat.

Naif ve zarif olmak olacağım deyince olan bir şey değildir. İçten gelir, genlerde vardır. Kültür ister, eğitim ister, davranıştan çok var oluşta incelik ister o da dışa yansır. Bunu bilerek yapmazsınız, güneşin ışınları gibi ısıtır değdiği yeri, hayat verir, ruh katar, yokluğu dayanılmazdır.

Sanatın mekan ve zamanla köşelenen bir alanı vardır. Bir yönüyle tarihsel, diğer yönüyle evrenseldir. Bir kimlik, bir kültür ve sosyolojik bir sınıf talep eder sanat. Küreselleşmiş, endüstriyelleşmiş hipnoz aracına dönmüş devasa şirketlerin elinde yönetilen temel kültürel tüketim maddeleri yüksek sanatı, klasikleri, ölümsüz eserleri dar bir alana hapseder. Bu sıradan, bunalıma sürükleyen modern hayatta insan ruhunu yükseltecek klasiklere dönüp bakmayı nerede ve ne zaman hatırlayacak ki, artık kültürün yok olduğu bir kasabalı yığınına dönüyor dünya. Bu şartlarda yüksek sanat bir ütopyadır.

HÜLYA ÇAKICI

Gelişim Değişimi Sağlar!


Gelişimsiz değişim olur ama değişimsiz gelişim olmaz. Gelişmek için önce değişmek gerekir, öğrenme isteği eğitimi getirir, eğitim bilgiyi, bilgilendikçe değişimlere açıksındır bu da gelişmeyi sağlar.

Her değişim bir gelişim değildir olumsuzları da vardır ama her gelişim bir değişimdir. Bu nedenle gelişim değişimi sağlar. Günümüzde gelişim sayesinde elimizde bir çok teknoloji imkanı var ama bu süreçte insan beyni de tembelleşmiş durumda. Gelişimimiz yanlış ölçüde ilerliyor savaşlar, kavgalar vs. gibi.

Değişimin olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi olacağı öncelikle saptanmalıdır. Her yönde olabilir ama olumlu yönde değişim olursa gelişimi de beraberinde getirecektir, olumsuz yöndeki değişim ise gelişimi değil gerilemeyi beraberinde getirir.

Değişim gelişimi sağlar ki, değişmenin sınırı yoktur. Olağan her şey zıtlıklar üzerine kuruludur, kaosu yaşamazsak doğruyu, yanlışı anlayamaz dolayısıyla gelişiminde ne demek olduğunu idrak edemeyiz. Değişmenin sonu yok, gelecek ne gösterir bilmiyoruz şu an doğru olan sonradan yanlış olabiliyor.

İnsan geliştikçe, öğrendikçe yeni şeyler keşfettikçe düşünceleri ve duyguları da değişir, bazı insanların düşünceleri ve duyguları değiştikçe gelişir bu durumda kişiden kişiye değişebilir. Yeni şeyler öğrenmek, bir şeyler keşfetmekte bir değişimdir, bir şeyi bilmiyorken biliyor konumuna gelmekte bir değişimdir değiştiği için gelişir.

Değişime en iyi uyanlar ayakta kalırlar. Dağın tepesinden kartopunu bıraktığımızda hafif ve yavaştır ama aşşağıya indikçe ağırlığı ve hızı artar. İnsanlık tarihine baktığımızda yüzyıllarca çok çok büyük değişimler yok. Günümüze yaklaştıkça değişimin baş döndürücü bir hıza eriştiğine ve çoğaldığına tanık oluyoruz. Değişim doğru yolunu bulursa gelişim durumunu alır ve hiçbir şey tarafından engellenemez, geri dönmesi yada yavaşlaması olası değildir ve onunla birlikte hayatta kalmanın tek yolu ona uyum sağlamaktır.

Değişmeden gelişemezsin, değişim farkındalık yaratır, farkındalık odaklanmayı sağlar, odakta kalan her iş, her yapı gelişir.

HÜLYA ÇAKICI