17 Kasım 2017 Cuma

İnsanlar Neden Paraya Fazla Değer Verir?


Para güçtür, hayatta kalma çabasıdır. Kapitalist sistem insanları paraya empoze eder, ihtiyacı olmayan şeylere ihtiyaçları varmışçasına beyinlere kazır, fakir hissetmemizi sağlar ve bunu da televizyon, internet, günlük olaylar, söylemler, reklamlarla çok rahat bir şekilde başarır.

Paranın hükümdar olması ile devletlerinde bu hükümdarlığı korumaya çalıştığını bununla beraber devletlerin insanların protestolarını bastırmak için güvenlik güçlerini arttırdığını, protesto eden insanların öfkesinin doğru olduğunu ama bu doğru öfkelerini yanlış yerlere doğru yönlendirdiklerine şahit oluruz.

Günümüzde her şey para üzerine kurulu, parasız nefes bile alınmıyor, peki bu durumda neye değer verilebilir ki, sadece paranın sözü geçen, parayı amaç haline dönüştüren kapitalist düzen içinde. Eskiden önemli olan paylaşmakken yeni dünya düzeninde para amaç haline gelmiş ve insani değerlerin yerini almış durumda. Bizi buna ihtiyaç durumuna getiren kapitalist bir dünyada yaşamanın tek şartının neredeyse paraya bağlı olması ve tüketim toplumu olmamız için daha çok kazanmaya, harcamaya yöneltilmemiz sistemin kaçınılmaz doğal sonucu ve en kötüsü bu bir kısır döngü.

Para sayesinde istediğimiz her şeye sahip olabilme potansiyeli, param var alabilirim diyebilmek. İnsanlar parayla yapabildikleri şeyleri seviyorlar, paran varsa herkes sana saygı duyar, seni sever ve mutlu etmek ister. Mecbur bırakılıyoruz para olmadan yaşanamayacak dereceye getirilen düzende parayı baş tacı yapmaya. Günümüzün bütün ihtiyaçlarını karşılayan, olmazsa olmazı olan bir araç oldu para.

Paranın gücü hangi kapıyı açmıyor ki, bir fakirle bir zengin aynı kapıdan girebiliyor mu? Fakirin hayalinin gerçekleşmesi belki karnını doyurması ile sınırlıyken, zenginin hayali daha da yükselip üstün olabilmek olabiliyor. Aslında bizim toplumumuzun sorunu para değil asıl sorun yokluk, insanlar sahip olamadıkları şeylerin delisi oluyorlar. Ne aileden, ne de eğitim kurumlarından doğru düzgün eğitim almıyoruz bunun sonucunda ise sorunlar ortaya çıkıyor, paraya düşkünlük toplumsal bir sorun haline geliyor.

Aslında en güzel yatırım sevgi, mutluluk, huzur, ailedir. Para insanları olmadıkları karakterlere dönüştürüyor. Çocukluk döneminde bu şekilde empoze edilen gençler ileride para tutkunu oluyorlar, en son marka telefon, araba, ev vs. bunlar aslında toplumun dayatması ile oluyor. Başarı para da değil insan olabilmekte, değerlerimizi gelecek nesillere doğru aktarabilmekte, dünyayı yaşanır hale getirip koruyabilmektedir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056339-insanlar-neden-paraya-fazla-deger-verir


15 Kasım 2017 Çarşamba

Hayat tüneli...


Hepimizin iş bulmak için gayret sarf ettiği bulunca da huzursuz olduğu bir süreçteyiz. İnsanların çoğu mutsuz, umutsuz, kaygılı mecburiyet ve yaşam kavgası elini kolunu bağlamış durumda.

Hayatın ne olduğu ile ilgili algılarımızı ortalama sıkıntılara denk gelecek seviyede tutarsak belki hayatımız biraz daha iyi olur.

İş hayatı da insanı çalıştıkça mutlu edebilir ve insanda daha çok çalışma motivasyonu oluşturabilir. Bu da ancak insanın kendisini tanıması ve bu doğrultuda hayatını şekillendirmesi ile gerçekleşebilir.

Hepimizin amacı var, hayattan beklentileri benzer. İyi bir üniversite bitireyim, iyi bir işe gireyim, fırsat olursa yüksek lisans yapayım, araba alayım, evleneyim, ev alayım, çocuk yapayım vs. üç aşağı beş yukarı aynı.

Bazı insanların hayatlarında yapabilecekleri ve gerçekleştirebilecekleri sınırlı, ömürleri boyunca kazanabilecekleri para belli. Emek, stres, yaşadığı maddi, manevi, psikolojik yıpranma da çalışılan yerin rahatı ve huzuru için. Kazandığımız para ise ortalamaya yakın veya ortalamanın altında bir hayat sürmemize ancak yetiyor. Halbuki insanlar risk alabilse, farklı fikirler üretebilse, farklı fırsatları görebilse, fırsatlar yaratabilseler kendi işlerini kurup para kazanabilirler ve zamanlarının çoğunluğu da kendilerine kalır.

Yaş ilerledikçe öncelikler değişiyor. Para kazanmaktan ziyade zamanı insanın istediği gibi harcayabilmesi, zamanını, ömrünü mutlu ve huzurlu geçirmesi, sevdiği ve değer verdiği kişilere daha fazla zaman ayırmak istemesi önem kazanıyor ama çoğumuz bu farkındalığa çok geç ulaşıyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Ekim Devrimi


Rusya'daki Ekim Devrimi biz Türklerin işine yaramıştır. Bu devrim olmasaydı ülkemizin doğu bölgesi ve pek çok yeri şimdi Türk toprağı olmazdı. Çarlık Rusya'sı devam etseydi birinci dünya savaşı Osmanlı'nın sonu olur ve Sevr'den kötü şartları olan bir barış imzalanabilirdi. Bolşevik ihtilali en çok Türklere yaradığı halde bu fikri benimsemedik. Sovyet Rusya 1921'den itibaren Türkiye ile komşuluk ilişkileri sürdürmüş, Büyük Britanya ile gizli antlaşmalar çerçevesinde hareket etmiştir.

Yalta Konferansında Büyük Britanya, ABD ve Sovyet Rusya yaptıkları gizli anlaşmalarla etki alanlarını belirleyip el sıkıştılar ve sonrasında soğuk savaş başladı. Türkiye, ABD ve Büyük Britanya'nın payına düştü. Stalin Türkiye'den toprak talebinde bulunup Gürcistan için Kars, Ardahan, Doğu Karadeniz'i istedi, bu talep üzerine Gürcistan Türkiye korkusundan Moskova, Türkiye ise ABD'nin yanında oldu. Böylece dengeler oluşmaya başlamış, Türkiye soğuk savaşta Amerika'nın müttefiki olunca NATO ve Birleşmiş Milletlere de girmiştir.

Ekim devrimi olmasaydı Sivasa kadar tüm doğu Trakya gidip, İstanbul'da Çarların olabilirdi. Rusya ile 300 yıl savaştık, bizleri Kırımdan, Kafkaslardan ve Balkanlardan sürerek, katlederek çıkardılar. Bir dönem iyi olduk ama sonra yeniden Kars, Ardahan, Iğdır ve boğazları istedi Ruslar. Sovyetlerle aramızın limoni olmasının nedeni bizim Küçük Amerika, onlarında Komünist olması değildi. Biz Cumhuriyet rejimine geçsek bile Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkiydi bu. Yani Rusya hep can düşmanıydı ve öyle de kalacak.

Belki küçük Amerika hayali olmasaydı her şey çok daha farklı olabilir ve belki savaşlarda yaşanmayabilirdi. Ama ister Amerika olsun, ister Rusya her ikiside çok zarar vermiş ve vermeye devam ediyor ülkemize.

HÜLYA ÇAKICI

14 Kasım 2017 Salı

Mutluluk Oyunu Oynuyoruz!


Sana verilen bir yaşam var, iyi yaşarsın kötü yaşarsın bu senin tercihin olur. Belki sadece gerçek sensin ve senin algılarındır, belki bir döngüyedir hizmetimiz. Egomuzdan sıyrıldığımız zaman doğal döngü içinde görevimizi yerine getirmemiz dışında yaptıklarımızın izi kalır o kadar.

Keşke kalp kırılan değil, bükülen bir ey olsaydı o zaman daha kolay olurdu eski haline gelmesi. Fikrimce iyileşmenin temeli bırakmak, eski, çürük, yıpranmış şeyleri attığımızda enerji de yenilenip tazelenecek gibi geliyor. Tabi neyi, ne zaman bırakmamız gerektiğini anladığımız zaman daha da rahat olur, dolayısıyla keşkelerle yaşadığımız hayat yerini neyselere bırakır.

Güçlüklere boyun eğmemek zor olsa da her umutsuzlukta bir umut, her karanlıkta bir aydınlık, her bitişte bir başlangıç vardır. Son nefese kadar umut edebilmeli ve hayallerden vazgeçilmemeli ki hayatımızda çekilir olsun.

Arada yalnız kalarak kendimizle yüzleşmek iyi gelecektir. Kalabalıklar kaçıştır ama yalnızlık başlı başına bir yüzleşmedir. Kaçtığın düşünceler, kendinden gizlediğin gerçekler ve inkar ettiğin her şey zihninde yalnızken daha rahat canlanır. Bir hastalığı tedavi etmek istiyorsan önce o hastalığı teşhis etmelisin, teşhisi koyduktan sonra tedavi yöntemi bulunur, ama işin en zor kısmı teşhistir, yalnızlık dikkatli kullanıldığında çok iyi bir tedavi yöntemidir.

Bize bencil olmanın, kendimizi düşünmenin yanlış ve hoş karşılanmadığı öğretildi. Belki de bunu bizler yanlış anladık, anlamaya da devam ediyoruz. Bazı durumlarda ben bir benlik olarak algılanmalı bencillik olarak değil.

Kendini sevmeye başladığın zaman algılar da değişir. Hayat daha güzel ve sevilmeye değer görünür gözüne, başka bir boyuttan bakarsın dünyaya. Önce kendine saygı duyup sev ki, yıkılmadan güçlü olabilesin, zaman zaman ruh halimiz buna müsait olmasada yine de hayat çok güzel.

Yaşanacak çok şey var, günlük hayatın koşturmasından biraz uzaklaşıp seyre dalmak lazım. Yaşamak güzel yaşayarak yaşamak daha da güzel.

HÜLYA ÇAKICI

Bir İnsanı Tanımanın En İyi Yolu


Birini tanımak istiyorsak öncelikle parayla olan ilişkisine, kendinden üst mevkide bulunanlar ile ilişkisine ve kendinden vasıf olarak altta olan insanlara davranış şekline bakılmalı.

Bir insanı tanımanın en iyi yollarından birisi de herkes tarafından sevilip sevilmediğidir, herkes tarafından sevilen bir insan yeterince dürüst ve açık sözlü değildir. Belki bir gün işime yarar diye veya tepki görmekten korktuğu için böyle davranıyor, yeri geldiğinde tepkisini dile getiremiyordur.

Bir insanı tanımanın yollarından birisi de beraber yalnız kalınacak bir durum oluşturmak, tatile, seyahate çıkmaktır. Arkadaş, sevgili her kim olursa olsun en zor ve stresli anlarda, zorda kalınan durumlarda nasıl tepki verdiği görülür. Zorluklara, aksiliklere karşı çözüm üretebilme becerisi gözlenir. Otomobiller düz ve güzel yolda birbirine benzerler, yağış ve yol kalitesi düştükçe, virajlar ve rampalar başlayınca otomobiller gibi insanlarda gerçek yüzlerini gösterirler. İyiyken herkes iyidir, kötüyken de aynı kişiyse o zaman problem zaten yoktur.

Çıkarların çatışması diğer bir tanıma yolu, menfaat bitince muhabbette bitermiş, terkedilmek de insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarır, mutluluk, aşk, arkadaşlık, sevgi hepsi birer maske ve maskeler düştüğünde ortaya çıkan yeni yüzler. Bu

Bir insanı tanımanın diğer bir yolu da kavga anıdır bütün çirkefliği ile karşında olur. Ama şu da bir gerçektir ki kötü zamanlarda insanlar başka tepki, iyi zamanlarda başka tepki verirler.

Bir insanı tanımak için yıllar gerekir, iyi ve kötü insan yoktur. İnsanların içinde iyilik ve kötülük hep vardır, duruma göre ortaya çıkarırlar. Sonuç insanlar kötü tanımayın...

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056210-bir-insani-tanimanin-en-iyi-yolu

Döviz Kurlarındaki İniş Çıkışlar


80 milyon nüfus, yüzde sekseni şehir ve kasabalarda yaşıyor. Saman bile ithal edilirse, çiftçilik ve hayvancılık bittiyse ilk önce gıda enflasyonu başlar. Tüketmeye devam ederek karşılanamayan ürünlerin ithalat hacminin artışı ile kurun artmasına katkıda bulunulur. Betona yatırım yapmaktan kurtulamayan ülke ekonomisinde dış pazara yönelik üretim yapamıyorsan ve ihracatta sınıfta kalıyorsan kurun artmasına daha da katkıda bulunursun. Böylece AR-GE araştırmalarından habersiz ülke ekonomisi de sınıfta kalır.

Ekonomisi dışa bağımlı olan, her ihtiyacını dışarıdan alan bir ülkeyle güç sahibi ülkeler istedikleri zaman oynarlar. Önce üretmeyi bileceksiniz ki paranız güçlü olsun. Üretime yönelik yatırım yok, doların piyasalarda bol olduğu zamanlarda aklımız, fikrimiz inşaat, rant, arabaydı, üretmeden bol keseden tüketimin sonuçları bunlar. ABD, dolarını piyasalardan yeni fed başkanıyla geri çekecek keşke parayı zamanında lüks yerine üretime yönelik yatırımlara harcamayı düşünebilseydik.

Şu an piyasadaki büyük yatırımcılar dolardaki iniş çıkışlardan para kazanıyorlar. Doları önce düşürtüyor sonra dolar almaya yükleniyor, bir gecede servetlerine servet katıyorlar. Dolar, Euro, Sterlinin son yıllarda bu kadar artması ülkemizin dış ülkelerdeki yatırımcıların eline bağlı kalması, ülkenin hiç üretim yapmadan vergi gelirleriyle devam etmesi, ithalatın ve özelleştirmelerin hızla çoğalması çalkalanmaların en büyük etkeni. Eskiden üretim toplumuyken şimdi tüketim toplumuna döndük. Yediğimiz ürünlerin neredeyse yüzde doksanına yakınını ithal ediyoruz, böyle devam edilirse bir yerde ekonomi patlar fikrimce. Ve fabrika ve üretimi olmayan ülkelerin işsizlik rakamları rekor düzeylerdedir her zaman.

Atatürk ilkelerine bağlı olunduğu zamanlarda Türkiye kendi kendini ürettiği her türlü gıda maddeleri ile besleyebilecek dünya çapında yedi ülkeden birisi idi. Para sanayiye, tarıma, üretime değilde taşa, toprağa yatırılmaya teşvik edilirse sonuç böyle olur.

HÜLYA ÇAKICI

11 Kasım 2017 Cumartesi

Kendine İnanmak


Kim olduğumuzun, ne yaptığımızın bir önemi yok aslında, ne yapıyorsak en iyisini yapmak, çevremize güzellik ve mutluluk katmak amaç olmalı. Yan yana tezgahı olan bir çok çiçekçiden biri farklıdır çiçekleri düzenli, kendisi güler yüzlü ve kibardır sırada bir çok insan onu bekler. Nedeni bellidir insana saygı, kendine saygı, yaptığı işe saygı. Kendine inancı sayesinde başarı elde eden her insanın mutlaka ürettiği bir ürün vardır. Bu ürün bilgi de olabilir, nesne de.

Her şeye rağmen küçük bir kıvılcımı yakmayı başarabilecek, umudu olacak, tüm zorluklara rağmen düştüğü yerden kalkmayı bilecek, başarısız olduğu zamanlarda bile başarılı olduğu günlerin empatisini yaparak yeniden taşları üst üste koymayı düşünecek ve ne olursa olsun daha iyi olacak diyerek yola koyulacak insan kendine inanan insandır fikrimce. İnsan isterse, inanırsa başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Değişim kendimize inanmaktan, yüzleşmekten, tanımaktan başlar. Korkmadan istemek, düşsende kalkmayı bilmek gerekir. En büyük yolculuklar küçük bir adımla başlar çünkü.

Thomas Alva Edison okulda alay edilen bir çocukmuş.
Albert Einstain tezleri, icatları çoğu kez reddedilmiş.
Abraham Lincoln Amerika'da büyük bir direnişe baş kaldırarak ilk kez ırk ayrımına ve köle düzenine son veren lider olmuş.
Steven Hawking başarı adına muazzam bir film ve daha dahası...
Piri Reis, Pir Sultan Abdal, Şems-i Tebrizi, Mimar Sinan, Aşık Veysel Şatıroğlu vs. gibi insanların hayatları, yaşanmışlıkları araştırılıp okunduğunda başarı, sabır, mücadele adına birer pusuladırlar. Başarılı insanların hayatlarını anlayabilmek için kendi yargılarımızı ve değerlerimizi rafa kaldırıp tarafsız baktığımızda kendi adımıza nerelerde hata yaptığımızı fark edebiliriz. Yöntemleri uygulamak ve görmek için bakış açımızı bazen değiştirmek gerekir.

Kendine inanmak deli veya cahil cesareti değil, tam tersine büyük bir farkındalıkla gerçekleri gözleyebilmek, boş durmak yerine kendini geliştirmek, eksiklerini giderebilmek yani yaşama her zaman uyanık bir biçimde katılmak üzere dinamik olmaktır, bu durum canlılık ve pozitivizmi ortaya çıkarır.

Entellektüel zeka dediğimiz IQ son derece gerekli ve yararlıdır. EQ dediğimiz duygusal zekada bir o kadar önemlidir. İç sesimizin her dediğini yapamayız ama o sesi dinleyip akıl süzgecimizden geçirerek faydalı mı, zararlı mı olduğuna karar verip, zararlı olanları formatlayıp değiştirebiliriz. İçe yolculuk işitilmeyenleri işitmek, görünmeyenleri görmek, bilinmeyenleri bilmektir, perdenin arkasındakileri işitmek, görmek, bilmek içindir bunu başarmak ise en zorudur.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056069-kendine-inanmak-

9 Kasım 2017 Perşembe

13 neden insanoğlunun uğursuz rakamıdır?


Tapınak şövalyelerin kalıntılarından bugünkü İsviçre oluşmuştur. 1307'den önce köylü olan bu toplum bir anda ticarette özellikle bankacılıkta ve askeriye de (papalığa özel askeri birlik vermektedir) çok usta olmuşlardır. Bayraklarında bile tapınak şövalyelerinin nişaneleri vardır. Ayrıca İsviçre bankacılık sistemi dünyanın en gizli ve kapalı sistemidir.

Bir diğer neden; Meksika'daki Theotihuacan Palenk Mabedi Piramidi'nin duvarına kazınmış bir yazıda Mu'nun batışı şöyle anlatılıyormuş;
"6 Kaan yılı Zak ayı II Maluk günü başlayan korkunç yer sarsıntısı, 13 Şuen'e kadar devam etti. Mu kıtası felakete kurban gitti. Mu ülkesi iki kere kalktıktan sonra bir gece çöktü, üstünü sular kapladı. Toprak bir kaç defa havaya kalktı ve oturdu. Felaket 64 Milyon insanın ölümüne sebep oldu." Mu, Zak ayının 13. Cuma günü batmıştı o günden sonra "13" insanoğlunun uğursuz rakamı oldu...

İsa peygamber çarmıha gerilir havarileri ile beraber 13 kişidirler ve bu günde cumaya denk gelmiştir, uğursuz sayılmasının nedenlerinden biri bu olarak gösterilir.

1435 yan yana toplayın yada 571 yan yana toplarsanız 13 olur diyenlerde var. Bunun da nedenlerden birisi olduğu söyleniyor.


Aspendos tiyatrosu ve su kemerinin yapılışı

Aspendos kralının kızı Belkıs, güzelliği ile ün salmıştır. Kolonilerin zenginleri, savaşçıları, önde gelenleri Belkıs ile evlenmek istemektedir. Bunun üzerine şehrine ve sanata düşkünlüğü ile bilinen kral, Aspendos için en yararlı eseri yapacak olan kişiye kızını vereceğini açıklamıştır. Bunun üzerine birçok filozof,  heykeltraşlar, şairler, tüccarlar vs kendi disiplinlerinde fikirler, projeler geliştirmeye başlamıştır. Bu çalışmalarla beraber şehir adeta bir sanat ve proje şehrine dönmüştür.

Kral, çıkan eserleri bizzat kendisi incelemiş ve aralarından hem görünüm hem de kentin su ihtiyacını giderdiği için işlevsellik açısından su kemerlerini ve onu yapan mimarı seçmiştir. Daha sonra tiyatroyu bir kez daha ziyaret eden ve bu ziyaretinde tiyatronun akustiğine şahit olan kral, kararını değiştirerek kızı Belkıs’ı tiyatronun mimarı Xenon’a vermiştir. 


Aspendos tiyatrosu günümüzde, tarih boyunca en iyi korunmuş Roma dönemi tiyatrosu olarak bilinmektedir.

Ne Çok Ayrılıklar Yaşadık...


Önce ilk okulda başladı ayrılıklar.
En sevdiğimiz arkadaşlarımızdan ayrıldık.
Sonra biraz serpildik ve hayatımız boyunca özlemini yaşayacağımız çocukluğumuzdan ayrıldık.
Ne sevdalardan ayrıldık kimisini hala hiç kimseye söyleyemediğimiz.
Anne baba evinden ayrıldık, onca anıyı, huzuru hayatımızda birdaha asla bulamayacağımız ve yaşayamayacağımız tadının damağımızda kaldığı günlerimizden ayrıldık.
Uykularımızdan bile ayrıldık biz aslında, başımızı yastığa koyar koymaz uyuduğumuz uykularımızdan.
Gençliğimizden ayrıldık, kıymetini bilemediğimiz gençliğimizden.
Hayat öyle zor sınavlardan geçirdiki bizi, sevdiklerimizden ayrıldık hemde birdaha hiç görmemek üzere göçüp gittiler bu dünyadan bizi bırakıp.
Bazende hastalıkta ve sağlıkta bir ömür beraber olacağız diye yemin ettiğimiz insanlardan ayrıldık.
Ne çok ayrılıklar yaşadık ağzı, dili, sözü olmayan.
Ama biz yaşadıkça yakamızı bırakmayan...

HÜLYA ÇAKICI


Nasıl Bir Kadın Mı...

Akıllı kadın değil deli bir kadın tercih etmeli..
Çünkü; içi dışı birdir, yalanla dolanla işi olmaz. Her şeyi apaçık söyler.
Gizlemesini de iyi bilir.
Mesela, acısını hiç belli etmez, kimseye kendisini acındırmaz, adam gibi güçlüdür, adam gibi sevmesini bilir deli kadın.
Akşam bir yere mi gidecek baktı ruju mu bitmiş hiç aldırış etmez, ben böyle de güzelim der, kendini beğenme değildir bu kendine güvenmedir.
Deli kadın böyledir işte, kendini düşündüğü kadar da karşısındakini düşünür. Asla kin tutmaz, sadece sevdiğinin elinden tutar. Hiç bırakmamacasına.
Öyle büyük sever ki, öyle değer verir ki, bu cesaretinden dolayı arkadaş çevresi ;”ne yapıyorsun sen böyle, deli misin ?” derler.
Yeri gelir adam gibi adam olurlar, sevgileriyle erkeğin aklını alırlar, işte böyledirler.
Arkasına bakmaz, geçmişiyle pişman olmazlar.
İleride pişman olacağı şeyi de asla yapmazlar.
Yeri gelir bir gece vakti yolda yalnız başına yürürler, namus bekçilerine asla gerek duymazlar, kendisini korumasını bilirler.
Aşk’ı arkadaşlığı ayırt edebilirler.
Asla duygularından emin olmadan kimseye umut vermez, “umut” verdiği insana da “unut” demez onlar.
Yeri gelir öyle bir topuklu ayakkabı giyer ki yürümek mucizedir.
Ama mucizenin adıdır, onlar.
Bir erkeği ayakkabı gibi severler.
Her ne kadar da ayağını arkadan vursa, kendisine acı verse, hoşuna gitti mi, sevdi mi o ayakkabıyı tüm acıyı kenara atarlar.
Yalansız, cesur ve biraz da mert.
Asla tahammülleri yoktur.
İçi dışı bir oldukları için bazen yanlış anlaşılsalar da, hiç takmazlar.
Çünkü zamanla kaybetmekten aldıkları cesaretle cesur olmuşlardır öyle kadınlar.

HÜLYA ÇAKICI


Bazı insanlar...

Bazı insanlar gelince, bazı insanlar gidince güzel.
Kimse hayatınızdan gitmesin diye uğraşmayın.
Çünkü, nasıl gitmek isteyen bir bahane buluyorsa.
Yanınızda olmak isteyen de bunun bir yolunu mutlaka bulacaktır.
Sandım ki,
Ben iyiysem herkes iyi, ben üzmezsem kimse üzmez.
Ama, öyle değilmiş...
İnsan kıymet bilenin yanında kıymetli,
İyilikten anlayanın yanında iyiymiş.
Kırıla kırıla öğrendi kalbim.
Şimdi kimseye güvenim yok.

HÜLYA ÇAKICI

Atatürk Olmakta Zor!


Nasıl bir deha, nasıl bir zeka, nasıl bir karakter, nasıl bir insan devamlı şaşırtmaya, hayranlık duymaya mecbur bırakıyor. Mustafa Kemal Atatürk'ü anlamak idrak meselesidir, kıt akıllara sığmaz. Devrimlerinin mahiyetini anlamak için ne ömür yeter, ne de içinde bulunduğumuz yaşantının rahatlığı anlamamızı sağlar. Atatürk bir aydınlanışın vücuda getirilmiş halidir, yeniden dirilişin yaratıcısıdır ve ebedi bir ışığın asla yitmeyecek olan kaynağıdır.

Dünyada nereye giderseniz gidin Atatürk'ü modern Türkiye'nin kurucusu olarak tanırlar, yüz yılın lideri ve bizim karakterimizdir.

Yabancıların bilim adamları, liderleri, beyni çalışan insanları büyük liderlere değer verip saygıda bulunurlar. Bizde daha iki kitap okumamış kişiler dünya lideri sıfatlarıyla dünya literatürlerine girmiş bir insanı kendince eleştirme hakkı bulur. 57 yıllık yaşama 11 savaş, 24 madalya, 7 nişan, 13 kitap, 1 ülke sığdır ve kendi ülkende eleştiril Atatürk olmakta zor.

Osmanlı'da padişah, hanedan ve halk Sevr'e teslim olmuşken bu süreci takip eden, okuyan, araştıran ve kurtuluş reçetesi üzerinde çalışan idealist insanlarda vardı. Bunlardan biriside Mustafa Kemal Atatürk idi. Yenilgiye uğramış bir ulusun destanını yazma yolunu açtı. Büyüklüğü burada milletine inanan ve onların ilerlemesi için ömründen eksilen her dakikayı feda edebilen bir insan. Bu yüzden Atatürk gönüllerde yaşıyor. Ona ve diğer vatan evlatlarına minnettarız. Vefatının üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala güncel bir biçimde ufuk açıyor.

Mustafa Kemal Atatürk'ün engellere rağmen kendine olan inancı ne kadar güçlüymüş ki, çürümüş bir imparatorluktan bir ulus yarattı. Bugün güçlü kişiliğini, yaptıklarını irdelemeye, üzerinde düşünmeye ve anlatmaya daha fazla ihtiyaç olduğu bir dönemdeyiz. Bilimin çeşitli dallarında büyük uğraşlar veren horlandıkları, eziyet çektikleri halde kendilerine olan inançlarını yitirmeyen Giardano Bruno, Roger Bacon, Hypatia, Lavoisier ve diğerleri kendilerine inanmasalardı ve vazgeçselerdi bugün insanlık nelerden mahrum olacak, eksik kalacaktı.

Atatürk kendine inandı güvendi, hayal etti, üretti. Tüm bunları kendine saygı ve topluma duyduğu saygı ile yaptı. Küçüklüğünden itibaren yılmadı sürekli savaştı ve sonunda başardı. Bütün liderlerin ortak özelliğidir inan ve güven. İnanç güven olumlu düşünme sabır en önemlisi vazgeçmemek ama asla vazgeçmemek.

HÜLYA ÇAKICI

8 Kasım 2017 Çarşamba

Sistemin Kendisi En Büyük Oyun


Gelecek nelere gebedir bilmiyoruz, hayatın altının üstünden daha iyi olup olmadığını da bilmiyoruz.

Sürekli değişime uğrayan bir sistemde depremlerin oluşması, doğanın şekillenmesi, iklimlerin ısınıp soğuması ile sadece dünyamız değil evrende değişime uğruyor. Biz insanlarda bu değişimin içinde gel git olayları gibi çalkalanıyoruz bir ileri, bir geri. Ama doğa insanların tersine çok akıllı, gerektiğinde neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyor. Cennet dediğimiz insanca yaşanan bir dünya olmalı. İnsana fazla iyi değeri yüklüyoruz aslında kötülüğün tek kaynağıdır insan ve evrime yapılmış en büyük tehdittir.

Düşünmeden uzaklaştırılmış toplumların işlediği suçlar, bu suçları işleyen yapılar nasıl oluştu önce bunların üzerinde durulmalı. Kimsenin istemeyeceği türden, hangi dine mensup olursa olsun doymak bilmez hırslarıyla insanlara dehşet saçan, savunmasız insanlara saldıranlar. Günümüzde savaşların masumları savaşıp hayatını kaybeden taraf, suçluları ise savaşı başlatıp kazanan taraftır. Bu kazanım ölen insanlar üzerinden elde edilen haksız bir kazanımdır.

Dünyanın her yerinde küçük insanların gölgeleri büyük görünür ve kara bulutlar gibi her yeri kaplarlar. Dünyaya, insanlara yararlı olacak insani düşüncelerde olanlar ise dört duvar içinde hapsolmuş ve yapabilecek şeyleri kalmamış durumdadırlar.

Bazı ülkelerde adalet örümcek ağına benzer büyükler bozar geçer, küçükler bu ağa takılırlar. Pandora’nın kutusu açıldığında eğrisiyle, doğrusuyla her şey ortaya dökülecektir. Mızrak çuvala sığmaz, doğrunun gücü er veya geç ortaya çıkacaktır, önemli olan arada kaybolmamak ağlamadan, dövünmeden gerçekleri kabul edip çözüm üretmektir. Yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış. Yalan zeka, dürüstlük cesaret ister, zekan yetmiyorsa yalan söylemeye cesaretini kullan dürüst olmayı dene, çünkü yalanlar gerçekleri sadece oyalar yok edemez.

HÜLYA ÇAKICI

3 Kasım 2017 Cuma

Einstein Mutlu Bir İnsan Mıydı?


Einstein büyük bir bilim adamıydı ve yaptığı bilimsel çalışmalarla yeni bir çığır açtı. Bunlar inkar edilemez bunun yanında savaş karşıtlığı, toplumsal sorunlara duyarsız kalmaması da takdire şayandır.

Mutluluk formülleri yazan Einstein mutlu bir insan mıydı diye düşünmekten kendini alamıyor insan.

Rivayete göre Einstein'da aile erdemi yoktur. Bilim tarihçileri Einstein'ın kendi çocuklarına hiç sahip çıkmadığını söylerler. Einstein'ın ilk evliliği kuzeniyle olmuştur ve eşini defalarca aldattığı bilinir. Amerika'ya göç ettikten sonrada karısını ve çocuklarını arayıp sormamış, sahip çıkmamıştır. Amerika'da tekrar evlenir, bu evliliğinden çocuğu olmaz. Yeni eşini de sürekli aldattığı bilinir. Eşi bu duruma isyan ettiğinde ise yaptığı tek şey eşini umursamamak olmuştur. Bu olaylar Einstein'ın yakın arkadaşları ve çevresi tarafından anlatılan, belgelenen olaylardır. Sonuç Einstein büyük bir bilim adamı ve düşünürdü ama kusursuz değildi, aynı bizler gibi.

Einstein kimsenin sormadığı soruları sorduğu, profesyonel yaşamında da sorular sormaya ve çözmeye devam ettiği için itibar kazanmıştır. Einstein'ın düşüncelerinden birisi insanın gündelik hayatının belirsizliği ile acılarını aşabileceği yönünde idi. Ona göre doğanın yasalarını kavrayarak insan yaşamının kısa süreli uğraşlarına göre dünyanın çok daha kalıcı ve güzel olan yönüyle bağ kurabilirdiniz.

Sonsuz kainat içerisinde kesin kalıplaşmış dogma ifadelerden oluşan varsayım ve iddialar baştan geçersizdir. Bilim sorgular, hür düşünce ortamı sunar, bu sayede de gerçeğe biraz daha yaklaşılır. Fikrimce insanoğlunun keşifleri önce hayal etmek sonra akıl yoluyla yoğun bir düşünme süreci sonrası ortaya çıkmaktadır.

HÜLYA ÇAKICI

Aşkta Sorgulanmalı...


Aşkta sorgulanmalı. Sorgusuz, sualsiz hiçbir şey kalmamalı, insana dair ne varsa kurcalanmalı. Olduğu şekliyle kabul edilen her şey zamanla kısır bir döngüye dönüşür çünkü.

Aşkta değişen zaman ve koşullarla değişti, bu değişimin olması da kaçınılmazdı. Geçmişten günümüze yansıyan büyük aşklar Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin gibi geçerliliğini yitirdi ve teknolojik aşklar devreye girdi, her şey değişirken aşkın değişmesi de normalleşti. Aşk eskiden yoktan var ederken şimdilerde vardan yok ediyor, eskiden iyileştirip şifalandırırken şimdi hasta ediyor, eskiden ruhu olgunlaştırıp geliştirirken, şimdilerde egoyu arttırıyor. Teknolojiyle her şeyin olduğu gibi aşkında kimyası bozulup bir yarışa, bir metaya dönüştürüldü. Aşk zamana uyayım derken içini boşalttı kabuk oldu. Bunu bizler yaptık, aşkı kendi iç çatışmalarımıza kurban ettik.

Yalnızca kalbimizi dinleyip aşkın sandalına atlamamalıyız. Atlarken aklımızın sesini aşmayı unutmamalı ve bu dengeyi oluşturmalıyız. İlk duyguların yoğunluğuyla eskilerin aşkın gözü kördür dediği gibi hiçbir gerçek görülmez, ancak mantık duygulara baskın gelmeye başladıktan sonra gözler açılır ve gerçekler görülmeye başlanır. Bu aradada zaman geçmiş yıpranan yıpranmıştır. Karşılıklı denge olmadan aşkta olmaz.

Aşk başa gelince akıl seyahate çıkarmış. Aşıkken mantıklı düşünüp doğru kararlar alabilenler var mıdır bilemiyorum. İki bilinmeyenli denklem gibi daha çözen olmamış bu yüzden sadece yaşanmalı her yönüyle hayatın gerçeği bu.

Çoğu zaman aklımızla duygularımızı yönetememek duygu yoğunluğuna hapsolmuş özlemlerimizin yanılgılarıdır. Aklımızın, mantığımızın sesini susturmadan aşık olamayız. İyi iki insanın uyumlu aşkları da bitebilir ki, doğanın kanunudur değişim, dönüşüm. Önemli olan kendimizi fazla yaralamamaktır. İki kişiyle başlayan genelde sonu olan bir maceradır aşk, yanan bir volkan sonrada küldür.

Bir şeye duyulan korku onu gerçek kılar, yok olduğunu düşünüp korkmamak ise güçlü ve yenilmez yapar. Düşünürken zor denilen şeyler yaşarken kolayca yaşanıp bir kılıf dikiliyor ve insanoğlu yaşadıkça her şeye alışıp hissizleşiyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1055838-ask-da-sorgulanmali

2 Kasım 2017 Perşembe

Kütüphanelerin Niçin Gözyaşı Dolu?


“America why are your libraries full of tears?” yani Amerika niçin kütüphanelerin gözyaşı dolu? (Ginsberg)

Japonya'ya atom bombalarının atılmasının en önemli nedeni ABD'nin Japon adaları işgali sırasında verdiği ağır insan kayıplarını önlemek istemesidir. Okinawa seferberliği bunun bir örneğidir. Bombalar sayesinde Japonya, Tokyo başta olmak üzere önemli şehirlerin hedef alınmaması için kayıtsız şartsız teslim olmuştur.

Coğrafi olarak bombanın atıldığı yer olan Nagazaki ve Hiroshima’yı çevreleyen dağları dikkate alarak patlama sonrası insan kaybı maksimum olacak şekilde inceden inceye hesaplanmıştır. Enola Gay isimli uçak bombayı sadece bir km ileriye atsa aradaki tepeler yüzünden blastin gücü azalım göstererek kayıpların üçte bir azalacağını hesaplıyorlar ve bilinçli olarak ölçüp, biçip karar veriyorlar.

İlk bomba sabah çocuklarını okula hazırlayan annelerin evde olduğu saatte atılıyor. Adada o saatte hiç asker yok resmen sivil katliamı yapılıyor. Aynı şey ikinci dünya savaşında Almanya'da yaşanıyor. Alman ordusu teslim oluyor, altıncı ordu Stalin'e teslim oluyor artık şehirlerde askerler yoktur ama kurtarıcı () olarak gelen Amerika bütün şehirleri günlerce bombalar asker olmadığını bildiği halde.

ABD savaşı kazanmak değil karşı tarafı esir almak istiyordu. Aynı politikayı Almanlara karşı da güttüler. Teslim değil kayıtsız şartsız teslim isteniyordu. Arada büyük fark var. Teslim olmayı kabul edebilirsiniz ama karşı taraf ne isterse istesin yapacağım demek ayrı bir olaydır. Karşı tarafın direncinin uzamasının nedenlerinden biri budur. Bunu yapmak için yüz binlerce masum insanı öldürmekse bir insanlık suçudur.

Birinci dünya savaşı sonrasındaki Versay Anlaşmasına göre Almanya'nın silahlanması yasaktı. 1930'larda nasıl tekrar silahlandı, kimler buna göz yumup destekleyerek finanse etti? İngiltere ve ABD. Sonradan bu iki devletin Almanya'ya savaş açmış olması bir şeyi değiştirmez. Öncelikle Almanların Sovyetleri yenmesini beklediler daha sonrada Hitler'in işini bitirecek böylece hem Sovyetlerden, hem de Hitler'den kurtulmuş olacaklar ve dünyayı iki güç olarak yöneteceklerdi. Sovyetler yenilmedi hesaplar bozuldu ve bu iki güç savaşa aktif olarak dahil oldu. Amaç Hitler'e karşı savaş değildi, amaç Sovyetlerin Avrupayı tek başına ele geçirmesini engellemek ve paylaşımda yer almaktı. Churchill bir Hitler hayranıydı bunu kendisi henüz İngiltere başbakanı değilken bizzat söylemiştir. Ülke içinde komünistlere karşı, ülke dışında Sovyetlere karşı düşman bir Hitler'i seviyorlardı. Dolayısıyla toplama kamplarından da sorumludur bu iki ülke.

İnsanlık tarihinde ibret olsun diye yenenler yenilenlere bedel ödetir. Tüm savaşlarda ne yazık ki bu böyledir. Kazananların uygar toplum olması bu kuralı değiştirmiyor. Amerika'nın Vietnam’da, Irak’ta, Afganistan’da yaptıklarını gördük. Bunların tekrar etmemesi için ne yapılabilir diye düşünmek gerekir. Yoksa yakında Kuzey Kore nükleer bombalarla dümdüz edilip milyonlarca insan ölecek sonrasında ise Amerika'ya bomba atacaklardı diye bu durumu haklı göstermeye çalışacağız.

HÜLYA ÇAKICI

1 Kasım 2017 Çarşamba

Başarı Mı? Mutluluk Mu?


Kansere tedavi bulmak bir başarıdır, dünyanın gidişatını değiştirecek bir buluş başarıdır. Üreten, keşfeden, öğrenen, öğreten insan mutlu olur, başarı mutluluk verir. İstediğini başarmışsan, bir hedefin varsa ve ona ulaşmışsan zaten mutlu da olursun. Başarı mutluluğun yanında bir çok seçeneği beraberinde getirir ama mutluluk tek başına yeterli olmaz. Zaten çok fazla mutlu olmana da izin vermezler.

Mutsuzluktan başarı doğar bazen ama başarı mutsuzluk getirmez. Mutlu olmak istiyorsak öncelikle hedef başarı olmalı. Her şeyle mutlu olabiliriz ama her şeyde başarılı olamayız. Yani mutluysam başarmışımdır, başardıysam mutluyumdur.

İnsanın mutluluğunu etkileyen birden çok etmen vardır. Hedeflediklerimizi başardığımız takdirde nasıl bir insan olacağımızı hayal etmek önemlidir. Çalıştığımız iş, emek verdiğimiz ilişkiler bizi olmak istediğimiz insana doğru götürmüyorsa asla mutlu olamayız, bir çok başarılı insanın mutlu olmaması bu sebepledir. Asıl önemli olan sadece hedefe ulaşmak değil, vardığımız yerde kendimizle barışık olmaktır.

İnsanların mutlu olabilmeleri için çeşitli başarılar elde etmesi gerekir. Başarı elde etmenin yoluda zamanını iyi değerlendirerek çalışmaktır. Zamanını iyi değerlendiremeyenler elde etmek istediklerine ulaşamazlar. Her başarı emek, azim ve fedakarlık ister.

Gemi limanda güvendedir ama bunun için yapılmamıştır. Aklının ve gönlünün istediğini senkrona sokup bacaklarına oraya gitmeyi emrederek olup bitenden çıkarttığı sonuçlara bakarak öğretilmiş çaresizliği aşmak şartıyla kendini bir kalıba sıkıştırmak, tutarlılık açısından doğru, sınırlamalar açısından yanlıştır.

Ne yaptığının ve ne yapacağının farkına vararak bir şeylerden ders çıkartarak bu şekilde neyi sevdiğini, neyi bildiğin bilir ve kendini tanır. İnsan labirent gibidir ve bu labirentin de gizli bölümleri vardır. Gerçek şu ki, insanoğlu bu gizli kalan bölümleri keşfedemeden can verecektir.

Soru biter mi? Sorgulama olmadan yaşam ilerler mi? Kurulan hayal uğruna ödenen bedellere bağlıdır biraz da mutluluklar.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1055706-basari-mi-mutluluk-mu

27 Ekim 2017 Cuma

Sanat Bir Tercihtir...


Sanat bir tercihtir, yaşamın akışını belgeleme yoludur. Devri geçtiğinde ihtiyaç duyulmaz çünkü yeni oluşumlar yeni sanat belgelerini yaratır, gerisi bir grubun diğer gruptan farklı olduğunu vurgulama ve kendi klanlarını yaratma çabasıdır.

Kültür, sanat, müzik gibi üst yapı kurumları hayatı yaşanılır hale getirir. Bunlardan uzak durmak ruhu köreltir, toplumsal ilişkilere zarar verir. Edebiyat kelime anlamı ile edep kökeninden gelir, kişi edebiyat çalışırken aynı zamanda ruhunu da terbiye eder.

Yüksek sanat, yüksek insan topluluğu ister. Avamın sanat üretimi de ona göre olur. Hayat şarkıdır, sende şarkını söylersin ama karşındakiler nota yoksunu iseler insanı içten içe öldürürler. Çünkü inceliktir fikir, yaşam ve hayat.

Naif ve zarif olmak olacağım deyince olan bir şey değildir. İçten gelir, genlerde vardır. Kültür ister, eğitim ister, davranıştan çok var oluşta incelik ister o da dışa yansır. Bunu bilerek yapmazsınız, güneşin ışınları gibi ısıtır değdiği yeri, hayat verir, ruh katar, yokluğu dayanılmazdır.

Sanatın mekan ve zamanla köşelenen bir alanı vardır. Bir yönüyle tarihsel, diğer yönüyle evrenseldir. Bir kimlik, bir kültür ve sosyolojik bir sınıf talep eder sanat. Küreselleşmiş, endüstriyelleşmiş hipnoz aracına dönmüş devasa şirketlerin elinde yönetilen temel kültürel tüketim maddeleri yüksek sanatı, klasikleri, ölümsüz eserleri dar bir alana hapseder. Bu sıradan, bunalıma sürükleyen modern hayatta insan ruhunu yükseltecek klasiklere dönüp bakmayı nerede ve ne zaman hatırlayacak ki, artık kültürün yok olduğu bir kasabalı yığınına dönüyor dünya. Bu şartlarda yüksek sanat bir ütopyadır.

HÜLYA ÇAKICI

Gelişim Değişimi Sağlar!


Gelişimsiz değişim olur ama değişimsiz gelişim olmaz. Gelişmek için önce değişmek gerekir, öğrenme isteği eğitimi getirir, eğitim bilgiyi, bilgilendikçe değişimlere açıksındır bu da gelişmeyi sağlar.

Her değişim bir gelişim değildir olumsuzları da vardır ama her gelişim bir değişimdir. Bu nedenle gelişim değişimi sağlar. Günümüzde gelişim sayesinde elimizde bir çok teknoloji imkanı var ama bu süreçte insan beyni de tembelleşmiş durumda. Gelişimimiz yanlış ölçüde ilerliyor savaşlar, kavgalar vs. gibi.

Değişimin olumlu yönde mi, olumsuz yönde mi olacağı öncelikle saptanmalıdır. Her yönde olabilir ama olumlu yönde değişim olursa gelişimi de beraberinde getirecektir, olumsuz yöndeki değişim ise gelişimi değil gerilemeyi beraberinde getirir.

Değişim gelişimi sağlar ki, değişmenin sınırı yoktur. Olağan her şey zıtlıklar üzerine kuruludur, kaosu yaşamazsak doğruyu, yanlışı anlayamaz dolayısıyla gelişiminde ne demek olduğunu idrak edemeyiz. Değişmenin sonu yok, gelecek ne gösterir bilmiyoruz şu an doğru olan sonradan yanlış olabiliyor.

İnsan geliştikçe, öğrendikçe yeni şeyler keşfettikçe düşünceleri ve duyguları da değişir, bazı insanların düşünceleri ve duyguları değiştikçe gelişir bu durumda kişiden kişiye değişebilir. Yeni şeyler öğrenmek, bir şeyler keşfetmekte bir değişimdir, bir şeyi bilmiyorken biliyor konumuna gelmekte bir değişimdir değiştiği için gelişir.

Değişime en iyi uyanlar ayakta kalırlar. Dağın tepesinden kartopunu bıraktığımızda hafif ve yavaştır ama aşşağıya indikçe ağırlığı ve hızı artar. İnsanlık tarihine baktığımızda yüzyıllarca çok çok büyük değişimler yok. Günümüze yaklaştıkça değişimin baş döndürücü bir hıza eriştiğine ve çoğaldığına tanık oluyoruz. Değişim doğru yolunu bulursa gelişim durumunu alır ve hiçbir şey tarafından engellenemez, geri dönmesi yada yavaşlaması olası değildir ve onunla birlikte hayatta kalmanın tek yolu ona uyum sağlamaktır.

Değişmeden gelişemezsin, değişim farkındalık yaratır, farkındalık odaklanmayı sağlar, odakta kalan her iş, her yapı gelişir.

HÜLYA ÇAKICI

Suya Sabuna Dokunmak


Bağırsaklarımızda yaşayan bazı bakteriler havayla temas edip ellerimiz ve ağzımız yoluyla bedenimize girdiğinde bizi hasta ediyor. İshal ve mikrobik bağırsak hastalıklarının bazılarını ellerimizi iyi yıkamadığımız için kendi kendimize bulaştırıyoruz. Hastalıkların çoğundan korunmanın en önemli yolu ellerimizi sık sık sabunla yıkamak.

Temizlik Müslümanlardan Avrupaya örnek olmuştur. Şimdilerde ise onlar yaşıyor, yapıyor, uyguluyor Müslümanlar ise pislik içindeler, İslamiyetin temizliği bu kadar emreden bir din olmasına rağmen.

Sokaklar, piknik alanları, parklar, umumi tuvaletler vs. pis kullanılıyor. Televizyonda, reklamlarda bile çöpüne sahip çık sloganları kullanılıyor ama kapatılmayan musluklar, elektrik düğmeleri, bana ne diyen insanlar gittikçe çoğalıyor. Mescitler de bile namazını kılıp seccadesini toplamayan, ellerine geçirdiklerini hep bir yerlere savuran, peçetesini, şişesini bırakıp giden, ibadethaneleri bile hor kullanan insanlar var. Bunları yapıpta ben Müslümanım diyorlar oysa Müslüman temiz insandır pis insan değil. Kedi bile yaptığı pisliği toprak ile örterken insanoğlu boş bulduğu yere pisliyor ve bu durum alışkanlık haline gelmiş durumda.

Bütün canlılar çevreye adapte olan ve ona uyum sağlayan yapıdadır. Doğayı değiştiremeyiz ona uymak zorundayız. Doğanın deterministik bir yapısı yoktur, evren kaotiktir o yüzden canlılar dış çevreye uyum sağlayarak evrim geçirirler. Değişen şartlara göre uyumlanmalıdır.

HÜLYA ÇAKICI

Sınırlar Sadece Yoksulları Sınırlar!


Bu topraklarda huzur içinde yaşayabiliyorsak bırakıp kaçan yada köleliğe razı olan değil, savaşıp gazi olan, şehit olup arkasında yetimler, dullar bırakan dedelerimiz sayesindedir.

Araplar korkaklıklarının bedelini ödüyorlar. Önce Allah kalplerine cesaret versin sonra vatanları da olur, aşları da, işleri de. Cehaletle savaşıyoruz, emperyalist ABD ile İsrail silah satıp ülke ekonomisi güçlendirecek diye yeterince savaş icat ettiler. Orta doğu ve neredeyse Müslüman ülkelerin tamamını bir şekilde birbirine düşürdüler.

Medeniyetlerin geldiği seviyeye aldanmamak gerekir. Yaşama içgüdüsü öyle güçlüdür ki insanı vahşi hayvana dönüştürür. Kimisi yaşamak için ölür, kimisi de öldürür. Kırbaçlanan kölelerin kırbaca katlanmasının ve kırbaçlayan uşağın vahşiliğinin nedeni ölüm korkusu ve yaşama içgüdüsür. İnsanoğlunun dinlere, ırklara bölünerek kolayca kontrol edilebilmesinin nedeni de bu dürtüdür.

Din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması laikliğin özü budur. Bir din adamı, din alimi din ile meşgul olmak, dini anlatmak, insanlara bu konuda yardımcı olmak varken neden hep yönetmek ister, planlar yapar, müritler yetiştirir ve devlet işlerine karışır, her şey dünya malı olan para için. Cahil halklar önce laik ülkede şeriat ister sonra şeriat yüzünden daha özgür ülkelere kaçar, bir müddet sonra orada da şeriat isterler, böyle bir kısır döngü.

Ülkeler düşmanları ile savaşır, bizim ülkemizde kendi içinde kendisiyle savaşıyor, gittikçe geriye gidiyoruz. Ne kadar az bilim insanı varsa o kadar çok bilgisiz nesil yetişiyor. Fakir çare düşünüp zorlanırken zengin parasıyla zorlukları aşıyor, doğa bile zengine yalakalık yapıyor. Fakire hayat uçurum gibidir atlasa da atlamasa da üstüne yapışıp kalır. Ama amaç karşıya geçmekse zenginin arabasının üstünden yürüyerek karşıya geçip, yoluna yürüyerek devam edebilir. Ve kimbilir belki de yürüyeceği yolda önüne çıkacak değişik fırsatlar vardır.

HÜLYA ÇAKICI

24 Ekim 2017 Salı

Oynayan Halk Tehlikeli Olur


İnsanlar dünün yanlışlarını, günün kazançlarını, yarının planlamasını düşünmeliler. Üreten insan ve tüketen insanların farkı nedir bilmeliler.

Timur halkına sık sık zam yapar sonra halk ne yapıyor diye hocayı sokağa yollarmış. İlk başlarda cevaplar iyi gitmiş Timur'da zamlara devam etmiş. Hocaya git bak bakalım neler oluyor diyor, hoca gidiyor geliyor arkasından yeni zamlar geliyor. Günlerden bir gün hoca koşa koşa, nefes nefese geri geliyor. Timur; hayrola hoca ne oldu? diye sorunca hoca; halk oynuyor diyor. Timur hemen zamları durdurtuyor nedeni sorulunca cevabı; 'oynayan halk tehlikeli olur' oluyor.

Çaresizlik insan beyninin kötü komutlar vermesi, bunun verebileceği zararlardan korunma güdüsü ve refleksidir. Şükür duygusu beyni daha iyi noktalara, teselliye, olumlu düşüncelere yönlendirme, yeni umutlar için zaman kazanmaya çalıştırma için söylenen korunma refleksinin ifadesidir.

Bir ülke sanayi ile büyür, ihracatla büyür, vergiyle, zamla nasıl büyür düşündürür. Toplumumuzun genel mantığında ismini koyamadığım, anlamlandıramadığım, mantıklı düşünme yetisini engelleyen, sekteye uğratan virüs gibi bir şeyler var. İnsanın düşünebilen bir varlık olduğunun tekrar farkına varabildiğimiz zaman düşünmek ve sorgulamak sanırım daha kolay olacaktır.

Halkın yüzde doksanı kredi kartıyla ve kredi üstüne kredi çekerek bankalara mahkum durumda. Bir kaç yıl önce bankalar kredi vermek için yollara stantlar kuruyorlardı. Herkese kredi kartı ve kredi dağıttılar, şimdiyse kredi kartı ve kredi almak isteyenlere çeşitli şartlar koşarak zorluyorlar artık kredi kartı ve kredi almakta kolay olmuyor. Bankalarda halkın ödeme gücünün azaldığını görüyor sanırım. Hazır parayla buraya kadar geldik bundan sonrası ise muamma.

İyi giden şey çok az, herkes düşünüyor, tartışıyor ama hepimiz birbirimizden iyi bildiğimiz için her gün koşarak geriye gidiyoruz. Çıkarsız, adaletin olduğu, insanların işleri için ölmek üzere olmadıkları, ülke çıkarlarının ne olduğunu anlatan kapsamlı bir eğitime ihtiyacımız var. Saman neden yurt dışından alınır kendi tarlalarımızda neden ekilmez? gibi soruların cevapları için eğitime ihtiyacımız var.

HÜLYA ÇAKICI

20 Ekim 2017 Cuma

Kendime Sorular?


Neden öncelik sıralamasında hep en sona kendini yazıp durdun, artık yoruldun değil mi? diye sorar, gözlerimin içine bakar sonra kendime sarılırdım. Yaptığın hatalardan çıkardığın dersleri, yanlış kabul ettiğin doğruları bana anlat derdim kendime. Değerini bilmeyenleri kendine neden dert ediniyor, neden değer verilmeyecek kişilere değer veriyorsun? Niye her şeyi kafana takıp olmadık insanlar için üzülüyorsun? Neden bu kadar takıntılısın, mükemmeliyetçilik sana acı çektirmiyor mu, mutlu olmak için daha ne kadar zaman beklemen gerekiyor?

Beni çok yordun, kendini kendinden çıkar artık hayata öyle devam edelim. Rahat otur ve kendin ol. Olan duygularını saklama, olmayan duygularını var gibi gösterme. Seni çok iyi anlıyorum ve seni yargılamayacağım der, gidişata dışarıdan bir de kendi gözlerimle bakardım.

Neden herkesi kendin gibi sanıyor ve insanlara karşı hep hoşgörülü davranıyorsun, daha asi olmanın zamanı gelmedi mi? Nasıl bir şansın var, neler çektin ve hala hayattasın, bu inat mutluluk getirecek belki de sana. Artık mutlu olmak istiyorsan kendini yaşa.

Doğru olanı bildiğin halde neden hala yanlış yapıyor nereye, hangi hedefe gidiyorsun? Neden her şeyi çok sorguluyor akışına bırakmıyorsun? Neden bu kadar çok düşünüyorsun, kimse düşünmüyor, kendini boşuna üzüyorsun. Bu kadar iyi niyet neden, neden kendini bu kadar yıpratıyorsun?

Kendine yalan söyleyerek mutlu olmaya çalışıyorsun. Keşkeler bitmez geçen zaman gelmez ama keşke hayat bu kadar acımasız olmasaydı. Hatalarımda, yanılmalarımda, aldanmalarımda keşke çok yıpratmasaydım kendimi, bu denli üzülmeseydim. Değer veya değmez ayrımı yapmadan hayatın sunduğu incelikleri öğrenmeliyim. Değen kendi değerim, sevdiklerimin bana değeri olsun.

Bana ne yaptığının farkında mısın? Daha neyi bekliyorsun? Hiçbir şey kendinden daha önemli değil, onun için kendine iyi bak...

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1055310-kendime-sorular

17 Ekim 2017 Salı

İyi İnsan Kötü İnsan


Kötü düşünen, kötü davranan birinin iyi olmak gibi bir lüksü yoktur. İster ettiğini bulma, ister karma, ister başka bir şey densin durum budur. İyilik yapanın her iyiliği karşılık bulur mu? Hayır, o yüzden kendinizi korumayı bileceksiniz ki, kötülükte kötüler de her zaman var olacaktır.

İyi insan olmak kötü şeyler yaşamanıza engel olmaz. Koşullar neyse insan ona göre şekil alıyor. Kötü şeyler yaşadıktan sonra bile iyilik yapabilenlere iyi insan diyorlar. Zihniyeti temiz olanlar için ise bu fark yaratmıyor onlar hep aynı temiz insanlar çünkü.

Önce kendi içimizde iyilik ve kötülük olduğunu öğreniriz, sonra bunun herkeste var olduğunu. Ama iyi ve kötü olmanın bizim tercihimiz olduğunu hep unuturuz. Her insanda nefis ve vicdan olduğuna göre önemli olan bunu vicdanıyla kontrol edebilmektir. Düşünmek ayrı, eyleme geçmek ayrı yaradılış olarak iyi ve kötüye yatkınız, seçim yapar ve irade gösteririz.

Zihniyetlerimiz menfaatçi olduğu için iyilikte de karşılık bekliyoruz. İyi yada kötü olmak tek başına bir ödülü yada cezayı gerektirmez. Başkalarından onay ve ödül beklemeden davranırsak hareketlerimizde daha samimi oluruz.

İyilik karşılık beklemeden yapılan bir eylemdir esası budur. Cennet vaadi ve cehennem korkusuna iyilik yapıyor bir çok insan. Kötülük yapıp şeytana uydum diyenler çoğaldı. Sadece iyilik yapmak için yapan insanlarda asıl başarı.

Fazla yapılan iyilik de, iyilik yapılanı yüceltir, toplumda çoğu insan ahlaktan yoksun olduğundan dolayı, er veya geç üzülen ve yalnız kalan yine siz oluyorsunuz.

Aslında kimse tam olarak iyi değildir mutlaka bir şey yapmıştır birine zarar vermiş, kalp kırmıştır bilemeyiz. O yüzden tamamen iyi ve tamamen kötü diye bir şey yoktur. Önemli olan bir şeyleri birileri için değil, içinden geldiği ve istediğin için yapmaktır.

HÜLYA ÇAKICI

Ülkenin geneli depresyonda!


Kimse mutlu olamaz dünyamızda, bizi mutluluk için tasarlamamışlar. Çünkü gereğinden fazla özlüyoruz dünü.

Ülkenin geneli depresyonda. Kimse mutlu değil, kimse kimseye tahammül edemiyor, umut edebilen insan az, çalışma şartları ağır, insanlar katı, hayatı idame etmek yorucu. İnsanlar yalnız ama başkasını hayatına almak için güçleri yok. Şükür etmek için pek çok sebep olsa da yetmiyor. Ne kadar çok şeyin farkına varırsanız, vicdanınız da varsa depresyon kaçınılmaz. Zaten sorgulayan bir beyin eninde sonunda bulunduğu hayatın gerçekleriyle mutsuzluğa sürükleniyor.

Dünya üzerindeki mutluluğun hakim olunduğu yerler genellikle ekonomik yönden güçlü ülkelerdir. Bizim toplumumuzun Akdeniz ülkesi oluşu dolayısıyla duygusal olması da bir etken belki mutsuz olmaya. Bir kuşak arabesk filmleri ve müzikleriyle büyüdü, şarkılara ve filmlere ağlayarak yetişti. Günümüzün anne ve babaları o kuşağa ait. Yapılan bir deneyde Vivaldi dinletilen bitkiler ile Arabesk dinletilen bitkiler arasında büyük farklılıklar ortaya çıkmış. Klasik müzik dinletilen bitkilerde büyüme ve yeşerme daha hızlı olurken, arabesk dinletilenlerin çoğu solmuş.

Bu arabesk toplum işsizlik, siyasi çalkantılar, ayrımcılık, politik kavgalar, haksızlıklar vs. gibi bir çok etkenle birleşince mutsuzluk dolu günlere geldik. Düzelir mi bilinmez ama daha kötüye gidiyor gibi görünüyor. Hava alayım, biraz stres atayım diyecek yer yok yada rahat yok. Yani insanımızın stresten, sinirlilikten uzak kalma ihtimali giderek azalıyor.

Belki mutluluk akıl, eylem ve yüreğin bir noktada buluşmasıdır. Başlangıcı anlamadan, olayların başladığını anlayamayız hepsi bir anda başlar bizlerde karışır kalırız.

Silkelenirsek kalkar ayağa, yola devam eder, çağdaş medeniyete doğru ilerleriz. Zamanı gelince de ölüp gideriz, evrimsel değişim hareketlerini kimse durduramaz.

Tanrı insana mücadele edebilme gücünü vermiş. Kimisi bu hayat savaşında kaybeder ölümü seçer, kimisi kazanır ölümün elbet gün gelip kendisini seçebileceği bilinciyle yaşamaya devam eder.

HÜLYA ÇAKICI

Yaşanmış bir iş başvuru hikayesi


Gazete yazarı Mustafa Özel'in köşesine taşıdığı yaşanmış ilginç bir iş başvurusu hikayesi:

Alttaki işbaşvuru formunu dolduran Mehmet Tartar'ın başvuru formuna yazdığı cevaplar:

1. Adınız Soyadınız:

Mehmet Tartar

2. Yaşınız:

Yirmi sekiz.

3. Şirketimizdeki hangi pozisyon için Başvuruyorsunuz?

Mümkünse yatay bir pozisyon için. Eğer daha ciddi bir cevap istiyorsanız ne iş olsa yaparım. Şart öne sürebilecek durumda olsaydım burada bu formu dolduruyor olmazdım.

4. Düşündüğünüz ücret:

Aylık 5.000 YTL maaş artı yıllık kardan yüzde 10 hisse. Eğer bu mümkün değilse siz bir ücret önerin ben size evet yahut hayır derim.

5. Eğitiminiz?

İdare eder

6. Son işiniz

Sadist bir şefin deneme tahtası olmak.

7. Son ücretiniz:

Hak ettiğimin çok altında.

8. Önemli başarılarınız:

Arakladığım kalemlerden muhteşem bir kolleksiyonum var; evde sergiliyorum.

9. İşten ayrılma sebebiniz:

Bkz. Cevap 6.

10. Size ulaşabileceğimiz saatler:

Banka atm'si gibiyim: 7/24.

11. Çalışmak istediğiniz saatler:

Pazartesi, Salı ve Perşembe 13.00-15.00 arası.

13. Şimdiki işvereninizle görüşebilir miyiz?

İşverenim olsa burada olmazdım.

14. Fizik durumunuz 20 kilogramdan fazla taşımanıza engel mi?

Belli olmaz, ne taşıdığıma bağlı.

15. Otomobiliniz var mı?

Evet, ama soru yanlış sorulmuş. "Çalışır durumda bir otomobiliniz var mı?" diye sorsaydınız cevabım farklı olurdu.

16. Daha önce bir yarışma veya madalya kazandınız mı?

Madalyam yok ama lotoda iki kere 3 tutturdum.

17. Sigara içiyor musunuz?

Otlanacak bir enayi bulabilirsem.

18. Beş yıl sonra ne yapmayı hayal ediyorsunuz?

Bana tutkun zengin bir fotomodelle Bahama Adalarında yaşamayı. Bir yolunu biliyorsanız bunu beş yıl beklemeden de yapabilirim.

19. Yukarıdaki bilgilerin doğruluğunu taahhüt ediyor musunuz?

Hayır, ama sıkıyorsa aksini iddia edin.

20. Sizi bu başvuruyu yapmaya iten gerçek sebep nedir?

Birbiriyle tutarlılık derecesini kestiremediğim iki cevabım var:

a) İnsan sevgisi ve tüketicilerin iyi beslenmesine katkıda bulunma arzum.

b) Gırtlağıma kadar borca batmış olmam..

Sonuç: Mehmet Tartar işe alındı...

13 Ekim 2017 Cuma

Öğrenilmiş Çaresizlik Öğrenilmiş İyimserliği Döver


İnsanlar tırnaklarıyla çabalayarak gelmedikleri yerleri hor kullanıp her şey olabileceklerini sanırlar ama sadece amaca malzeme olurlar.

Ülkemizde kararları büyükler alır fatura hep emekçiye çıkar. Şıkları da yoktur akıl almak ve hesap ödemek dışında, çünkü akıl hep dümeni tutandadır. Bu yüzden de acıya verecek bir şeyleri kalmamıştır mutluluktan alacakları dışında. Yani hem seçmiyorsun, hem bedelini ödeyensin.

Halkın cahilleştirildiği bir ortamda ortaçağ karanlığını dayatan faliyetlere karşı ayık olmak gerekiyor. Çünkü son yıllarda Allah ile insan arasında aracılığa soyunan bir sürü kişi, din taciri, düzenbaz vs. oluştu.

Millet çocuğa, sakata, yaşlıya, zihinsel engelliye tecavüz ediyor hiç ses yok ama bir amaç uğruna bir şey yap ortalık ayağa kalkar. Eylem yapana saldır, parkta el ele tutuşana saldır, şort giyene saldır, dondurma yiyene saldır. Biri dönüp eleştirince de yapmadığını bırakma. Ne çok hain ve parazit toplanmış ülkemizde, hakikaten çok büyük ve güçlüymüş ki hala dayanıyor. Her şeye sessiz kalıp kendisi bir gün aynı olumsuzluklara maruz kalınca başkalarının niye sustuğunu sorgulayan insanda çok bizde. Yoğun bir toplumsal oryantasyon eğitimine tabii tutulmamız lazım. Yoksa toplumun farklı inanç ve görüşe sahip bireylerden oluşup herkesin dilediği gibi yaşama hakkına sahip olduğunu öğrenemeyeceğiz.

İronik olan bugünün güçlüleri, yarın adalet diye bağıranlar olacak. Kan davasına düşmanlık yapan bir toplumuz ama bu kan davasından da büyük. Düşmanımız adalet, hak, hukuk, kanun düşmanlarıdır diyemediğimiz sürece de bu durum devam edecektir.

Özgürlüğümüz sizin seçiminizin olduğu sınıra kadarsa, sizin özgürlüğünüzde toplumun etik anlayışına kadardır. Toplumun sizlere duyduğu saygıyı sizlerde onlara duysanız problem falan yok aslında.

Unutulmamalı ki, öğrenilmiş çaresizlik öğrenilmiş iyimserliği döver.

HÜLYA ÇAKICI

Allah Niyetine Göre Versin


'Allah niyetine göre versin' iyi insan için dua, kötü insan için bedduadır. Kötü deyince aklımıza kavram değil insan gelmesi çok trajik.

İyilik ticaret değildir, Allah için yapılır ve unutulur. İyiliğin limitini ayarlamak vicdanlı insanın işi değildir. Gerektiği ve ihtiyaç olduğu her yerde iyilik yapabilmeli bilen bilir, bilmeyende kendi bilir. İyi insan her zaman iyidir yaptığı iyiliklere karşılık beklemez, karşısındaki kişide nankör değilse iyilik karşılığında insanca davranır. Günümüzde insanlar para için, menfaatleri için her şeyi yapıyorlar bu dünyanın adının etme bulma dünyası olduğunu ve ilahi adaleti unutarak.

İyi insanların kaybetmesini sağlayan insanlar aslında neyi kaybettiklerini bilmiyorlar. Halbuki iyiler ne bu dünyada kaybederler, ne de öbür dünyada.

Güçlü kişilikler iyi olmayı başaranlardır. Kendini iyi yetiştirmek olumsuz yönlerini değiştirmeye çalışmakla başlar. Erdemli bireyin en önemli özelliğidir hatanın hata doğurmasını önlemek. Gerçeği acı tecrübeler edinince öğreniyor ve acı çektikçe de nerede hayır denmesi gerektiğini öğreniyoruz.

İnsanlar tam anlamıyla kendilerini yansıtmaz, yansıtamaz, yansıyamaz, hepimizin yaşanmışlıkları ayrıdır, kökene indikçe dahada farklılaşır bu bazen kendini bulmak, bazen kendini yansıtmaktır.

Beni hayal kırıklığına uğratan kendimden başkası değil demiş Franz Kafka. Hayallerle yaşayanı gerçeklerle rencide ederler. İnsan acımasızca sadece kendisine düşman oluyor, en büyük zararı da kendisine veriyor. Yaşadığın hiçbir şey için pişmanlık duyma, yaşananlar yaşanması içindir.

İnsanı çukura düşmesin diyerek geriye iterseniz kabahatli olursunuz, izin verin düşsün böylece ağlamamaya alışır.

HÜLYA ÇAKICI

Zeki Olmak Mutsuzluğa Davetiye midir?


En güzel yaşam her şeyin orta halini bularak dengeli yaşamaktır. Zeki ve bilinçli insan geçmişi unutmaz, bugünün şartlarının bilincindedir ve aynı zamanda geleceği de tahmin eder, okur. İyi analiz edip hareket eder.

Zeki insan kendisini rahatsız eden bir çok şeyi bilir ve çareleri ararken mutluluğu kaçırır. Akıl yettiğinden dolayı farkında olmak ile, akıl yetmediği için farkına varamamakla ilgili biraz da. Fikrimce farkındaysan daha az mutlu, farkında değilsen daha fazla mutlusundur.

Hayat için çok şey söylemek mümkün ama uygulamada yetersiz kalıyoruz, temelden eğitim almak yada biraz deli olmak gerekiyor. Akıllı olup da mutsuzsan az biraz deli olmanın zararıda olmaz gibi.

Başka insanlara ve maddelere bağlı olmak, beklenti içinde olmak mutsuzluğu beraberinde getiriyor. Düşünemiyoruz, düşünme kabiliyetimiz yok olmuş, dünyaya kara bir perde inmiş gibi. Biraz samimiyeti yakalayabilirsek belki mutlu olabiliriz.

İnsanoğlu zaafına ve iyi niyetine yenik düştüğü sürece, her zaman ya kullanılır maşa gibi yada önceliği olmayan ikinci seçenek olur. Mutluluk sahip olmak istediğin şey değildir. Elindekiyle yetinmek ve mutlu olabilmektir. Mutluluk suya düşmüş bir damla gibidir ve mutluluk diyarı genellikle sabır ülkesinden sonra gelir.

Mutlu olmak isteyen kimseden bir şey beklemez, mutluluk her yerdedir ve bunu aramak insanların kendi ellerindedir. Mutluluk ve mutsuzluk yaşamın her evresinde bizimle birliktedir, süresiz bir mutsuzluk olmadığı gibi süresiz mutlulukta yoktur.

İnsanca, insana yakışanı yaşamak, yaşatmak değil midir asıl olan. Özünde insan gibi insan olabilmek. Çağ dışı ve geri zihniyetlere düşmeden, emek verdiklerini ve verenleri seven, sözünün eri olan, yaptığı işi iyi yapan, çalışkan, düzgün yaşayan, savunduğu doğrular için dik duran, kalleşliğe prim vermeyen, mert olan, güçsüzü koruyan, rotaya dümen olmayan, kula kulluk yapmayan, karanlığa mum yakan, Allah’tan başka kimseden korkmayan, yani özünde, sözünde insan olan, cinsiyet gözetmeden insan olan, olabilen kişi zaten mutlu kişidir. Böyle insanları zaten mutluluk aramadan bulur.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1055100-zeki-olmak-mutsuzluga-davetiye-midir-

Herkesin kendi doğrusu var!


Tartışmalarda savunmaya geçip karşımızdakini suçlamak kolaydır. Herkesin kendi doğrusu var. Çünkü genel gerçekliği insan göreceli olarak algılar ve değerlendirir.

Çatışma anında veya sonrasında samimi bir şekilde duyguları anlatmak bazen işe yarar. Hissettirdikleri ve etkisi, doğru söylemenin gücü ile birleşebilir. Kızmaya devam etmek tartışan tarafların hepsine zarar verir ve zihnin tartışmanın ötesinde olan düşünceler üretmesine neden olur. Etkisini paylaş, uzlaşı yolu için sorumluluk al ama yürümeyen bir konu ise sınırlarını belirle, kızmadan, sessizce yol al uzaklaş.

Sorunlarımızı anlaşılır ve kendimizi ifade edebilir şekilde ele alıp karşı tarafa hassas bir tutumla dile getirdiğimizde halde her hangi bir çözüm yolu bulamıyorsak yada karşı tarafın çözüm bulmak gibi bir derdi yoksa, bunu istemiyorsa nasıl bir yaklaşım tarzını benimseyebilir, eğriyi doğruyu anlatabiliriz? Anlatamayız. Herkesin bir açığı var ve çevremiz bu yaklaşımları sergileyenlerle çevrili, ben bu durumlar da açıklamamı yapar bırakırım, artık böyle oldum. Çünkü kendi doğruları ağır basıyor bazı insanların, açık değiller yada korkuyorlar, kaybetmekten korkuyorlar, iş, çevre, arkadaş, para, dost, aşk vs. bu yüzdende hep ben doğrucuyum yaklaşımı sergiliyorlar. Ve iyi olmayı seçtiği halde karşısına hep tersi çıkan insanlardır bizim gibiler. Kendilerine dayatılanlara o kadar bağlılar ki, başkalarının dayatılanları sorgulamasına ve eleştirmesine bile tahammül edemiyorlar. Okuyan, düşünen, gören insan mutsuz oluyor. Aslında biraz cahil olmak lazım dünya derdini çekebilmek için.

Başarı ve değişim istiyorsak hayat enerjimizi yükseltmek durumundayız. Eşit olmayan koşullar başarı ve başarısızlığı beraberinde getiriyor. Baktığımızda başarısız kabul edilen insanların kişisel noksanlıklarından çok, adil şartlar ve uygun ortam yaratılmadığı için kendilerini gösteremediğini, bu şartlar sağlananların ise bir adım önde olduğunu görüyoruz.

İnsan sahiplenmeye çalıştığı her şeyi kendisine yük olarak alır. Sorumluluklarını taşıyıp durur, kaybetmemek içinde sürekli çabalar, bu yüzden de mutsuz, yorgun ve korkak yaşar. Güvensizlik, gelecek kaygısı, çıkar savaşları, azla mutlu olmama vs. dolayısıyla samimiyet ve dürüstlük rafa kaldırdı, maskeler takıldı.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1055121-herkesin-kendi-dogrusu-var

10 Ekim 2017 Salı

Romanımızı Yazabilmek İçin Bir Kaleme İhtiyacımız Var!


Aslında her acı çeken ruh, bir öncekinin intikamını sonradan gelen insana fatura ediyor. Ya geçmişle uğraşıyoruz yada geleceğin telaşındayız. Anı yaşayabilmek lazım ki, dengele dengeleyebilirsen. Hayat anın kıymetini bilenler için güzel, hayat elindekilerle mutlu olmayı bilenler için güzel, hayat ne istediğini bilenler için güzel.

Şunu biliyorum ki, hayattan fazla beklentisi olmayan ve küçük şeylerle mutlu olan insanları ezip geçmeye hazır bir sürü beklentisi yüksek insan var. Bu insanlar size beklentilerinizi yükseltmeniz gerektiğini sizi sömüre sömüre öğretiyor. Ve anlıyorsunuz ki, beklentin yoksa hayattan seni yer, yutarlar. Zamanı geri getiremeyiz belki ama istediklerimizi yaşayabiliriz yeter ki kafaya koyalım.
Yaşananlar gerçektir bunu kimsede silemez. Yaşamak için başlamak yeniden denize yelken açmak gibidir. Ya yol alır gidersin yada boğulursun. Bunu yakalamanın yolu da tercihlerimiz. Hayatı olduğu gibi kabullenmek hayata sarılmak ile mümkün. Her şeye rağmen yaşamasını, sevmesini, keyif almasını bilmek gerekli. Böyle düşünen ve yaşayan bireyler hem kendini, hem de çevresini güzelleştiriyor.

Dünya dediğin nedir ki!
Kimi mal İster? Kimi güzel eş?
Kimi bir hane?
Allah imtihan eder! Hepsi bahane!
Kul dediğin sabretmeli ki ersin kemale!
İyi değilim demek ne haddimize!
Şükürler olsun her halimize!
Hayaller hep önden gidiyor!
Ama kazanan gerçekler oluyor!
Ve yıllar gelip geçiyor!
Geriye dönüp bak!
Büyük bir hiç!
Bakmadan devam o zaman yola :)

Fedakar olmak güzel ama insanına göre değişir. Vefa bilmeyene boşa çaba harcamak bizi tüketiyor ama bu vefasızlığı fazla fedakarlık yapınca fark ediyorsun. Yani ne kadar verirsen o kadar alırlar ve ee yapmasaydın derler üstüne üstlük.

Dozunda olmalı her şey. Kulağa küpe bir söz vardır. Azı karar çoğu zarar.
Gerektiğinden fazla değer verirsen. Ederinden fazla fiyat biçersen. 
Ne olur?
Sonun da üzülen tabii sen olursun.
Geçti mi?
Geçti hiç bir şey kalıcı değildir.
Olan bir türlü kıymetini bilemediğimiz zamana oluyor.
Her şey gibi oda geçiyor.
Ve bizim aleyhimize işliyor.
Ve güven duygusuna.
Güvenini kaybettin mi her şeyi, herkesi sorguluyorsun. Bazı insanlara güvenmenin bedelini (iş, aile, sevgili, eş, çocuk, kardeş, arkadaş) bir daha kimseye güvenmeyerek ödüyorsun. Zaten kimsenin ellerine hayatını vermeyeceksin. Bu senin hayatın onu kendi istediğin gibi özgür yaşayacaksın. Herkes gider tek seninle gelen kendinsin.

Bazı insanlar başkalarını kırarak egolarını tatmin ediyorlar. Karşılarındakini saf, kendilerini akıllı sanıyorlar ve yanılırlar. Hayat bir sınav önemli olan bu sınavdan başarılı çıkmak. Ne olursa olsun kalbin ve ruhun temiz kalması. Kimse yaşattığını yaşamadan ölmezmiş. Allah yarına bırakır ama yanına bırakmazmış. Fikrimce hayatın her alanı için geçerli bu söz. Yani kırdığın yerden kırılıp, çektirdiğini çekersin bu konuda adil evren iyi ve kötü fark etmez.

Yeni oluşumlara hazır olabilmek için beyine format atmak gerekir yoksa gelen yeniler çelişki içindeyken, şüphe içindeyken boş yere harcanmış olur.
Bazen insanların yüzüne gerekeni kırmamak/kırılmamak için söylemiyorum. Çünkü yoruldum. Anlamayan, kafası basmayan insanlar boğuyor artık. Tahammül sınırları çoktan aşıldı. Ama sınav devam ediyor. Ya takdir alırlar, yada teşekkür. O gün gelmeden iş işten geçmeden. Her şeye/herkese hak ettiği değeri verelim. Kendimizi ne kadar seviyor ve değer veriyorsak karşımızdakilerede o kadar değer ve önem verelim. Dünya dediğimiz üç gündür. İnsan elindeki hazineyi yitirince daha çok kıymetli olur. Yitirmeden harekete geçmek gerekir.

Çeşme ne güzel yapılmış ama su içecek tası yok! Kırma insan kalbine yapacak ustası yok!

HÜLYA ÇAKICI

Sorun yok, sadece bekle...


Yaşam üzerine fazla geldiği zaman onu zorlama, biraz duraksa, neler olup bittiğine anlam verme.
Mutlaka yanlış bir şey oldu ve düşüncelerin ile
dileklerin aynı orantıda değildi ve varlığın ile buluşamadı.
Sorun yok, sadece bekle.
Güneş doğacaktır, çimler yeşerecektir, çiçekler açacaktır, rüzgar esecektir ve yağmur yağacaktır, zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur!
İzlemeye devam et, şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde, o bir dengedir, o anlamlıdır, şahit ol, tanık ol, olan ile bütünleş, güzellik olanların içinden filizlenecektir; zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur...!
(Albert Einstein)


Bir Fıkra

Okulun birisine gelen müfettiş, sınıfın seviyesini kontrol edeceğim diyerek öğretmeni dışarı çıkartır. Az sonra müfettiş çığlık çığlığa koridora çıkar. Öğretmen “Hayırdır?“ deyince, “Ne hayrı, ne hayrı hiçbir şey bilmiyor bunlar. Zigetvar Savaşını kim yaptı dedim, biz yapmadık diyorlar.” deyince ve öğretmenin cevabınında, “Amannn Müfettiş bey siz çocukları bilmez misiniz yaparlar yaparlar yapmadık derler.” dediğini duyunca soluğu müdürün yanında alır. Olanı biteni anlatır. Müdür, “Öğrenci, öğretmen milletini ne muhatap alırsınız hocam, bunu ancak bakanlık bilir.” der ve Bakanlığa yazar. Üç ay sonra cevap gelir “Ödenek yokluğundan bu sene Zigetvar savaşı yapılmayacaktır. Gelecek senenin bütçesine konulması planlanmaktadır.”

Bir Fıkra

İnşaat amelesi viziteye çıkıp haftalardır tuvalete çıkamadığını söylemiş.. Doktor muayene edip, amelenin külotunu indirip masaya yatmasını istemiş.Adam denileni yapınca doktor içeriden getirdiği beysbol sopasını 3-4 kere sertçe indirmiş amelenin kıçının tam ortasına. 
- Tamam, şimdi tuvalete gidin.
Birkaç dakika sonra tuvaletten rahatlamış olarak çıkan amele
- Sağol doktor bey, hep böyle olabilmek için ne yapmalıyım?
- Bir şey yapmana gerek yok. Tuvaletini yaptıktan sonra k**ını çimento torbasıyla silme yeter...

Limitsiz Olmamayı Öğrenin!


Yanlış insan doğruyu anlatabilir, doğruyu anlayabilir mi? Yansımaya yanılsama eşlik etmez mi? İnsanlar sınırlarını bilselerdi bu kadar insan mutsuz olmazdı.

Kendi mutluluklarından başka hedefleri olmayanlar kötü ve diktatördür. Eğer adaletli olabiliyorsak zaten mutluyuzdur. Haksızlığa karşı çıkamayan insan kendisine de saygı duymaz. Kendisine saygısı olmayan insanda kendisiyle küs ve sorunlu bir insandır.

Toplumda erdemli gibi görünüp, ahlak timsali kesilip, erdeme ve ahlaka sahip olmayan insan çok. İnsanlar kolay kolay değişmezler gerçek benlikleri içlerinde saklıdır. İnsanları anladıkça anlaşılmaz oluyoruz, bunun orta yolu uzak durmak herkes işine geldiği gibi devre uyum sağlıyor.

Dünyaya uyum sağlama sürecinde hayatı anladık dediğiniz anda hayata karşı olan duygularınız, bakışlarınız, umutlarınız dumura uğruyor. Yaşarken öldüğünüzü anlıyor ve hayattan beklentinizin kalmadığını görüyorsunuz. Yaşıyor ve nefes alıyorsunuzdur sadece.

Her şeyi biliyorum diyen kişiler kendilerine verilen fırsatları geri tepmiş sadece öğrendikleri doğru ve yanlışlarla kalmış olurlar. Kendilerine verilen fırsatlardan faydalanamaz, hayattan aldıkları derslerde bitmişse ölmüşler demektir. Sonuçta ölmek bir nevi hayattan alacağımızın bitmesidir.

Artık kimse kimseyi mutlu etmek için mücadele, emek vermiyor. Değer, önemsemek, kıymet bilmek eskidendi. Şimdi beklentiler başka, amaçlar başka. Kendi kendine mutlu yaşamayı öğrenmek ve bunu başarmak gerekiyor.

Değişin, değişelim, her şey değişiyor. Alışkanlıklarınızı, vizyonunuzu, güven duyma duygunuzu değiştirin. Kötü olun, arkanıza bile bakmayın. Anı yaşamaktır arkaya bakmamak, umursamamaktır, ötenazi hakkınızdır bu kullanın. Bencil olmazsanız kazanamazsınız. İnsan boş bir levhadır ve hayattaki tecrübeler kişiliği oluşturur. Kimseyi affetmeyin, herkese ve her şeye karşı limitsiz olmamayı öğrenin. Cahil olun, ahmak olun, vefasız olun, hayatın gerçek anlamı budur.

HÜLYA ÇAKICI

Kaynak Sınırlı İse Kavga Sınırsızdır


Paranın satın alamayacağı tevazuyu, diğer yaşamlara karşı hoşgörüyü, yaşam umudunun varlığını nereye koymalıyız. Hastalık haline gelmiş tüketim çılgınlığında mutluluk, huzur yakalanır zanneden, kendisine bilge diyen cahil insanlarız. Görüyoruz, duyuyoruz, anlıyoruz bazen yanlış yolda olduğumuzu ama eski alışkanlıklarımızdan vazgeçip daha yalın ve beklentisiz bir yaşamı önümüze koyamıyoruz. Korkağız, değişmekten yana baştan mağlubuz, mutsuzluklarımızla debelenmeye sürgünüz.

Uygarlık, bilim, çağdaşlık adına insanlığı ve dünyayı bitirme, dünyaya hakim olma çabası ile önce Kızılderililer ve Afrikalılar sonra Müslümanlar. Dünyada kaos yaratmanın baş mimarları doyumsuz, acımasız adamlar.

Güzel insan aramak ile insandaki güzelliği aramak arasında büyük fark vardır. Bazı insanlar hayatta kalmak için kindar duygulara ihtiyaç duyar ve her oluşumun doğasında olduğu gibi politik hareket ederler.

Batı ekonomisi medeniyeti çökmez. Sömürür, savaş çıkarır ama yine de çökmez. Paraya, bankalara, çok uluslu büyük şirketlere, ordulara, yediğimiz, içtiğimiz şeylere bile belirleyici olan bir oluşuma bir şey olmaz, olan Orta doğuya, Afrika'ya, az gelişmiş ülkelere olur. Artık duygusal değil biraz gerçekçi olmak zamanı geldi. Amerika'ya yıllardır çökecek diyorlar, sonuç bizler çöktük ve milyonlarca Müslüman öldü, insan öldü, canlı öldü.

Farkındalığı sızlanmanın ve teşhisin ötesine taşımanın yolu her şeyin elli yıl geriye döndürülmeye çalışıldığı siyasi toplumsal bakış açısının dar kalıplara oturduğu cinsiyet ayrımcılığının körüklenmeye hızla devam ettirildiği kişisel mücadelenin yapayalnız bırakıldığı bir ortamda o kadar zor ki ama yine de vazgeçmemek, yılmamak gerek.

HÜLYA ÇAKICI

5 Ekim 2017 Perşembe

............... Olmasın...


Dünyada savaş, adaletsizlik, cinayet, kadına şiddet, çocuk istismarı, hırsızlık, yolsuzluk olmasın...
Hayvanlara eziyet, şiddet olmasın...
Çocukların üzüldüğü, aç kaldığı, öldüğü bir yeryüzü olmasın...
Savaşlar, Ağlayanlar, Yetimler, Aç kalanlar, Dövülen Kadınlar, Dışarıya atılan anne baba, çocuklar, Tecavüzler, Düşünce Suçluları, Adam kayırmalar, Torpiller, Adaletsizlikler, Zalimlikler olmasın...
Kibir, açgözlülük, bencillik, aptallık vs. ve bunların sebep olduğu sonuçlar olmasın...
Çıkarcı, art niyetli, merhametsiz insanlar olmasın...
Şu partidensin, bu partidensin diyerek insanlar arasındaki anlaşmazlıklar olmasın...
Yoksulluk, açlık olmasın...
Güç, kudret olmasın...
Haksızlık karşısında susan insanlar olmasın...
Kimse kimsenin hayal kırıklığı olmasın...
İnsanlar bu kadar acımasız olmasın...
Sorgulayamayacak kadar körelmiş beyinler ve bu beyinlerin eğittiği nesiller olmasın...
Kapitalizm ve emperyalizm olmasın...
Cehalet ve aptal insanlar olmasın...
İyi niyetleri kötüye kullanan insanlar olmasın...
İyi insanlar mutsuz olmasın...
Yalan olmasın...
Kötü ve iğrenç olan hiçbir şey olmasın...
Nefret ve kin olmasın...
Üzüntüler olmasın...
Ayrılıklar, küskünlükler olmasın...
Ayrımcılık olmasın...
Nankörlük, vefasızlık, menfaatçilik, namertlik olmasın...
Keşkeler olmasın...
Hayat bu kadar ucuz olmasın...
Hiçkimse hiçkimseye muhtaç olmasın...
Kul hakkı yiyenler olmasın...
Çocukların gözlerindeki gülümsemeyi öldürecek hiçbir şey olmasın...
Mülkiyet olmasın...
Okumayan, düşünmeyen, sorgulamayan toplum olmasın...
İhanetler olmasın...
Irkçılık olmasın...
İnsanlar ikiyüzlü olmasın...
Yalakalık olmasın...
Umutlar, ümitler, hayaller heba olmasın...
Olanların hiçbiri olmasın...
İnsanlar insan olduğunu unutmuş olmasın...
Geç olsun ama güç olmasın...

HÜLYA ÇAKICI

Aşk anlatıldığı kadar uzun, yaşandığı kadar kısa


Sen onu sevdiğin sürece mükemmel, sevgi bitince kusurlu birisidir. İnsanlar maşuk aramıyor bencil duygularına köle arıyor, köle buluyor ama aşkı bulamıyor ve insan akıllanıyor artık kimse köle olmuyor, insanları önemsemediğinizde hayat güzelleşiyor.

Aşk anlatıldığı kadar uzun, yaşanıldığı kadar kısa. Aşk iksirinin içine serotonin hormonu, adrenalin ve birazda ağrı kesici katalım. Aşk biyokimyasal bir süreçten ibaret, hiçbir madde üstü ve mutlak olarak soyut olan bir anlamı yok.

Eğer bir insan bir insanı özlüyorsa gerçekten seviyordur. Bir varmış, bir yokmuş gibi bir masal dünyasında yaşıyoruz. Sevgiye geç kalmak ancak erken ölümle olur, ölene kadar hep bir umut vardır. Küsmek, uzaklaşmak, ilişkiyi kesmek, ayrılmak, boşanmak bunları herkes yapar, zor olan ilişkileri insanca yürütmek. Ama eğer uyum içinde değilse dünyanın hiçbir kelimesi birlikte bir cümle tamamlamaya yetmez.

Ne güzel bir seveninin olması, birlikte yaşlanması, küsken bile onu sevmesi. Sevmediğin şeyler seni sınırlar. Her şeyi sevebildiğinde gerçekle bütün sevgi olursun. Sevgi olabilen sonuçları bıraktığından sınırlar artık onu pek ilgilendirmez.

Dünyadaki tüm sevgilerin temeli kendimiziz. Kendisini sevmeyen başkasını zor sever. Sevgi tek taraflıysa oradan geçip gitmeli, belki başka tarafta gerçek sevgiyi buluruz. Ruhunu tanımadığımız insanın kimliğini tanıyarak yola çıkarsak gönül de yaşlanır akıl da.

Hayat her şeyi öğretiyor. Yağmurda da kalsan, doluya da tutulsan, karda da kalsan hayat öğretiyor kimin ne olduğunu. İyi ki yağmur yağmış, iyi ki buz tutmuşta üşümüşüm diyorsun sonra. Sınavlar bizler yaşadıkça bitmez, bizlere de sınavlara girmek düşer.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1054857-varmis-gibiyapiyor-hayat-eksilterek-bizi