14 Eylül 2017 Perşembe

Önce Kendisini Sevmeli İnsan...


Kendisini sevmeyen, kıymet vermeyen insan kimseyi sevemez. Elimizdekilerin kıymetini bilmek aynı zamanda bunu hak etmek gerekir. Sevilebilmek için çabalamadan, kırmadan yaşamak gerekir yoksa huzur yavaşça uzaklaşır. Seven sevdiğini üzmez, seven sevdiği üzülür diye kırmaz, seven seveni kaybetmek istemez. Kimse kimsenin fırtınasını çekmek için gelmiyor dünyaya. Sorunluysalar gitmeli ve hatta başka hayatlara bulaşmamalılar, kimseyi mutsuz, huzursuz etmeye hakları yok.

Kıymet bilmeyenin hüznü dramatik değil tamamen adaletin gerçekleşmesidir. Hep acı çeken hangi insan iyi değildir. Acı çekmek insanı iyi biri yapar, mutluluk ise empatisiz bir canavara dönüştürür. Mutluluk acının azalmasıdır. Doğruluk, dürüstlük, iyi niyet, özgürlük, saygı, anlayış vs. bunlara önem vermeyen kimseyi sevmeyin.

Birisine verilecek en önemli şey zamandır. Geri alınması mümkün olmayan tek şeydir zaman. Sonuçta hepimiz yalnızız, perde kapanır ve herkes evine gider.

Önce kendisini sevmeli insan, kendisine değer ve önem vermeli, başkalarından sevgi beklemek diye bir şey yok, kendisine güvenen, kendisini seven sevilir de, sayılır da. Karşıdan beklediğimiz bütün güzel duyguların temelinde insanın kendisi yatar, kendinizde olmayan hiçbir güzel özelliği karşıdan bekleyemezsiniz önce kendinizi donatacaksınız.

Geçmişten ve gelecekten kendinizi kurtarıp dikkatinizi şu ana yöneltin. Sadece o gerçektir, onun haricindeki her şey hayalin nesnesidir. Dünya ebedi kalınacak bir menzil olmadığı için bu dünyada mutlu ve huzurlu yaşamak bizim elimizdedir.

HÜLYA ÇAKICI

13 Eylül 2017 Çarşamba

Hayat dersi alıyoruz sürekli birilerinden...


Hayat dersi alıyoruz sürekli birilerinden. Aklın var kullan işte. Beslenme, bilgi ve düşüncenin pek işe yaramadığı genetikten gelen bir şanssızlık olabiliyor bazen. Bazı ruhlar bilgiyle tecrübelendikçe mutluluk eksiltiyor, akıl işe yaramıyor, öngörüler yıpratıyor. Sonunu düşünen kahraman olamaz, oynamadan bilemeyiz ki, ya kazanırsak.

Hayat en büyük okuldur üniversitelerin veremediği dersleri verir, yeter ki almasını bilelim. Yine de bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olunmaz. Kültürlüyüm diye ahkam kesip cehaletinin farkında olmayanlarla kaynıyor ortalık ki, klozet kullanmak bile bir kültürdür. Herkes birbirinden bir şeyler öğreniyor kimse baştan ayağa bilgisiz değil, cahil diye adlandırılan kişilerden de öğrenebileceğimiz çok şey var. Kültür sadece kitaplarda yazılanlarla oluşan bir birikim değil aynı zamanda tecrübedir, yaşanmışlıktır, hatalardır, başarılardır.

Değişim, gelişim diyoruz sonra toz bulutundan saymaya başlıyoruz. İnsanlar değişebilir, gelişebilir önemli olan şu an samimi olmaları ama geçmişte yaptığı hatalarla yüzleşip tekrarlamadan.

Bazen düşündüklerimiz ve söylediklerimiz bize çocukluğumuzda empoze edilmiş toplumsal önyargılardır. Bu tür önyargılar beynin tembelliğini körükleyen, destekleyen düşüncelerdir. Bizim gerçek düşüncelerimiz kendi bedenimizin içinden sıyrılıp, kendimizi başkalarının gözüyle gördüğümüz zaman fark edilir. Yani içimizdeki ikililiği bitirdiğimiz, dışardan gelen etkileri yendiğimiz zaman.

Her şeyin bir bedeli olduğu gibi cesaretin ve cesur olmanın da bir bedeli ve tecrübesi var. Gerçekten kazanmanın kıymetini bilmek için bazen kaybetmek gerekir böylece elindekinin kıymetini daha iyi anlarsın. Yokuşu çıkmadan inişi göremiyor bazen insan.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1054116-hayat-dersi-aliyoruz-surekli-birilerinden

................ bıraktım!


Öncelikle Allah'a
Zamana
İnsanları
Geçmişi geçmişte
Akışına
Umut etmeyi
Çaba göstermeyi
Yarını düşünmeyi
Boşa kürek çekmeyi
Beni kullanan insanları
Öfkelenmeyi
Kızmayı
Konuşmayı
Gereksiz akrabaları
Sürekli para isteyenleri
Kendime yalan söylemeyi
Duygularımı
Güvenmeyi
Çok iyi insan olmayı
İnanmayı
Değiştiremediğim şeyleri
Değiştirebilme arzusunu
Kötü niyetli herkesi
İnsanlara güvenmeyi
Başkaları için yaşamayı
Başkalarını kendimden çok düşünmeyi
Başkaları üzülmesin diye onların istedikleri gibi olmayı
Üzülmeyi
Umutsuzluğu
Hayal kırıklığını
Güvenmeyi
Umut etmeyi
Bir şeyler beklemeyi
Konuşmayı
Susmayı
Ağlamayı
Tartışmayı
Birilerinden bir şeyler beklemeyi
Sevmeyi
Aşık olmayı
Herkes için iyi şeyler istemeyi
Gülmeyi
Beklemeyi
Değer vermeyi
Aptallığı
Ucuz insanlara fazla değer vermeyi
Aldanmaları
Olaylara üzülmeyi
Hayatımdaki faydasız insanları
Hayal etmeyi
Alışkanlıklarımı
Bırakmayı
Hayata dair güzel umutları geride
Dünyayı
İnsanları anlamayı
Saçmalamayı
Geriye öfkeler
Geçmişimi
Gelecekten endişelenmeyi
Sorgulanmayan hayat hayat değildir demeyi
İnsan hayatı yaşamadan sorgulayamaz düşüncesini sorgulamayı
Bırakmayacağımı düşündüğüm her şeyi bırakmayı düşündüğümü
Beklenti içine girmeyi
Günü geceye bırakmayı...

HÜLYA ÇAKICI

7 Eylül 2017 Perşembe

Reset Tuşuna İhtiyacımız Var...


Makamlar ve kavramları soyu tükenmeden koruma altına almamız gerekiyor, yoksa yok olan kavimler gibi tarih sayfalarına gömüleceğiz. Bir reset tuşuna ihtiyacımız var, çok fazla kirlilik ve karmaşa içindeyiz.

Ülkede yalan söylemek, yakalanınca pişkinlik yapıp sırıtmak, işi komikliğe vurmak normal. Yalanı pratik zekayla, uyanıklıkla karıştırıp ortaya bir karışık yapmıyor muyuz? Almanya'da kaç Türk hem kaçak çalışıp, hem işsizlik maaşı alıyor ve üstüne de Alman vatandaşlığı. Sonra en ufak bir olayda Türk bayraklarıyla sokağa fırlamalar. Lotoya güvenmiyoruz çünkü sahtekarlık var, önemli ve insanın kaderini belirleyen her şey de sahtekarlıklar ortaya çıkıyor ama bizler şaşırmıyoruz. Adalet, sahte deliller, belgeler. Yalanlar Cumhuriyeti oldu artık burası. Bu durumlar her zaman vardı ama son yıllarda olduğu kadar alanen olmamıştı.

Kafanızı kaldırıp Filistin'e bakın. Onlarda bizim gibilerdi bir zamanlar, belki bizim düşüncelerimizi taşıyorlardı. Şimdi ne durumdalar? Balkanlara bakın neler yaşadılar. Şu bir gerçek eğer Türksen yakaladıkları zaman bir kaşık suda boğmak isteyeceklerdir. Haçlılar, Yahudiler vs. fark etmez. Böyle devam edersek yaşanacakları görmek isterseniz Filistin ve Balkanlara bakmak yeterli olacaktır.

Neler gördük, neler duyduk, nelere alıştık. Bir kısmımızın aklı belki az çok yerinde ama sağlığımızı yitirdiğimiz kesin. Yalnızlığa alışın o zaman güçlü olursunuz. Aile, dostluk, arkadaşlık, aşk vs. gibi şeylerde büyük sorunlar yaşadığınızda bile artık çok üzülmezsiniz.

HÜLYA ÇAKICI

Her İşini Kendin Yap


Hayat sadece anlarda, ya efendisi olursun ya kölesi, mum ışığı gibi özgürce, mutlu ve erdemli yaşamak, uzun ve zorlu bir yol katetmek Anka kuşu gibi. Ve Simurung'un kendimiz olduğunu anladığımızda her şey çözülecek. Bazen işler yolunda gitmeyebilir ama bizde aynı yolu yürümek zorunda değiliz.

Karanlık bir insana hangi kanıtla giderseniz gidin aydınlanmayacaktır. İnsanların sizi nasıl tanımladıklarına aldırmayın. Onlar böler, parçalar, ayrıştırır, ayıplar, gruplara pay etmeye bayılırlar. Siz kendi kendiniz için ne ifade ediyorsanız ona bakın. Çünkü herkes kendindeki eksikliği fark edip tamamlamaya çalıştığında düzeliriz.

Her işini kendi yapan insanlar önyargılı olmuyor, rahatsın eyvallahın yok kimseye, tedirgin değilsin hayata karşı ve en önemlisi de özgürsün. İnsanların gerçek yüzlerini gördüğüm için onlardan yardım isteyeceğime kendi kendine debelenmeyi daha az yorucu buluyorum. Hayat yaşadıkça öğretiyor ama öğrendiklerini uygulama konusuna gelince merhamet ortaya çıkıyor. Kimseye borçlu olmayacaksın, insanların eline düştüğünde kullanırlar çaresizliğini. Sonuç ne isterim, ne de veririm.

Kendine yetmeyi bilmek güzeldir. Kimsenin kimseye menfaati olmadan yardım etmeyeceğini, insanlarla uğraşmanın hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar zor olduğunu biliyorum. Başkasının iş bilmezliğine, beceriksizliğine getirdiğim kanaatten, tek olmaktan çoğu şeye kafam ve gücüm bastığından, çevremdeki insanlara minnet etmediğim, eyvallahım olmadığı için çekinilirim ve gıybetim çok yapılır.

Dışarıdan farklı görünüyor olsam da kendimi kimseye anlatmak gibi bir derdim yok. Herkes işine geldiği gibi anlayacak nasıl olsa. Ben her yaşadığımdan ders almasını bildim, kırıldım, incindim ama her şartta, herkese değer verdim anlamadıklarını bildiğim halde.

İnce düşünebilmek inceliktir, zarifliktir, nezakettir aynı zamanda da çok büyük bir erdemdir, herkes yapamaz. Hele küstahlığın prim yaptığı günümüzde çok daha zor. Ne zaman ki, insan aynı derdi yaşar ve çeker işte o zaman kendisine de incelik gösterilmesini bekler. Değişim her zaman güzeldir ama öncelikle kendimizden başlamak kaydıyla ve bunu da onurlu bir şekilde gerçekleştirerek.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053903-her-isini-kendin-yap

5 Eylül 2017 Salı

Ruhumuz Kuzu, Bedenimiz Kurt!


Acı hissetmek hiçbir şey hissetmemekten daha iyidir, diyor bir hasta ve devam ediyor; bunu daha önce bilseydim asla tedavi dedikleri cinayete izin vermezdim duyguları tamamen öldürüyor.

Eğer görme, duyma, koku alma gerçeklik ise bunların hepsi beynimize iletilen elektrik sinyallerinin yorumlanmasıdır. Her gün yeni bir güne, yeni umutla başlayabilen insan gerçeklik olgusunu kabullenmiş sistemin bir parçası olmayı seçmiş insandır. Her yerdedirler, çalışırken görürsünüz, alışveriş yaparken, eğlenirken, dedikodu yaparken, plan yaparken. Sosyalleşmiş sisteme entegre olmuş olarak hayatlarını göremedikleri, görmek istemedikleri gerçeklerden kendilerini soyutlayarak yaşayan insanlardır bunlar. Bu sisteme öylesine bağlıdırlar ki onu korumak için savaşırlar.

Hiçbirimiz isteyerek bu hayata gelmedik. Annemizi, babamızı, kardeşimizi bizler seçmedik, nerede doğduğumuz, hangi inanca sahip olduğumuz isteğimiz dışında gelişti. Bir varoluşun içinde istemediğimiz bir hayatı yaşamak zorunda bırakıldık. Maddeciliğin kölesi haline gelmiş duygusuz, samimiyetsiz insanlar sayesinde sorgulayanlar sorunun kaynağına ulaşmaya çalışırken gerçekliğin aslında bir yanılsamadan ibaret olduğunu gördüler.

'Bilin ki biz sizi kurtlar arasına kuzu olarak gönderdik' diyen kutsal metindeki bahsedilen kuzu ruhumuz, kurt ise bedenimizdir. Yapacağımız tercihler kurt mu yoksa kuzu mu olacağımızı belirler. Şizofren, psikolojik sorunları olan insanlar vs. halk dilinde deli diye adlandırılan insanlardır ve bu iki tercih hakkından kendilerini muaf tutmuş öz bilinçlerinden kopmuş kişilerdir.

On yaşındaki otistik çocuk kendisine sarılmasını istediği doktoruna, sarılması için kollarım seni özlüyor diyor.
Şizofrenik bozukluk yaşayan bir hasta doktoruna, sesim senin hakkında ne söylerse söylesin seni seviyorum Jace, diyor.

Akıl ve ruh hastalığı farklı şeylerdir, hastaların ruhu yara almış akılları değil.

HÜLYA ÇAKICI

Yavaşça Matrix'e Doğru Gidiyoruz!


Kendi sonunu hazırlayan canlı türüne insan denir. Çevre felaketine dur demeyen zihniyet kötü yönde uygulanacak teknolojiyi hayata geçiren zihniyetsizlikle aynıdır. Bıçak kemiğe dayanmadan harekete geçmeyen bir canlı olan insandan başka hiçbir canlı bıçağın kemiğe dayandığınıda anlayamaz.

Yapay zeka konulu bilim kurgu filmlerinde de vurgulandığı gibi nükleer silahlar dahil askeri tüm silah sistemleri, bir yapay zekaya teslim edilirse ve üstün zekaya sahip o yapay zeka çevrimiçi ağa erişim sağlarsa, önce en son flash disk veya SD karta kadar kendini kopyalayıp varlığını güvence altına alacak, sonrasında ilk yok etmek isteyeceği şey insan ırkı olacaktır.

Tehlikeli bir canlı olan insan yaşadığı gezegen dahil kendi türünü yok edebilme potansiyeline sahip bir varlıktır. Yapay zekalar devreye girerseler sıkıyönetim de uygulayabilirler, yaşadığımız gezegeni ve kendi türümüz dahil gezegenimiz üzerindeki tüm canlı türlerini bizden korumanın yolu bu olabilir ve belki de son çare yine insanlıktır.

Yapay zekaların ideolojik takıntısı olmayacak ve bunlar benim yaratıcılarım demeyecekler. Bu zekalar tarihi araştırdıklarında insanların kendileriyle aynı dinden olmadıkları için başka dinden bir insanın kafasını bıçakla kestiği bir çok örneği tarayacaklar. Sonra insanların üç kuruş menfaat için diğer insanları ve kalan bütün canlıları umursamadığını görecek, onları hemen harcayabilecek bir varlık olduğu sonucuna ulaşabilecek ve bunun sonucunda bu türün sonunun gelmesine karar verebilecekler (Terminate (sonlandırmak)). Bunu yapabilecekleri bir çok yöntemleri olacak ki, iyi bir karar algoritmasıyla programlanmaları yeter.

Spiritüel (ruhsal) olduğunu düşünmek fazla fantastik olur. Fikrimce en akılcı olan direk beynin vücudu iyileştirebilme kapasitesi olduğudur. İnsan beyni ile ilgili daha derin bilgilere ulaşınca plaseboyu da (aktif gibi görünen aktif olmayan bir tedavidir, hastalar etkili olduğuna inandıklarında oluşur) çözeceğiz.

HÜLYA ÇAKICI

3 Eylül 2017 Pazar

Dine İnanmak Akılcı Olmayı Reddetmez!


Düşünüp beynini yormayan, kendi adına karar vermeyen, veremeyen insanlar tekamül etmez, tesadüf eder sadece. Kendini bilmeyen nasıl ilerleyebilir ki?

Atatürk, 'Türk insanı zekidir' derken öylesine demedi. Türkiye'nin gelişememesinin nedeni insanların zekası değil, bir çok etkenin ülkemizin gelişmesini istememesi ve dolaylı olarak engellemesidir.

Uygur Türklerinin lideri; 'Çin bizi işgal ederken biz Allah'ın ismini 99'luk mu, yoksa 33'lük tespihle mi analım diye tartışıyorduk.' Bu da bize şunu gösteriyor, toplumlar her şeye ve her etkene gerektiği kadar önem vermelidir.

Cumhuriyetin ilk yıllarında ülkemiz uzaya çıkacak olan ilk ülkeler arasında tahmin edilirken Nato'ya girişimiz, yönlendirmesi ve bilimsel eğitim kurumlarının dinsel eğitime dönüştürülmesi sonucunda dünyadan geri kaldık. İslamcıların dış destek ile örgütlenip laik cumhuriyetin temelini yıkması ise içinde yaşadığımız yıllarda şahit olduğumuz bir tarih. İnsanlar köleliğe, itaate, tapmaya meyilliler ne yazık ki.

Eğitimden evrim çıkartıldı, özellikle uluslararası basın bunu Türkiye'nin gericiliği olarak yorumladı. Bardağın altı delik olduktan sonra istediğiniz kadar değişik sıvı koyun delikten akıp boşa gidiyor. Yönetmesi kolay yığınlar isteyen yönetimlerden akıllı, eleştiren, geliştiren aykırı insan yetiştiren eğitim beklememek gerekiyor.

Dine inanmak akılcı olmayı reddetmez. Din eğitimi alan Darvin dini bilim dışı kullanmak dışında düşüncesi olmayan bazı toplumların aksine onu pozitif yönde kullanmıştır. Bu yüzden hala dini dogmalarla yaşayan ülkelerde alıcı bulmakta zorlanıyor. Darvin ve Evrim teorisi bu yönüyle insanlığın en önemli açmazını aydınlatan bir örnek.

Farklı disiplinlerdeki bir çok bilim insanının din temelli eğitim almış olması dinin gelişime engel olmadığını, önemli olanın doğru idrak olduğunu insanlığa gösteriyor.

HÜLYA ÇAKICI

31 Ağustos 2017 Perşembe

Kim dürüst?


Dürüstlük insanlığın gereği olmalıydı ama günümüzde hızla tükendiği için çok değerli hale gelip ilave bir özellikmiş gibi ele alınarak hediye sıfatına ulaştı. Halbuki dürüstlük bir meziyet veya ayrıcalık değil, insanın genel özelliklerinden biri olmalıydı.

Dürüst insanlar için en kötü şey itibarlarının kaybolmasıdır. Bir inançsızlık başladığı zaman öyle gider buna ortam sağlamamak gerekir. İçeride ışık varsa dışarıdaki karanlıktan korkulmaz. Ve yıldızlar çok parlak gözükmese de varlığı ile yolumuzu aydınlatır. Hiçbir yararı olmayacağını bildiğiniz halde insan kalmanın önemli olduğunu düşünürseniz işte oradan onları yenersiniz.

Ama günümüzde dürüst insanların değeri yok, dürüstlük sadece kaybettiriyor. Ne kadar dürüst olursanız olun karşınızdaki kendisinden başkasını düşünmüyorsa dürüstlüğünde anlamı kalmıyor.

Ameller niyetlere göredir, konuşulan değil bizim ne niyetle yaptığımızdır önemli olan. Birilerinin yaptığı yanlış sizin yaptığınız yanlışı haklı çıkarmaz. Ne onların yaptığı, ne de sizin yaptığınız hatalı insanı hatalı gösterip, kendi yaptığınızı masum göstermez.

Sistem dürüst insanları eliyor. İnsanlar sistemde tutunabilmek için dürüstsüzlüğü seçiyorlar. Günümüzde biri, birileri dürüst kalmaya niyetliyse ve bu şekilde bir yaşam sürmeye devam etmek istiyorsa çok ağır bedeller ödemek zorunda kalır. Sistem onu dışlayacak, çevresi onu dışlayacak, yakınları bile anlamayacak. Kısaca toplumdan kopmak zorunda kalacak, yalnızlık en büyük yoldaşı olacaktır.

Dürüst insan parmakla gösterilecek kadar az, herkes bir başkasına göre yaşıyor ve kendisi olmaktan kaçıyor. Kişinin kendisi olmak meşakkatli, rahatsızlık verici ve zor geliyor. Rahatsız olmaya yatkın insanda çok, dolayısıyla ortalık birbirinin aynası insanlardan geçilmiyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053795-kim-durust

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Atatürk analitik düşünmeyi öğretiyor.


Arkamda büyük bir kara tahta vardı. Atatürk “Kalk bakalım genç profesör tahtaya” dedi. Tahta başına vardığımda bana üç kelime yazdırdı. “Su, tuz, deniz”. Şimdi bu üç kelimeden Türkçe’de, Fransızca’da, Almanca’da kaç cümle yapılabiliyordu? Böyle bir soru ile hiç karşılaşmamıştım. Şaşkınlığım geçince aklıma gelen cümleleri sıralamaya başladım.

1) Denizin suyu tuzludur.
2) Suyu denizin tuzludur.
3) Tuzludur denizin suyu.
4) Suyu tuzludur denizin.
5) Denizin tuzludur suyu.

Şimdi bu üç kelimeden Fransızca’da ve Almanca’da ancak ikişer cümle çıkarılabiliyordu. Atatürk sordu. Bu durum Türkçenin lehine mi, aleyhine mi? Hafif bir irkintiden sonra dedim ki “Efendim, bir bakıma bu bir söyleyiş zenginliğidir.” Çünkü kurduğumuz beş cümle arasında küçük farklar vardır; bu bir çeşit nüans zenginliğidir.” Atatürk “evet ama” dedi “Bunun büyük bir sakıncası var.” Sonra ilave etti. “Milletler arası antlaşmalar niçin Fransızca yazılır?” Doğrusu bu soruya da hazır değildim. Fransa'nın büyük bir devlet oluşu buna neden olabilirdi. Atatürk “hayır” dedi. “Fransızca öyle bir dildir ki kelimelerin cümle içerisindeki yeri sağlamdır. Bu sebeple Fransızca bir metin yıllar sonra okunsa daima aynı anlama çıkar.”
İlginç bir görüştü bu...

(ALINTI / ORD. PROF. DR. SADİ IRMAK)

Atatürk burada analitik düşünmeyi öğretip, dilimizin zenginliğini ve eksikliğini belirtiyor. Türkçe dünyanın en eski ve en zengin dili ama maalesef yuvarlanması da en kolay dili.

Dilde yalınlaşmanın önemini vurguluyor, her kelimenin yeri sağlam, yıllar sonra bile aynı anlam çıkar. Dilini yabancı kelimelerden temizlemen gerek. Nüanslarından (farklarından) dolayı insanlar anlamları kaydırabilir, yani yeni anlamlar ekleyebilir ve bu da büyük bir tehlikedir.

Bizler her zaman Türkçe konuşuyorduk. Alfabe değişince konuşulan dil değişmedi. Arap alfabesini de kullansak Türkçe'nin bu durumu değişmez. Atatürk dili değil alfabeyi değiştirdi.

Dilde sadeleşmeden ilk bahsedenlerden birisi ünlü Mevlevi şeyhi Şeyh Galiptir, ardından 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit  alfabe değişikliğini düşünmüşler ama büyük bir girişim olduğu için teşebbüste bulunamamışlar. Dilde sadeleşmeyi ve alfabe değişikliğini birlikte düşünmek gerekir. 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit son derece güçlü padişahlardır. Osmanlı'da okuma yazma oranı kesin olmamakla birlikte erkek %7, kadın %1'den daha az. İletişimi kolaylaştırmak için 1914 yılında Enver Paşa imlası diye bilinen uygulamaya bile geçildi ama 1918'den sonra vazgeçildi. Dilde sadeleşmeyi ve alfabe değişikliğini Osmanlı yapacaktı ama Atatürk'e kısmet oldu ve başardı.

Hangi türden yazarsan yaz Fransızca'da tür olarak aynısı sabit, yukarıdaki beş çeşit sıralama ne olursa olsun Fransızca'da aynı. Atatürk Fransızcanın yapısal cümle kurgusuna ve diğer dil kurallarına vurgu yapıyor. (Syntax vs)

Fransızca da devrik veya zamirsiz (gizli zamir, fiil çekiminde anlaşılan) cümle kuramazsınız. İspanyolca'da bu biraz mümkündür. (zamirsiz cümle). Her iki dilinde kelime hazinesi (vocabulary) Türkçe'den zengindir ama kafa karıştırır, anadili olarak bilenler bile bunların çoğunu bilmez. Fransızların abuk subuk fiilleri vardır, bazı fiillerin anlamını onlarda bilmez.

kendisine hayran bırakan Atatürk hep önde, hep farklı, hep herkesten ileride.

HÜLYA ÇAKICI

29 Ağustos 2017 Salı

Her şey karşılıklı...


Dik duranlar hayatı yeterince tanımış, görmüş, geçirmiş ve dik durmak zorunda kalmıştır. Büyüdükçe, olgunlaştıkça, yükseldikçe insanlara saygıdan eğilirler ezik oldukları için değil. Ve bilirler ki kendi ellerinden başka tutunacak el yok nereden ve nasıl bakarsa bakılsınlar.

İnsanın annesi bile onu karşılıksız sevmezken bunu bir yabancıdan nasıl bekleriz. İdeal aşk beklentisi buysa hayal kırıklıkları kaçınılmaz ama yine de başka türlüsü kabul edilemez geliyor. Aslında kimse karşısındakini maskesiz görmek istemez, bu çirkinliğe kimse katlanamaz, gerçeğine tahammül edemez.

Bir çok insan var ailesine rest çekip ayrı evde yaşayan, birbirlerini yıllardır görmeyen, üç karış toprak, üç kuruş para için birbirini silmiş ebeveyn, evlat ve kardeşler. Tüm iyi şeyleri sadece bir olay silip harcıyor, onlarca yaşanmışlıkları sonlandırabiliyorsun ve buna getirilebilecek bir açıklama yok. Hepimiz bir gün öleceğiz ama hiç ölmeyecekmiş gibi kalp kırmaya, zarar vermeye devam ediyoruz.

İnsanların gerçek yüzleri genellikle bize dönük olmayandır. Kim bir başkasının gerçeğine gerçek anlamda tahammül edebilir. Kişi zamanın akış hızına ters orantılı şekilde kendisini bulur, kendisini bulurken değişmez gerçek kendisi olur. Bu durumda insan kendisini tanımadan bir başkasını nasıl tanıyabilir. Dürtüler ve diğer koşulların dayatması zorunluluğuyla hareket ederken bir de kendi oluşumu söz konusu olunca denklem iyice bozuluyor. Artık insanlara istediklerini vermek gerekiyor ki, istediklerini alabilesin. Kimse kimseyle çok yakın değil sadece uyumlu bir alışveriş ve her şey bir zaman sonra bitiyor ve maskeler düşüyor.

HÜLYA ÇAKICI

Eleştirel düşünme!


Eğitimin amacı öğretmek olacaksa eğer bu insanlara sorgulamayı ve araştırmayı öğretmek olmalı.

Bilgiyi ahlaki çerçeve içerisinde kullanabilme yetisine sahip bireylerin yetişmesi için zorunlu olarak verilmesi gereken bir ders gerekiyor geleceğimize.

Kimin alim, kimin zalim olacağına karar verenlerin aslında alimden zalim, zalimden de alim yapmaya çalışmalarından kaynaklı yaşanan her şey. Hiçbir makam ve mevki insandan daha değerli olmadığı gibi makam mevkilerde insanlar içindir.

Bilgi, beceri ve yeteneklere göre sınıflandırmalar da birbirinden farklı karakterlere, zeka seviyesine, refah düzeyine ve farklı bölgesel kültürlere sahip çocukların aynı bilgileri almasının faydalı olup olmayacağı, işe yarayıp yaramayacağı tartışılır.

Özgür düşünceli ve kendi kararlarını kendisi verebilecek bireylerin yetişmesi siyasi partilerin, cemaat ve grupların, yanıltıcı reklamlarla ürün ve hizmet satan sermayenin işine gelir. İletişim araçlarında amaç, iletişimin kendisi araç olur.

Sığ düşüncelerden, aynılıktan, ezberlenmiş bilginin boğuculuğundan kurtulamıyoruz. Toplumumuz düşünmüyor, düşünülmüş şeyleri hafızada tutup yine o düşünülmüş şeyleri okullarda, üniversitelerde okumak zorunda kalıyoruz. Sonra üniversiteye gidiyoruz, öğrenmek üretmek kendimizi ifade edebilme farkındalığına erişebilmek için, karşılaştığımız şeylerin çoğu aynı sosyal beklentiler dışında. Çünkü gördüğümüz eğitimi devam ettiriyoruz, tam anlamıyla kendi düşüncelerimizi söyleyemiyor, her şeyi tanımlarda arıyoruz, her şeyin tanımı bilmek formülünü bilmek sistemde yeterlidir dayatmasıyla karşılaşıyoruz.

Okullarda eleştiri kültürü dersi olmalı. Toplumumuz eleştirmeyi de, yüceltmeyi de bilmiyor. Eleştirdiklerini yerin dibine geçirip eziyor, övdüklerini de en yüksek yere koyuyor.

HÜLYA ÇAKICI

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Ayrıntılar güveni ve inancı azaltır!


Toplumun kabul etmeyeceği şeylere bile saygı duymayı öğrenmesi gerekiyor, dogmatik fikirlerden, sorgulanmamış ve üzerinde düşünülmemiş batıl inançlardan kurtulması gerekiyor. Çünkü bunlar varoluşa karşı bir yanılsama ve aldatmacadır. Gerçeğe sahip olduğunu düşünen bir insanın sorgulamaya ihtiyacı yoktur.

İsrail 1948'de kuruldu. Bugüne kadar savaş ve şiddetle ölen Müslüman sayısı 12 milyona yakın, İsrail ve Hristiyanların öldürdüğü Müslüman sayısı 50 binden az, yani Müslümanın kendi Şii, Sünni, Alevi vs. mezhep savaşında ölen Müslüman sayısı 11 milyondan fazla.

ABD ve Avrupa ülkeleri çıkarlarına ters düşen ülkelerle rekabeti engellemek için o ülkelerde dinci gericiliği körükler. Böylece sorgulama kabiliyeti olmayan insanları kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek daha kolay hale geliyor.

Ayrıntılar güveni, inancı azaltır paranoyak bile yapabilir. Bütün çirkinlikler ve güzellikler ayrıntılardadır ince düşünür mutlu ve mutsuz olursunuz.

Müslüman, Hristiyan, Musevi vs. inanan inanır, inanmayan inanmaz kimseyi bir zorunluluğa itemeyiz, herkesin inancına saygı duymak zorundayız. Her şeyden önce dürüst, namuslu, saygılı, çalışkan, adaletli insan olmak gerekir sonrası teferruattır hiç kimseyi ilgilendirmez.

Ahlak ve adalet din ile değil, insan olmakla ilgilidir. Yani insani değerlerle dinin hiçbir bağlantısı yoktur. İyiliği yaradan emrediyor diye yapmak, kötülüğü yasaklıyor diye yapmamak kişilerin iyi insan olduğunu göstermez, insan vicdana göre davranır belli şartlanma gözetmez.

HÜLYA ÇAKICI

Adalet rüzgar gibidir!


Ahlak kavramını din ile ilişkilendiren bir toplum her türlü ahlaksızlığa kılıf uydurur. Akıl, bilim, vicdan gibi kavramlarla bağı kopmuş basit kurnazlıklar üzerine hayatlar yaşar böyle toplum insanları.

Adalet rüzgar gibidir küçükleri yıkar, ezer geçer, büyükleri ise deviremez itaat eder. Kendisinde olduğunu söylediği namus ve dürüstlükle övünen kişilerin belki de telaşla örtmeye çalıştığı günahları ve dolapları vardır.

Avrupalı Türkler aslen cahil ve geri kalmış Türklerdir. Yaşadıkları yerlerdeki kurallara uyup Türkiye'ye girdikleri andan itibaren özlerine dönerler. Her türlü kural dışı davranış, trafik kurallarına uymama, sağa sola çöp atma vs. hemen uygulamaya geçerler. İnsanın mayasında varsa ne yapsa, nereye gitse, ne okusa da değişmiyor bir şey. Avrupa ülkelerinde kanunlar oldukça katı uygulanır, kim olursanız olun kaçarınız yoktur. Çünkü devletler insanını terbiye ediyor, etmeli de.

İnsan haklarını savunan sözde Müslümanların para için yapamayacakları artistlik, üçkağıtçılık, çirkinlik yoktur. Çocuklarını bile kendi menfaat ve çıkarları için kullanırlar bunu bilmeyen Alman, Avrupalı vs. yoktur, artık kimin ne olduğunu çözmüş bu ülkeler ve insanları.

Bahçedeki çimlerin içinde çıkan kötü otları ıslah etmezseniz bir gün gelir bahçedeki çimlerin yerine tüm bahçe kötü otlarla kaplanır.

Yahudi'ye sormuşlar, para kazanmak için ne yaparsın? Yahudi, bir işe girip çalışırım.
Peki daha fazla para kazanmak için ne yaparsın? Yahudi, bir şeyler üretip satarım. Peki demişler çok zengin olmak istersen naparsın? Yahudi, alıp satarım, ticaret yani...

Bazen cahil olmanın, hiçbir şeyin farkında olmamanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Entel kelimesini bile iğnelemek, küçümsemek için kullanan bir toplumuz. Dünya için değer olacak hiçbir şey üretemiyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

24 Ağustos 2017 Perşembe

İnsan nedir?


İnsanlar üzerine günümüze kadar bir çok araştırma yapılıp kitaplar yazılmış ama yine de insan nedir sorusuna tam olarak cevap verilememiştir. İnsan dediğimiz canlı bir organizmadır, tarih boyunca aşağılanmış ve yüceltilmiştir ama kimse ortasını bulamamıştır.

İnsan Allahın en muhteşem eseri mi, yoksa yaradılışından beri cennetten kovulan, gözünü kırpmadan kendini şeytana satabilecek canlı mı, düşünen, akıllı bir varlık mı, yoksa ezbere yaşayan bildiğinden, inandığından şaşmayan sabit fikirli canlı mı? Konuşabilen, düşünebilen bir varlıktır insan. Hayvanlarda düşünür peki onların insanlardan farkı nedir? Hayvanlar içgüdüsel ve imgesel düşünürler, insanlar ise kavramsal düşüncelerini dile getirebilen, gerçekleştirebilen canlılardır, bu yüzden kimse düşünceyi onu ifade eden sözcüklerden ayıramaz insan bunlardan ibarettir çünkü.

İki eli olan, iki ayağı üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan (bu özellik her insana mahsus değildir) canlı türüne insan denilir. Bir canlının nankör olabilmesi için önce insan olması gerekir. Problemli bir varlıktır insan, dünyadaki tek sorunlu ve zararlı canlıdır. Kendi türüne ve diğer canlı türlerine, dünyaya ve evrene zararı dokunan canlıdır insan. Ekolojik sisteme faydasından çok zararı olan tek canlı türüdür. Tüm evrenin kendisi için yaratıldığına ve üstün olduğuna inanan, diğer varlıkları hiçe sayıp, hepimizin bir olduğunu kabul etmeyen canlıdır insan.

Kendi menfaatleri uğruna tüm canlıları yok sayan, dünyadaki bütün canlılar arasında en zeki yaşam formudur insan. Zekiliği insanoğluna zeka verdiğinden aynı zamanda kötüdür. Yaşamak için öldüren, öldürmek için yenilikler yaratan vahşi bir yaratıktır insan.

Çok karmaşık, aynı zamanda basit canlılarız. Hepimizin içinde sevgi var ama kimimiz yaşantımızla, kimimiz isteyerek sevgiyi bastırıp nefrete dönüştürürüz. Düşüp tekrar ayağa kalkabilen, bazen yenilgiyi kabul eden, bazen nefes almanın tadını hissederken bazen de aldığı her nefese lanet okuyan bir türüz.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053573-insan-nedir

Hayatın içinde var, hayatın dışında yok!


İnsan gerçeklerle yüzleşse bile onu aşacak erdeme henüz sahip değil, çünkü zayıf canlılarız.

Çözüm öneremiyorsanız problemin bir parçası olmayın, kendinize saygılı olun yeter. Dönemsel değişen olgular insanı bir yere vardırmıyor, ayrıca sizi anlayabilen bir kitlenin olması gerekiyor.

Yarışa aynı pozisyonda başlamış olmanız aynı şartlarda yarışacağınız anlamına gelmez. Bu durumu tam anlamıyla kavramak sürekli algısı değişen bir bilince sahip olduğumuz içinde zordur. Teknik olarak sadece bulunduğumuz an içinde bunu tam olarak anlayabiliriz. Çünkü ben anladım sende anla ihtiyacı insan tarafımızın dışa vurumudur. Algı değiştikçe hayattan algıladığımız her şeyde farklılaşacağı için hayatı da tam anlayamayabiliriz. Yani tam anlamıyla anlamanın ölçüsü yok, hayatın içinde var hayatın dışında yok.

İnsanlar farklı kişilik ve görüştedir. Birisi herkesi sevecek, onun kişilik özelliklerine değer verecek diye bir durum yok ki, olması da normal değil zaten. Hepimiz aynı özelliğe farklı değer verir, farklı anlamlar yükleriz çünkü.

Dürüst olunmaması gereken zamanlarda oluyor hayatta. Maleseff inatla, ısrarla belkide elimde bile olmadan kendim kalmayı başarıyorum. Ama yine de en güzel şey kendin olmak, olabilmektir. Doğrularımı götürmeye yetecek kadar yanlış yapmadım hayatta, çok sıkıştığım yerde boş bıraktım. Dürüst olmam yanlış olarak işaretleniyorsa bu benim değil sınavımı sorgulayanların yanlışıdır görüşündeyim.

İnsanlar kendi eksiklerini biliyor ve bunu bildikleri halde kendilerini düzeltmeye çalışmıyor zamana bırakıyorlar. Ne şartlarda olursa olsun hayatı güzel yaşamak bizim elimizde, ne kadar pozitif olur ve iyi düşünürsek o kadar huzurlu oluruz. Etrafımızdaki tüm karamsar ve olumsuz düşüncelere sahip olanlara rağmen. Gül geç. Gülmek hayata karşı gösterilen en büyük direniştir. Dün ağladığımız şeylere bugün gülebiliyorsak hayata karşı galibiz demektir.

HÜLYA ÇAKICI

Anlamadığı şeylere hayrandır halk!


Dünyada bir şeyleri başarmaya kalkarsan düşman edinirsin. İnsanlar büyümeni istemezler, bir şeyleri başarmanı istemezler. Düşünün kim bir konuda devrim yaptıysa sonu hep kötü bitmiş.

Toplumcu, gerçekçi doğrularımız çok ama içinde bulunduğumuz toplum veya toplumlar henüz buna hazır seviyeye ulaşmış değiller.

Oku ve cehaletle savaş, cehaleti yenen kendini kazanmış olur. Cehaletin en büyüğü kendini okuyamamak ve bilmediğini bilmemektir.

İnsan topluluklarını biçimlendirebilmek için o kitleyi maniple etmek gerekir. Ortak bir inanç sistemi yada toplumdaki insanların ortak bir şekilde uyum sağlayabilecekleri bir takım ideoloji sistemi ve bugün bunları din, siyaset vs. şeklinde görüyoruz. İçten hasta bir toplumu düzeltmeye çalışmak gibi bir seçenek söz konusu olmadığı gibi böyle bir eyleme girişilse bile toplumdan görülecek tek davranış biçimi cehaletle harmanlanmış şiddet olacaktır.

Halkın değerlerini halkın anlamayacağı şekilde eleştirenler birde halktan saygı görüp sempati topluyorlar. Anlamadığı şeylere hayrandır halk. Tabii bu görüş günümüz dünyasındaki her ülke halkı için geçerli değil. Özellikle bilim ve teknolojiye yüksek düzeyde önem veren eğitimli toplumlarda hiç değil.

Sürekli suçu ona buna ata ata sıra kendimizi düzeltmeye gelemedi. Fakir edebiyatı ile ülkeyi fakirleştirmek bu olsa gerek ve ne yazık ki ülkede gerçek anlamda seçkin bir grup mevcut değil.

Kısıtlı alan ve şartlar uygun şekilde, akılcı olarak değerlendirilirse yol olumluya evrilir. Tesadüf olmayanlar senaryoyu oluşturur.

HÜLYA ÇAKICI

22 Ağustos 2017 Salı

Her an tektir ve özeldir...


Biraz sabır, haklılık, işi bilme başarıyı getirir. Yaşanan kötü günün sabahında yeniden yola çıkacak gücü bulan insan güçlüdür. Bazen bir orkestra şefi gibi olmak, sırtımız seyirciye dönük kim ne derse desin hayatı yaşamak, doğrularınla yürümek gerek. Kısacık hayatımızda kendimize birini örnek alarak gerçek beni yok saymamak gerek. Sadece kendimiziz bir başkası değil ama herkes başkasının hikayesinde kahraman ve kendi hikayesinde çaresiz.

Artık kimse küçük şeylerden mutlu olmuyor. İyi bir şey görüp yaşadıklarında biraz daha istiyorlar. İstedikleri şeyleri aldıklarında da tümden bir mutsuzlukla baş başa kalıyorlar.

Anı yaşamak için bir çaba göstermek gerekmediğinden belki de farkına varamıyoruz. "An" kavramı beynimizde farklı anlamlarla karşılanıyor, anı oluşturan parçalar hiç beklemediğimiz bir anda bir araya gelerek uyum içinde yükseliyor, bedenimiz ve ruhumuz yoğunlaşan duygularla doluyor. Böyle bir anda plan ve hesap yapmak yerine bir süreliğine kendimizi salabilmek, boş kaplarımızı hoşluklarla doldurmak becerisini gösterebilmek çok güzel olurdu. İnsan kendini değerli, özgür ve her şeyi başarabilecek güçte hissederdi. Hepimiz bunu bilmemize rağmen çoğu zaman başarmakta zorlanıyoruz. Sorumluluklar ve geçim kaygısı dengeyi bozuyor.

Aslında yaşadığımız an bir önceki hayalimiz, planımız, programız olabileceğinden ve bir daha o anı yaşayamayacağımızdan en güzel şekilde hissederek yaşamalıyız. Her an tektir ve özeldir. Sevinçlerimiz, acılarımız sadece o an için var, anlamını ve kendimize düşen payını çıkarabilirsek eğer. Yaşam bir illüzyon, çok ciddiye almadan dayatmalara, zorlamalara girmeden sessiz, sakin yaşamak gerekiyor.

Ama anlık yaşamayı amaç edinerek yaşamak, yaşadığımız dünya ve ülke için biraz ütopik. Bu kadar insanca bir istek bile büyük bir külfete dönüşebiliyor. Gerçek değerin insanlığa bırakılan kalıcı, evrensel katkılar olduğu da gözardı edilmemeli. Ailem ve çevrem için, onların hayatını kolaylaştırıp, güzelleştiren ne yaptım sorusuna da rahat bir vicdanla yanıt bulmak gerekiyor.

Einstein zamansızlığa inanıyordu. Ona göre geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman dediğimiz zamanların tümü aynı anda yaşanıyordu. Geçmişte veya ilerde tanıdığımız veya tanıyacağımız herkes şu an bizimle beraber. Eğer bu teori doğruysa o zaman tüm an'lar bizim için eşit derecede gerçek ve ulaşılabilir durumda. Sadece bunun nasıl olabileceğini öğrenmemiz gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

Hayat belki kendimizi düzeltmemiz için yarınları vermiştir!


Ve insan hiçbir zaman layık olduğu yerde değildir. Hayat belkide hatalarını düzeltebilmesi için yarınları vermiştir ona ama insanın yarının bir fırsat olduğunun bilincinde olması gerekir. Farkına varmışsa zor gelen ağırlık yerine göre hafifleyebilir.

Aklı başına gelen insanların çoğu yaptıklarından çok yapmadıklarından, yapamadıklarından dolayı pişman olur. Bu da öğretilmiş çekimser davranışlar ve durumunun verdiği kısıtlamalar nedeniyle olabilir.

Hiçliği hissedip hissettiği kadar tanımlayabilir yoktan var olan, yokluğu bilen. Bütün tanımların ötesindedir hiçlik. Bazı insanlar vardır hissetmekten uzak, hissedenlerin tanımlarını hemen sahiplenmeye çalışıp ardından daha ilerde olduğu izlenimi vermeye çalışan.

Bazıları çevrelerindeki herkesi, her şeyi ayna olarak görür. Annesi, babası daha sonra çevredeki her şey aynadır onlar için. Bu aynalar ile başlarlar işitmeye, görmeye, okumaya, ezberlemeye bir yandan da üç beş kitap aynası ile birlikte gelgitler içinde kalırlar. Aklına gelmemiş, bulamamıştır henüz kendi içindeki aynayı ve yüzleşememiştir henüz kendisiyle.

Neden sorusunu sormaya alıştırılmış beynimizin nedensellikten vazgeçmesi çok zor. Bir yanda bütünü kavramak için bu sorudan vazgeçmek, diğer yanda olduğu gibi alan kapıdan sokulan dogmalar. Bu kademeye geçebilmek için dogmatik düşünce biçimini yani inancını halletmiş olmak gerekir. Kendini bilmediğinin farkında olmayan benlik sanrısının perspektifinden kısıtlı amaçlar üretip neden diye sorarız. Soru sormak iyidir ama soruyu soranın sanki kim olduğunu biliyor muşuz gibi davrandığımızda her şeye nedenler ve cevaplar üretip dururuz.

Kendimizin daha tam olarak kim olduğunu bilmediğimizi kabullenirsek doğru perspektife yaklaşmış olur, zihnimizin doğru soruları sormasını sağlayabilir yada sorma ve sorunun cevap bulmasıyla ilgili saplantısını gerçeğe yaklaştırabiliriz.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053354-hayat-belki-kendimizi-duzeltmemiz-icin-yarinlari-vermistir

17 Ağustos 2017 Perşembe

Bilmediğini bilmeyen insana bilmediği bildirilebilir mi?


Bir şey yaşantı yoluyla açık değilse onu duyacak kulakta olmaz. Ham olduğunu reddedip her şeye vakıf olduğunu sanan dogmatik fikirlere hiçbir şeyi aşılayamazsınız.

Olduğundan daha iyi görünmek, hak ettiğinden daha iyi ve daha fazlasını istemek ve elde etmeye çalışmak. Haklılık haksızlık değildir susturmak, baskıyla egonun tatminidir. Evren zıtlıklar üzerine kurulu ve insanoğlu da evrenin bir parçası. Haklı, haksız olan rasyonel bir düşünce ile algılandığı zaman makul olan elde edilir ve haklı da, haksız da ortadan kalkar.

Bilmenin olgunluğu önemli olan, bildiğini bilmek bilmediğini bilmek. Haksız kişi bilmediğini bilmez, bilmediğini bilmediğine göre de bilmeden savunma cesareti gösterir. Henüz bilmediğini bilme, bildiğini bilme olgunluğuna eremediği için susmaz. Yaşamımızda önemli olan dengeyi bulabilmek çünkü her şey o dengeye doğru bir akış içerisinde. Yaşamın kuralı olan dengeyi bulma gereği haksız olan kişilerinde gerçeği bulana kadar konuşması gerekiyor ki, gerçeklerle karşılaşma ihtimalleri artsın, susarsalar bilmediklerini bilemeyecekler çünkü. Haklı kişi dengededir, dengede olan her şey durağandır, dingindir, derindir, sessizdir. Buradan da bilmediğini bilmeyen insana bilmediği bildirilebilir mi sorusu çıkabilir.

Tek kişilik bir dünyada yaşamıyoruz, hayat kendi nefsinden, sadece kendini düşünmekten ibaret değil. Bizlerden milyarlarca var, ne kattık hayata, yaşama, insanlığa. İnsanlar empati kurmak yerine direk aşağılama, hor görme, nefretle bakma yöntemini seçiyorlar. Bu da aşağılama sınıfına giriyor ve bunu küfür ederek, beddua ederek yapıyorlar. Kısır bir döngünün içindeyiz tahammül sıfır.

Sorgulayan beyin yerine, inanmak araştırıp gerçeği bulmaktan çok daha kolay. Bu yüzden genel çoğunluk inanmayı tercih ediyor.

HÜLYA ÇAKICI

Değişim devam ediyor!


İnsanoğlu emekleme döneminde bu yüzden çok hata yapıyor. Dünyanın onu büyütebilmesi için daha vakti var, yeter ki insan öğrenmek istesin.

Dünya evrim değiştirmiyor belki ama bir süreçten geçtiği kesin. Ama bir çok şey içinde geç, kimsenin elinde sihirli değnek yok çünkü. Dolayısıyla bu değişime ayak uydurmak gerekiyor.

Bir karınca orman yangınını söndüremez bunu oda bilir ama yine de yuvasına ağzıyla su taşır. Karıncanın tarafı bellidir. İnsanlar ise her tarafta at oynatır.

Tarafı olmayanın sahneye geçmesi mümkün değildir. En büyük virüs milyarlarca yıldır evrim üstüne evrim geçirip bugünün insan şekline büründü. En son Irak ve Suriye'de yirmi milyona yakın insanı öldürdü. Afrika'da bir milyar insanı aç susuz bırakıp bütün madenlerini eritti. Çin'de üç milyar Asyalının çok düşük bir parayla iş güçlerini kullanıp, emeğini sömürdü. vs.

Yerküre kabuğunu milyonlarca yıl içinde belkide binlerce kez değiştirdi. Değişim devam ediyor. Bilim adamlarının insan yaşamı için sorun olarak yansıttığı çölleşme, buzulların erimesi, kuraklık, iklim değişiklikleri gibi değişimler doğal süreçler. Veriler, kanıtlar ve yaşananlar gösteriyor ki, hiçbir şey hayal ürünü değil dünya küresel çapta ısınıyor ve canlı türleri yok oluyor.

Dünya bilinen 4.5 milyar yaşında ve bize ihtiyacı yok, bizim dünyaya ihtiyacımız var. İnsanlık yazılı tarihten itibaren 2017 yıl. Dünya kendini çok çabuk tedavi edebilir ama insanlar göremez, şu an sadece bize zaman tanıyor hatamızdan dönmemiz için.

HÜLYA ÇAKICI

15 Ağustos 2017 Salı

Emperyalizm kapitalizmin ilk aşamasıdır!


Yoksulluğun kaderle bir alakası yok. Dünyadaki yoksulluğun sorumlusu emperyalizm. Emperyalistler sömürdükleri ülkelerin devamlılığı için gelişmesini istemez olabildiğince geri bırakırlar.

Emperyalizm kapitalizmin ilk aşamasıdır. Kapitalizmde hakim sınıf burjuvazi yani üretim araçlarının sahipleri zenginlerdir. İnsanlar yaşayabilmek için temel gereksinmelere ihtiyaç duyarlar. Kapitalizmde işçiler üretim araçlarından yoksundur, emeğini satarak burjuvazinin yani zenginlerin fabrikalarında çalışırlar. Temel gereksinmeleri için alın terlerini satar, sömürülürler. Kapitalistler yaşayabilmek için işsiz bir kitle bırakırlar, bütün kapitalist ülkelerde işsizlik vardır.

Para biriminin yarattığı esarette refaha ulaşmak için paranın şart koşulmasından dolayı insanlar iyi şartlar altında yaşayabilmek uğruna kapitalizmin mecbur kölesi olup vakitlerinden çaldırıyorlar. Bu durumların düzelmesi ise adil düzen ve yasalarla mümkün ama kapitalizmin ve hukuksuzluğun dibine vuran ülkelerde bu durumlar azalmadan hızla çoğalıyor.

Ülkemiz dışa bağlı ve çarpık geliştiğinden dolayı Türkiye'de de çarpık kapitalizm mevcut. Doğu bölgelerimiz de hala feodalizmin izlerini taşırlar.

Eski kölelik düzeni şu an ki kölelik düzenine göre daha insancıldı. Eskiden senin efendin olacak kişi aynı zamanda barınmanı, sağlığını, çocuklarını, güvenliğini, eğitimini sağlamakla yükümlüydü. Ama şu an bunların hepsini normal bir işçi maaşıyla karşılamak mümkün değil.

Dünya öyle bir düzen üzerine kurulmuş ki şöyle düşünüyoruz; herkesin gelir düzeyi aynı olsaydı insanlık ile insancık arasında ne fark kalır. Bazı durumlarda çoğumuz insanlığımızı yitirmiyor merhametimizi, vicdanımızı kullanıyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Gerçeğin analizi...


Düşünüp sorgulamak zor geldiğinden doğru bildiklerimize sarılıp savunuyoruz, çünkü inanmak düşünmekten daha kolay geliyor. Çocukluktan itibaren empoze edilmiş düşüncelerin terk edilmesi oldukça zorlu ve irade gerektiren bir işlemdir.

Bireyin yaşamındaki ilk otorite ailesidir. Ailelerde genellikle fikir, düşünce ve inançlarını tek doğru olarak bireye aktarırlar. Düşünme ve sorgulama noktasından uzak olan birey ise şüpheden uzaktır. Düşüncelerinin ve inandığı değerlerinin tek doğru olduğuna inandırılan, hayatı boyunca tek sözde gerçeklerle yaşayan birey, karşısındaki gerçek doğru olsa bile kendi düşüncelerini ölümüne savunur. Ona öğretilen, dayatılan cehalettir aslında ve değiştirmesi çok zordur. Bir insanın kendi düşüncelerinden şüphe edebilmesi için düşünebilme ve şüphe edebilme noktasında olması gerekir, bunlar ise ona öğretilmemiş olgulardır.

Savunduğu görüşler kendi bedeninden bir parçaymış gibi gelir. Güvendiği insan olmayan veya insanlar ile iletişime geçemeyen kişi savunduğu en ufak fikri bile kendisi adına tabulaştırıp ona karşı sorumluluk hissedebilir. Dindarlık, dinsizlik ve politik görüş gibi yapılar, kitlesel oldukları için duygusallık yaratır. Zaten kitlesel görüşlerin kitleler ile buluşabilmesi duygusal sömürü gerektirir bu da dogmatizm yaratır.

Bazı insanlar bir fikri benimsemek için uzun süre kendi içlerinde çatışma yaşarlar, kendilerini sürekli sorgularlar. Bu kadar uğraştan sonra başka birisinin mantıklı olsa bile kendi fikirlerine karşı bir fikir, bir düşünce öne sürmesini egoları nedeniyle aptallık olarak görürler. Çünkü bilge olmayan herkes kendini kusursuz olarak tanımlar.

En doğrunun hep kendisi olduğu düşüncesi. İnsanoğlu asla doğruya ters düşmüş olabileceği ihtimalini düşünemez. Kendi benliğiyle var olamayan bir yığın düşünceye fanatikçe sarılarak var olmaya çalışır.

Buddha belli bir yaşa kadar sarayda yaşadı, hayatı sadece saraydaki gibi sanıyordu sokağa çıkana kadar. Sokaktaki yaşamla saraydaki yaşam birbirinin zıddıydı. Buddha gerçek yaşamı seçti, yani sokaktaki yaşamı ve böylece Buddha oldu.

HÜLYA ÇAKICI

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Kanada’dan Müslüman yaşayanlarına bir mektup...


Müslüman ana, babalar, bir Montreal banliyösünün tüm okul kantinlerinde domuz etinin kaldırılmasını talep ettiler. Montreal banliyösü Dorval belediye başkanı bu talebi reddetti ve kasabada yaşayan tüm ana babalara bunun nedenini açıklamak için bir mektup gönderdi. İşte o mektup:
SAYIN...
"Müslümanlar, Kanada'ya ve Quebec'e, geleneklerine, göreneklerine ve hayat tarzlarına adapte olmaları gerektiğini anlamalıdır; çünkü göç etmeyi seçtikleri yer burasıdır.
"Quebec'teki yaşama entegre olmak ve buradaki yaşamı öğrenmek zorunda olduklarını anlamalılar.
"Yaşam biçimini değiştirmesi gereken kişilerin, onları cömertçe bağırlarına basmış olan Kanadalılar değil, kendileri olduğunu anlamak zorundalar.
"Kanadalıların ne ırkçı ne de yabancı düşmanı olmadığının farkında olmalılar. Kanadalılar müslümanlardan önce şimdiye kadar birçok göçmen kabul ettiler (ama bunun tersine, Müslüman devletler gayrimüslim göçmenleri hiçbir zaman kabul etmemektedirler).
"Kanadalılar, en az diğer devletler kadar, kendi kimliklerini ve kültürlerini bırakmaya istekli değillerdir.
"Kanada, herkesi hoş karşılayan bir toprak parçası ise, Kanada’da yabancıları hoş karşılayan Dorval Belediye Başkanı değil, bir bütün olarak Kanada ve Quebec’te yaşayan tüm halktır.”
“Son olarak, Yahudi-Hıristiyan kökleri, Noel ağaçları, kiliseleri ve dini festivalleri ile Kanada’da (Quebec) din konusunun özel yaşam alanında kalması gerektiğini anlamalıdırlar.
Dorval belediyesi, İslam'a ve Şeriat'a taviz vermemekte haklıydı.
"Laiklik ile hemfikir olmayan ve Kanada'da kendini rahat hissetmeyen Müslümanlar için, çoğunda yeterli nüfus olmayan 57 güzel müslüman ülke şeriata göre helal kollarını açmış onları beklemektedir.
"Ülkenizi Kanada'ya gelmek için bıraktıysanız ve diğer Müslüman ülkeler yerine Kanada'ya gelmeyi tercih ettiyseniz, Kanada’da yaşamın dünyanın diğer yerlerine oranla daha iyi olduğunu düşünmüş olmalısınız.
"Kendinize sadece bir kez şu soruyu sorunuz: "Kanada neden sizin geldiğiniz ülkeden daha iyidir?" 
“Domuz eti satılan kantin" bu sorunun cevabının bir parçasıdır."
(Alıntı)
Cehenneme çevirdikleri ülkelerini terk edip başka ülkeleri cehenneme çevirmek için dünyaya yayılan ölümcül bir virüs gibiler.

8 Ağustos 2017 Salı

Zaman bizi harcıyor!


Zaman geçiyor insanlar tükeniyor, bir kısır döngüde yaşıyoruz ve zaman devam ediyor sadece insanların isimleri değişiyor, zaman yaşadıklarımızdan insan ise doğum ve ölümden ibaret kalıyor.

Merhametten yoksun tek gerçektir zaman. Her an, her saniye, her dakika kaybetme korkusuyla yaşayarak kıymeti bilinir değerlerin. Çözemediğiniz şeyleri bırakın zaman çözsün en iyi çözümü o bulacaktır.

Kendi aklın ve mantığınla kararını verip, uygulayıp, sonucuna da katlanacaksın. Kimse iyi bir şeyini çekemiyor, kötü olunca da sevinenler çok oluyor. Zarar veren, verecek olan şeylerden vazgeçmek gerekiyor bazen, sonunda istediğimizi elde etsek bile harcadığımız zamana değmiyor, ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyoruz. Olayları bir süzgeçten geçirip iyi ve kötüyü öncesinde anlamak gerekiyor, kaybederekte kazanabiliyor bazen insan, bunu anlamak için yine biraz zaman gerekiyor, yaşamın içindeki gerçeklerdir insanı tutuk yapan bazen.

Endişe duyduğumuz durumların %75'i gerçekleşmezmiş yani yaşamımızı boş yere kaygıyla geçiriyoruz. Hayat bizleri harcıyor. Aslında her şey hayatımızın tam ortasında ama göremiyor, yaşayamıyoruz. Günümüz insanı hayatı çok hızlı yaşadığı için çoğu şeyi ıskalıyor. Kendi alışkanlıklarını yaratıyor sonra bunlara kapılıp alışkanlıkları onları yönetmeye başladığı için esiri oluyor, bu da bir kısır döngü yaratıyor.

Dünyaya geldik gidiyoruz. Önemli olan ne para, ne pul, önemli olan huzur. Sevdiklerin ve sevenlerin yanında ve sağlıkları yerindeyse huzurda vardır. Huzur ve mutluluk karşılıksız yardım edip gözlerdeki mutluluğu görebilmektir bazen, bir fidanın çiçek açmasını görmek, aç bir hayvanın karnının doyurmaktır bazen de. Tanımadığınız birinin yere düştüğünü görüp elini uzatıp onu kaldırmaktır. Mutlu olmak için mutluluğa niyet etmeniz gerekir, mutluluğu seçmeniz gerekir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1052937-zaman-bizi-harciyor

6 Ağustos 2017 Pazar

İnsanın boyu topuğundan ölçülür!


Zeki olmanın en kötü tarafı kısıtlı bir çevreyle bir şeyleri paylaşmaya çalışmaktır. Kişi kendisinde yok, yaşadığı toplumda var olmalıdır. Büyüdükçe küçülmeli, elle tutulmalı, gözle görülmeli, sırda sır olmalıdır ve unutulmamalıdır ki, ne kadar yüksekte olunursa olunsun insanın boyu topuğundan ölçülür. Başkalarını bilen zeki, kendini bilen aydınlanmıştır.

Her şeyin mahvedilmesini sükutla izliyoruz. Nasıl bir toplum olduk, ne çabuk kabulleniyoruz her şeyi. Bunca şeye ses çıkarmayan, tepkisiz kalanların, her şey yok olduktan, değerlerimiz, güzelliklerimiz yok edildikten sonra, bitirildikten sonra tepki göstermesini nasıl bekleriz. Artık toplum kör, sağır, ruhsuz, sevgisiz ve tüm güzelliklere düşman; bilime, sanata, eğlenceye, doğaya, hayvanlara en kötüsü de insanlara düşman. Ne kadar çok ezersen ve aldatırsan alışıyorlar. Aldatmadığın, ezmediğin vakitte şaşırıp aptallaşıyor ve inanamıyorlar, bir çok insan tekmeye alışmış durumda, iyi davranan kişi kötü anlaşılıyor. Yozlaşma yetişilemeyecek kadar hızlı bir döngüde gerçekleşiyor.

Hata ile yanlışı ayırt edemeyen insanlar çoğunlukta. Herkes haklı olduğunu düşünüyor ama aslında iyilerdir haklı olanlar, çünkü onlar bilerek yanlış yapmazlar. Hatalar istemeyerek, yanlışlar ise bilerek yapılır. Hayatımızı belirleyen duygular; keşke hiç yapmasak, sonra pişman olmasak. Keşkelere bırakmamak gerekiyor hayatı. Kötü olmamak iyi olmak değildir, kazanç getirmeyen iyilik iyilik değil midir, herkesin bencil olduğu dünyada kazancın dağılımı şimdikinden çok daha adil midir, adil olan hiçbir şey kötü değildir, kötü olmayan hiçbir şey iyi değildir vs. öyle bir kısır döngü işte bu yaşam.

Kendimle konuştuğum kadar kimseyle konuşmuyorum, insanı en iyi kendisi dinliyor ve anlıyor. Bazen kendime kızıyorum, mantık akıl gibi gereksiz şeyleri niye kullanıyorum, her şeye inananlardan niye olamıyorum, bunları başarabilseydim hem sallamada hem cahillikte çağ atlardım. Ne yaparsanız yapın insan olmanın hüznü çıkıyor ortaya, o yüzden çokta takmamak lazım. Boş vermeyi ve hayır demeyi öğrenmek gerek, var olmayan kaybolmaz, kayıp olması da yok olduğu manasına gelmez, düşünüyorum öyleyse varım, yoksam düşünemez miyim. Ve hayat iyilerin hevesini kırmaya kaldığı yerden devam ediyor.

HÜLYA ÇAKICI

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Bildiklerine çok güvenen geveze olur!


Kendi başarısızlıklarına çözüm bulamayanların davranışıdır yakınındaki kişinin başarısızlığından keyif almak. Karaktersizliğin bir basamak daha altı olsa gerek bu durum. İnsanların zor zamanları olabilir önemli olan düşeni kaldırmak, zor zamanlarında ona yardım etmek en azından köstek olmamaktır.

Cahil ile sohbet etmek güçtür bilene, cahil ne gelirse söyler diline. Sözün gümüş olduğunu bilmeyen sükutun altın olduğunu anlayamaz. Cehalet kadar tehlikeli hiçbir bomba yoktur, insanların başına ne gelirse cahilliği sayesinde gelmiştir, cahil toplum yöneticilerin işine gelir istedikleri gibi at oynatırlar, kandırılması, susturulması kolay olur.

Bazı insanlara düşüncesinin yanlış olduğunu anlatmak istediğimizde hemen bizi susturmak için bağırarak konuşurlar böylece haklı görüneceklerini düşünürler. Başkalarını aşağılamaya çalışırken kendilerinin konuşma ve anlama özürlü olduğunun farkında bile olmazlar. Onlara göre herkes aptal ve suçlu onlar her zaman akıllı ve bir numaradır.

Kimseyi kırmak istemesek de bunun için özen göstersek de bazen olaylar bizim kontrolümüzün dışında gelişiyor. Karşımızdakinin duygularına güvenerek hareket ettiğimiz zaman sadece kendimizi kandırdığımızı görüyoruz. Geriye dönüp bakmak; belki en güzel günlerimizden vazgeçmemize neden olacak, belki hayatta tek seferde elimize geçecek fırsatları tepmemize neden olacak, ileriye bakmak gerekiyor, belki güzel günler yakındadır.

İnsanların büyük bir kısmı hayalcidir, hep hayal ederler ama gerçek tam tersi olarak önlerine sunulur, sonra ilgi duydukları karakterleri canlandırmaya başlarlar.

Kimse gerçek benliği ile karşılaşmak istemez, kendinden kaçar çünkü dört dörtlük değildir, hataları vardır yüzleşmek istemediği, unutmak istediği, işte egoda saklı olan algı budur ve bu da iyilik algısını yok eder.

HÜLYA ÇAKICI

Işık saçan insanlar!


İyiler asla yıkılmazlar sadece bazen sallanırlar. Ama herkesin o köprüyü görmesini bekleyemeyiz. Öncelikle fikri güzel, eylemi güzel olabilmeli, kendi hayatında figüranlığa soyunanların doğruyu, yanlışı ayırt etmesi biraz zordur.

Bazı insanlar vardır ki onlar gerçek birer ışıktırlar ve o ışığı kimse görmek istemez. Görmek istemeyenlerin çoğuda negatif insanlardır, öyle suretleri vardır ki gülümseme içinde, sevimli görünürler. Işık olanın ışığını sünger gibi emerler, asla istemezler ışık saçmasını ve böylece gerçek ışık kapanır, kapattırılır.

Gerçek ışık açığa çıkmak, parlamak ister tekrar yine izin vermezler. Işık ister izin verin ışığımı yansıtayım, bakar olmuyor hiç olmayı seçer, hiçlik mertebesi boyutuna erişir, yaşar. Hiç sanılır hiç kimse, öyle görürler, görmek isterler. Bilmezler, bilemezler, bilmek istemezler, bilmemeyi seçerler, o hiç olan bir ışıktır.

İnsanın içindeki potansiyeli açığa çıkarması elinde olmuyor bazen ve kendisini insanlara teslim etmek zorunda kalıyor. Böylece insanlar tarafından yeniden dizayn ediliyor. Bunların hepsi bir süreç, gerçek ışık vardır görebilene, hissedebilene, anlayabilene, gerçekten alıp kabul edebilene.

İçimizdeki ışığı ortaya çıkarabilmek için ışık içinde kalmayı ve cesaret ile ilerlemeyi seçmemiz gerekir. Azimle, inançla kalkar yolumuza kaldığımız yerden devam ederiz. Hayallerimize kavuşabilmek için daima geriye değil ileriye bakar umudumuzu hiç yitirmeyiz.

HÜLYA ÇAKICI

BEYİN GÖÇÜ


Ülkedeki devlet opera ve balesi rağbet görmediği ve ödeneklerini ödeyemediği için kapatılıyor. Tübitak tarafından kabul görmeyenlerin yurt dışında birinci olduğu bir ortamdayız. Dünyada başarılı Türk asıllı kişilerden hiçbiri bu ülkede kalıp bir şeyler başaramamışlar. Sonuç olarak yurt dışında Türkiye değerlerine girmek gösteriyor ki, her başarı yurt dışından geçer. Ama acı olan bu insanların ülkesi dışında büyük işler başarmış olması yani beyin göçü. Ve neredeyse hiçbiri Türkiyeyi temsil etmez, ülkede o kadar az değer görmüş ve hor görülmüşlerdir ki, zekalarının farkına varan ülkeleri temsil ederler. Çok uzun zamandır acımasızca beyin göçü veren bir ülkeyiz, bu da acı bir tablo.

Ülkede akıllı, kültürlü, üreten insana tahammül yok, birilerinin gözü açılır millet gerçekleri görür falan filan. Başarılı olabilmek için imkan ve teşvik lazım ama bize çok uzak bunlar. Ülkemizde kalarak dünyaya kendini kanıtlamış olan biri var mı Atatürk dışında. Zihniyeti ve beyni gelişmemiş bir toplumda istediğin kadar zeki ol, zekan sadece havada kalır ve bu durumda zeki olmanın hiçbir faydası da olmayacaktır.

Yükselebilmek için dayı, amca gerekiyor. Çünkü liyakata, performansa, geçmişine değil, dayına amcana bakılıyor bu ülkede. İşte bu yüzden bu ülke fazla ileri gidemez. Özellikle birkaç senedir sürekli geriye gitti, gitmeye devam ediyor ve edecek. Biz de bu arada yüksek işsizlik, yüksek enflasyon, yüksek terör tehditi ve jeopolitik riskler, yüksek stres, düşük hayat standartları ile karın tokluğuna yaşayıp, her ay gelecek ayın maaşını yeyip, halimize şükür edeceğiz. Suriye ne halde bilip şükretmemiz lazım. Çünkü biz her zaman bardağın dolu tarafını görürüz Türkler olarak. Ne olursa olsun o tek damlayı görür o bardakta su var deriz.

HÜLYA ÇAKICI

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Her şeyin sorumlusu bizleriz!


Gerçekler her zaman çok güçlü bir tokat olarak çarpar o yüzden inkarcıların işlerine gelmez.

Demagoji (bir kimsenin yada topluluğun duygularını kamçılayarak, okşayarak, ona yada onlara gerçek dışı şeyler söyleyerek onu yada onları kendine çekmeye çalışma) gerçek düşünceyi sonsuzlukla çarpar ve her soru başka bir soruya açılır, aklın alamayacağı sonsuzluk.

Güç yer çekim kuvvetine benzer. Yalancı, üçkağıtçı ve yalakalar hep aynı ortak paydada paydan pay alırlar.

Kitaplarla yüz yüze gelmemiş, diliyle söyleyip yazar ama uygulamaz çünkü kısa yoldan emek harcamadan, çalışmadan, ter dökmeden zenginliğe ulaşmaktır amaçları.

Düşünce ve davranışlarımızın %80'i bilinçaltımız ile ilgili. Dolayısıyla aldığımız bilgileri bilinçaltımıza gönderip oradan bilincimize gelene göre değerlendirip kendi doğrularımızı oluşturuyoruz yani doğru görecelidir. Amacımız gerçeğe ulaşma çabası olmalı, bu nedenle aykırı fikir diye bir şey olamaz saldırgan olmak anlamsız. Bilginin gerçeğe uygun olması gerçektir.

Hepimiz duyarsızız; kimimiz susarak, kimimiz duymamazlıktan, görmemezlikten gelerek erilliğimiz, cinsiyetçiliğimiz sisteminin bizlere dayattırdığı ve bizlerinde hal ve hareketlerimizden, davranışlarımızdan, üslubumuzdan vazgeçmiş duyarsız sistem toplumuyuz. Onlar yok bizler varız ve her şeyin sorumlusu bizleriz.

HÜLYA ÇAKICI

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Uzakta olan birini sevmek...


Güçlü insanların yaşayabileceği yaşam şekli. Güçsüz tipler zaten aşkın hakkını veremedi. Uzaklık iki kafa arasındaki mesafeden ibaret, oraya ulaşamadıktan sonra ha yakın olmuş, ha uzak aynı. Aşk illa gözle görmek değil, yüreğinle hissedebilmektir.

Kontrolsüz yakınlıklarda tüketebilir aşkı, bazen insanlar birbirlerine çabuk ulaşırlarsa çabukta bitebilir her şey.

Mesafeler ancak ruhen uzak insanlarda olur, ruhları beraber olan sevgilerde mesafe düşünülemez bile, düşünülüyorsa o sevgi değildir zaten. Kafka Milenayı hep uzaktan sevmiştir. Başınızı yastığa koyduğunuzda avuçlarınızda bir yürek atar. Düş mü, gerçek mi yoksa yastığın marifetimidir bilinmez. Duygular bağımsız bir şekilde alır başını gider. Çok uzakta olsa, sarılamasanda, mutlu olduğunda, hüzünlü olduğunda yanında olamasa da eğer güveniyorsan o kalbi acıtmayacağına dünyanın öbür ucunda olsa da devam eder.

Mesele sevdaysa kanun da, kural da, şartlar da bir yere kadar olur. Seven yüreğinde sevileni besleyebilirse yürür gider yoluna. Ama erişmek istediğinizde kilometrelerce yolun önünüzde engel olduğunu bilir ve bununla yaşamayı öğrenip güne gözleriniz kapalı uyanırsınız. Başaranlar var ama sonunda bir kavuşma ihtimali varsa mücadele edilir. Bunu başaranlardan biriyken okyanusu geçip derede boğulabilirsiniz. Kendinize güvensenizde karşınızdakinin zamanla zorluklardan kaçmayacağını bilemezsiniz. Ve hayatınızı onun üzerinize oynuyorsanız yanlış yapar, enkaz altında kalırsınız, dibi görünmeyen her şey zarardır.

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler. Elbet biter ama azar azar biter, ne zaman başladığını ve bittiğini anlayamazsınız bile.

HÜLYA ÇAKICI

Irksal insan çöplüğü...


Her imparatorluğun temelini biraz da olsa katliamlar oluşturuyor. Hepimiz aynı Allah'ın çocuklarıyız. Tüm dünya bunu bilse de dini silah olarak kullanmaktan vazgeçmiyor.

Emek sömürüsü insanın etini yemek onu parçalamaktır. Bireyleri yeteri kadar milliyetçi ve din ahlakıyla saldırganlaştırır ve bu kavramlarla uyutursanız tapınacak hale getirirsiniz kolayca. İnsan evrenin kanseri, yarası ve sızısıdır. Kapitalizmi yok etmek öyle güç ki, insan egoizmiyle beslenen bir canavarı asla yok edemeyiz.

Amerika ırksal olarak insan çöplüğüdür. Bu nedenle ırklar ve onların oluşturduğu devletleri tehdit olarak görürler. Amerika gerçek sahiplerinin yaşadığı bir ülke olsaydı (Kızılderililer) dünyanın en saygın ülkesi olurdu. İngilizler, Fransızlar, İspanyollar vs. bilge ve soylu bir uygarlığı vahşice yok ettiler.

ABD'nin uygulama sistemi; önce böleceği ülkeye özgürlük ve para gönderir sonra bir şekilde özgürlüğünü geri ister. Ama özgürlük para gibi elle tutulur bir şey değildir, o yüzden borçlu olan ülkeye yarınız özgürlüğe olan borcunuzu, diğer yarınız para borcunuzu ödeyin der. Böylece ülke ikiye bölünür; yarısını özgürlükleri için hayatlarını verenler, diğer yarısını para için ülkelerini satan zenginler oluşturur.

ABD Müslüman ülkelerde gücünü deniyor. Çünkü Müslümanların güdülebilen bir toplum olduğunu biliyor. Niye Rusya, Çin, Almanya, Fransa vs. değil. Acaba Müslümanız diyen ülkelerin yöneticileri düşünüyor mu bunu. Bilinçli beyin bir resime bakınca saçma bulsa da, bilinçaltı demek ki der. ABD yönetimi ve Trump muhteşem bir pazarlama operasyonu gerçekleştirdiler. Arapların kendi iktidar ve servetlerini korumaktan başka bir şeyden anladıkları yok, ipleri tutan kuklacı hangi ipi çekerse ona göre hareket ediyorlar.

HÜLYA ÇAKICI

Görünmeyeni görebilmek!


Düşünmeyen ama parayı çok seven insanları yönlendirmek kolaydır. Böyle insanların paraları azaldıkça akılları da azalır. Akıllı kişiden değil cahilden korkulur.

Arı bal yapar ama zarar verirseniz iğnesini batırmaktan çekinmez. Her şeyi düşünebilirsin sınır yok ama düşündüğünü herhangi bir şekilde eyleme geçirme noktasında sınır var. Günümüzde düşünceyi eyleme dönüştürme şansı verilmiyor, bari düşünce özgürlüğünde sınırsız olalım. Kimseye söylemek zorunda değiliz, birileri bizi onaylar onaylamaz önemli değil, böyle bir hesap yapmadan iç dünyamızda özgür ve kuralsızca düşünebilmeliyiz.

Para için susanlar, aşk için susanlar, çocukluk hayalleri için susanlar, dini kullanarak susturulanlar. İnsanları susmak zorunda bırakan etkenlerle doğrular saklanmış olur. Hepimizi susturacak bir yöntem mutlaka vardır. Kimi parayla, kimi şekerle, kimi sevgiyle, kimi dinle kandırılıp, susturulmuştur. İnsanların ten renkleri ayrı, kan renkleri aynıdır. Toplumlarda bu sorunlar hep var, zorla dayatılan şeyler çözülmesi zor diye inandıktan sonra o şeyi kolay bulmak imkansıza yakın olur.

İnsanın ihtiyacı olan şeyler ondan faydalanmak için kullanılır masum yönleri, zaafları ile istismar edilir. Yetişkin erkek ve kadın parayla, küçük çocuklar çocukluğu ve korkuları ile istismar edilir, masumiyetleri başta olmak üzere hayatları çalınır. Hiç kimse göründüğü gibi değil, insanları zaafları ve bilemedikleriyle yakalayabilirsiniz. Güveni, hırsı ve masumiyeti kullanarak bazen para, bazen gül, bazen şeker, bazen de dini inançla insanlar istismar edilir.

İnsanı huzur vermeyen güç susturabilirsiniz ama beyin ve kalbine asla hükmedemezsiniz, insana hükmetmek için idrak yeteneğini kaldırmak gerekir bu da mümkün değildir.

HÜLYA ÇAKICI

28 Temmuz 2017 Cuma

Sıradan biriyiz!


Dünyaya hiç katkım var mı? diye düşününce çıkan cevap ne kadar sıradan olduğumuzu belirliyor. Bir hastalığa çare bulursun farklısındır, savaş gazisisindir farklısındır, okulu dereceyle veya ekstra bir başarıyla bitirmişsindir farklısındır, sıfırdan şirket kurmuşsundur farklısındır ama hayatın boyunca hep yerinde sayarak yaşamışsan nasıl kendini farklı hissedeceksin. Yani kendimizi kişisel efsane olarak görmekten vazgeçmek gerekiyor. Aslında en büyük sıradanlık kendini farklı zannetmektir. Ben ancak ötekiyle var olurum anlayışının içselleşmesidir bu durum.

Sokrates'in kendini bil öğretisi, çıkar ve mütevaziliği sonucu 'bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir' şeklinde görülür. Bu bir farkındalık, bir aydınlanma halidir. Tarihte de olduğu gibi insan kendi içindeki devrimini, rönesansını, reformunu ancak bir aydınlanmadan sonra yapabilir. Bunun farkında olunsa kimse kimseye üst perdeden konuşmaz, küçük dağları ben yarattım edasında olmaz.

Hiç kimse mükemmel yani tam değildir. Sana öyle hissettirmeye çalışanlar ise senden de eksiktir. Herkes kadar sıradan ve herkes kadar özeliz hepimiz. Ama hepimizin kendisini çok farklı hissedip, sonra ne kadar sıradan biri olduğumuzu anladığımız anlar olmuştur. Bunun sonucunda ise kimimiz önce hayal kırıklığı yaşar ardından rahatlar, kimimiz de egolarımıza yenik düşüp kasılmaya devam ederiz.

Herkesin bir yeteneği vardır, keşfetmediğinden dolayı henüz habersiz olabilir bu yeteneğinden. Her sıradanlık bir zinciri oluşturan halkalar kadar sade, bulunduğu konum olarak eşsizdir. Herkes aynıyken biz farklıydık, şimdi herkes farklı olmaya çalışıyor biz yine aynıyız, çokta kötü olmayan durum. Çünkü artık hayatını istediğin şekilde başkalarını düşünmeden şekillendirebilmekte özgürsündür. Günümüzde de sıradan olmak zor ve imrenilecek hale gelmiş durumda.

Gücümüz, eğitimimiz, yeteneklerimiz, imkanlarımız, köklerimiz, ailemiz, hayat planımız hepimizin birbirinden farklı. Herkes toplumda bir şeylerin ucundan tutmak zorunda. Turizmcisi ayrı, ofis çalışanı ayrı, doktoru ayrı, avukatı ayrı, fırıncısı ayrı, ev kadını ayrı, çiftçisi ayrı uzar gider ve hiçbirimiz sadece kendimizden sorumlu değiliz. Çünkü medeniyetler ortak fayda ve iş bölümü üzerine kuruldu. İdeal olan hayat dengesini kurabilmek.

İnsanın kendisini bilmesi ve tanıması kadar güzel bir şey yok, böyle olunca koyduğumuz hedeflere ulaşmak daha da kolaylaşıyor. Ama yine de keşke denen atıl, geri dönüşümsüz sözcüğü kullanmayanımız var mıdır? Deneyimler bugünkü aklın olgunlaşmasını sağlıyor. Her şey bizler için; üzüntü, sevinç, başarı, başarısızlık, birliktelik, ayrılık vs. tecrübe dediğimiz şeyler de bunların özeti oluyor sonunda ve düşe kalka yaşadıklarımızdan dersimizi alıp çıkıyoruz. Hayat bir imtihan pozitif düşünürsek ayakta daha dik durabiliyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Evlilik birliği ve çocuklar...


Her insan hayata farklı bakar. Çocukluğundan itibaren aldığı eğitim, anne, babasının kişilik yapısı, yaşadığı ortam ve olaylar, sahip olduğu kültürel yapı bu bakış açısına yön verir. Olayları algılama da sahip olunan bakış açısının önemi büyüktür.

Neler yapıp, yapamayacağının belirlendiği ilk yer ailedir. Temeller burada atılır, yaşam boyu yapılan işler genellikle çocukluk dönemi yaşantısının dışa vurumudur. Aile yapısını dışlayan yada ailesinin yapısına ters bir hayat rotası izleyen kişiler bile çocukluk döneminden izler taşırlar. Birey ailesine olan tepkiden dolayı olumsuz işler yapabileceği gibi son derece olumlu işler de yapabilir. Her iki durumda da belirleyici büyük ölçüde çocukluk dönemi travmaları ve anılardır. En tepede bile olsak o en temelin versiyonuyuzdur, bir roket fırlatma üssünde çizilen rotanın dışına çıkamaz misali.

Evlilik birliği yalnızca çocukların anne ve babayla yaşaması gereken bir ortam olarak mı görülüyor. Peki huzur bunun neresinde? Bir evlilikte huzur varsa çocuklara ve size fayda sağlar, mutlu değilseniz bir anlamı olmaz. Belki iterek evliliği geleceğe taşırsınız ama yorgun ve mutsuz olursunuz.

Kendi bireysel mutluluğunu düşünüp, radikal kararlar verip, yaşayarak nöronlarını tatmin etiğinde sadece nirvanaya ulaşılmıyor, geriye travmalar içinde sevgisiz ve her şeye meyilli çocuklar da kalıyor. Öz güven ayrı, aşırı öz güven ayrı bunları her karakter kaldıramaz, kimisi işine geldiği gibi yaşar, kimisi zorunda kaldığı için. Ebeveynin aşağılandığı, sindirildiği bir evlilikte yetişen çocuklar için sakınca doğar. Kişi ne kadar mutluysa çocuklarını da mutlu eder. Anne babanın birbirlerini aşağılayıcı, darp edici kavgaları nedeniyle travmatik nesiller yetişir, yetişiyor.

Evlilik birliği herkes için farklı şeyler ifade edebilir. Kadın içinde, erkek içinde. Nokta koyacağınız yeri ve devam edeceğiniz zamanı iyi bilmek gerekir. Birbirlerinin hak ve özgürlüklerini kısıtlamaz, uyum içinde ortak bir payda da buluşabilirlerse ve sevgi de varsa evlilik canlı ve mutlu kalır, dışarıda arananları eşler birbirlerinde keşfederseler evlilik bir öğretici olur. Hayat gibi karşılıklı saygı, sevgi, fedakarlık gerektirir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/astroloji/haber/1052535-evlilik-birligi-ve-cocuklar

27 Temmuz 2017 Perşembe

Psikoloji


İnsanlar az bildikleri şeylere daha kolay inanırlar. O yüzden psikolojiye göre bir şeyi ölümüne savunuyorsan o konu hakkında çokta fazla bilgiye sahip değilsin demektir.

Sade tanımla psikoloji; İnsan ve hayvan davranışları ve bilişsel süreçlerini inceleyen bilim dalıdır.
Dikkat edilirse bu tanımda ruh adına herhangi bir kelime yoktur. Çünkü her ne kadar ruh sağlığı densede psikoloji tamamen neden / sonuç ilişkisi içerisinde yapılan araştırmalar ve yoğun çabalar sonrası insan davranışlarını, dikkat, algı, bilinç, bellek, dil gibi bilişsel süreçlerini anlamaya çalışır.

Bazı uygulanan yöntemlerin bilimsel bağlamda geçerliliği ve güvenilirliliği tartışma konusu olsa da psikoloji, insanın ruh denen ve herhangi bir ölçütle değerlendirilmesi mümkün olmayan bir fenomeni araştırma konusu olarak değerlendirmez. Çünkü içinde bulunulan psikolojik durum ancak ve ancak temel bilim ilkeleriyle değerlendirilir ve insanların hayatlarını daha kaliteli hale getirmek için çaba sarf eder.

Terapi global çok üstün, Dr. Freoidle en üst prestijini gören felsefi bir akımdır. Orta çağ felsefesi ruhun, düşüncenin ilk veri olduğunu kabul eder = idealist gerici akım. Buna göre psikoloji = ruh bilimidir. Bugünde toplumun çoğu bu sistemden müzdariptir. Rahat etmesi psikologa gitmeyle hallolur. Temel Bilimin bilimi = diyalektik felsefe. Toplum bilimi = sosyoloji. Ruh bilimi = psikoloji. Görüşü hakimdir bu görüşte.

Freud, bilinçaltı kavramı id, ego, süper ego kavramlarını bulmasıyla psikolojide önemli bir yer edinmiştir. Freuda göre ben kelimesini çok kullanan insanların bilinçaltında aşağılık kompleksi yatıyordur.

İnsan üst bir mertebe değildir. Hayvanlar insanlar için yaratılmamıştır, siyahların beyazlar, kadınların erkekler için yaratılmadığı gibi. Her canlı kendisi için dünyada bulunmaktadır. İnsan hem iyidir, hem kötüdür. Beklenenden farklı hareket edebilme ihtimalidir insanı insan yapan.

HÜLYA ÇAKICI

Fakiri bol ülke...


Siyasal ve yönetimsel kurumlardaki güçsüzlük nedeniyle toplumda denetiminin kalmaması, psikolojisi bozuk bir toplum, ülkeye dolmuş ne olduğu belirsiz kişilerle yaşanamaz bir ülke olduk.

Boşanmalar artıyor, genç insanlar gasp ve hırsızlık yapıyor, tecavüz ve taciz haberleri eksik olmuyor, şiddet olayları giderek çoğalıyor, toplumsal hoşgörü, alçak gönüllülük sıfıra inmiş durumda, başka ülke insanına ucuz iş kolu yaratılırken ülke insanı işsiz, sanat adına yapılan diziler, filmler, klipler gençliği lükse, çarpık ilişkilere, mafya hayatına özendiriyor. Eğitimin içi bilimsel tekniklerden çok gerekli gereksiz bilgilerle dolduruluyor, iyi doktor yetişmiyor sağlık geriliyor, istihdam yaratacak üretim alanları açılamıyor camiler açılıyor.

Ülkede sosyal devletin sağlayamadığı yaşam refahını bulamadıkları için ekonomik nedenlerle psikolojileri bozulup umudu bitmiş insanların oluşturduğu bir toplum oluşuyor. Ülke sınırları içinde açlıktan, soğuktan, şiddetten, işsizliğin getirisi olan parasızlıktan ölmüş veya zor durumda olan her canlının, çocuğun, kadının, gencin, yaşlının sorumlusu vergisini alan, sosyal devlet olup barınma, sağlık ve yaşatma görevi olan sistemdir. Zengini çok zengin, fakiri bol bir ülke olduk.

Siyaset sen nelere kadirsin ve neler yaptırıyorsun. Hepimiz korkuyoruz bana dokunurlar mı, söylediklerim ve düşündüklerim yüzünden bana bir şey olur mu ve bunun adına da demokrasi diyoruz. Sonuç olarak güç sahipleri düşünen, sorgulayan, eleştiren bir nesil istemiyorlar. Biat et, rahat et zihniyeti ülkenin üzerine kara bulut gibi çökmüş durumda.

HÜLYA ÇAKICI

25 Temmuz 2017 Salı

Sınırlamaları aşmak!


Her bilişsel yanılgının bir sebebi var. Öncelikle beynimize zaman ve enerji kazandırmak. Işık yansıması ile beyin şekilleniyor ve duyularımızla algı yaratıyor. Bilinmezliğe olan açlık ve her şeye hazırlıklı olma iç güdüsü.

Kör insanlara şizofreni teşhisi konmaz. Çünkü şizofreni beyinde fazla DMT salgılanması sonucu oluşan bir hastalıktır. Dmt'de epifiz bezi tarafından salgılanır ama epifiz bezi sadece dmt salgılamaz. Melatonin dediğimiz belki de vücudumuz için en önemli salgıda bu organdan salgılanır. Melatoninin daha fazla salgılandığı zamanlar, gece üç ve beş arasıdır yani etrafın karanlık olması gerekir, telefonun ışığı bile melatonin salgılanmasını düşürür. Doğal olarak kör insanlar hiçbir zaman ışık alamadığı için melatonin salgılanması onların vücudunda hiç durmaz ve sürekli olarak kanser gibi, şizofreni gibi salgı bozukluklarının tetiklediği hastalıklarla savaşır ve bu hastalıklara yakanlanma olasılıkları yok denecek kadar azdır.

Aristo her şeyin değiştiği bir alemde değişmeyen şeyin ne olduğunu, yani zorunlunun ne olduğunu sordu. Sembolik mantıkçılar mantığı matematiğe indirgemeye çalışırken matematiğin özdeşlikten, yani mantığın bir ilkesinden çıktığını unutmuş gibiler. Aristo'nun dünyayı, Sartre'in özgürlüğü, Popper'ın bilimi anlamaya çalıştığı söylenir. Bu felsefe ne tam bilim, ne de metafiziktir. İkisi arasında bir yerde din ile kanka oluverecekmiş gibi. Sembolik mantık ile de matematiğe çok yaklaşıyor. Aslında bilgi elimizin altında sayılır ama etraflıca düşünme alışkanlığımız bir türlü gelişmedi.

Charles Darwin'de evrimsel sürecin baş mekanizmalarından birisi olan Genetik Sürüklenme'den bihaber Darwin olmuştu. Evrimin en büyük teorisyenlerinden birisiydi ve hala da öyle. Bazı olayları anlayabilmek için deha yeterli olmayabiliyor. Kollektif aklın büyümesi ve zamanın uygun koşulları yaratması gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI