25 Haziran 2017 Pazar

Her son aslında yeni bir başlangıçtır


Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Cahit Sıtkı TARANCI

Dante 35 yaşındayken kanto 1.1'de şöyle der: Nel mezzo del cammin di Vita Nostra. (Yaşam yolumuzun yarısında.) Dante bununla Zebur'a gönderme yapar. Zebur'da ortalama insan ömrü 70 yıl olarak geçer.

Ümidimiz kalmayınca hepimiz arzularımızla yaşamaya başlarız. Arzuları yitirirsek de ümidimizle yaşarız. İki kavramın arasındaki fark şu. Arzu dilektir. Umut aktiftir mücadeledir. Arzuyu tetikleyen ümittir. Ümit biterse arzu da biter. Ümidin bitmesi de yaşamsal gayenin bitmesi demektir. Ümit biterse amaç biter dolayısıyla mücadeleye gerek kalmaz ve sadece dileklerimizle yaşarız.

Pandoranın kutusunda geriye bir tek ümit kalır. Onun için insanlık var olduğu sürece ümitler ölmez, insan ümidi olduğu sürece yaşar ümit biterse her şey bitmiş demektir. Ama ümitler kocaman bir dün olmuş gibi günümüzde, yine de neler geçmedi ki bunlar geçmesin imtihan eden illaki mükafatını da verecektir.

Sabrı zengin olanın kalbi de zengindir. Kalbi zengin olanın ruhu engindir. Ruhu engin olanın bakışı derindir. Sabırla başla, kalbinle hisset, ruhunla dokun, derin bak. Her şeyi anlayacaksın. İyiyi de kötüyü de seçeceksin. Umudunu kaybetmemen gerektiğini fark edeceksin.
Bazılarının tek korunağı sabırdır.
Sabrı zırhtan güçlü olan insanların üzerine gitmek boşuna çabadır.
Sabır suskunluk değil, işitilmeyen bir feryattır.
Her kişinin değil, er kişinin harcıdır.
Hz. Yusuf mirasıdır sabır.
Başı zindan, sonu hükümdarlık.
Ve zaman sabrın ilacı.

Silinen şeylerin izi kalmasın. Çünkü çatlak bir ayna olur baktıkların. Yeni bir cümleye özne olursun ama istemezsin. Yeniden yazılmanın heyecanını yaşamak yerine, yeniden silinmenin korkusuyla baş başa kalırsın, sileceksen eğer izi kalmayacak şekilde sil.

Zamanımız da insanlar ne istediğini bilmiyorlar ki değer bilsinler. Sıradan fakında olmadan yaşayan, kıymet bilmeyen ve kaybedenlerdeniz çoğumuz. Bu sanki içimizdeki eril ve dişil taraflarımızın dengelenmesi için. Yaşadıklarımız tamamlanmak, bütünlenmek, bir olabilmek, tüm olabilmek için. Belki de sevdiğiniz, sevdiğimiz insanları düşünmektesiniz. Daha derinlere inersek sonunda sevdiğimizin onlar olmadığını göreceğiz. Biz bu sevginin içimizde yarattığı duyguları seviyoruz, arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil. Kalp kırıldı mı hiç kimseye aldırmaz ve umursamaz. Belki mutluluğun sonu ama huzurun başlangıcıdır bu.

HÜLYA ÇAKICI

Tapu Güvencesi kalkıyor…


İnsanda mal kabilinden sayılacak yani bilançoda bir kalem oluyoruz. Artı değer, eksi değer konumuna geldik, insan değil kuluz, kulun tapusu olmaz kendisi maldır.

Artık ev garantimiz de kalmadı, bu işin ucu en çok şakşakçı mülk ve arsa sahiplerine dokunacaktır. Koyunlar çobanların kaval sesine odaklanırken başka seslere sağır kalırlar çünkü.

Bal tutan parmağını yalıyor. Denetimin, hesap sormanın olmadığı yerlerde savurganlık ve aşırılık olur. Belki suç hiçbir şeye ses çıkarmayıp sınırsız imkanı veren sorgulamayanlardadır kim bilir.

Özgür olduğumuz duygusu oluşturarak koşulların sağlandığı ama nasıl davranacağımızın ve yaşayacağımızın sınırlarının çizildiği zamandayız. Aldığımız para kadar özgür hissediyoruz sonuç olarak özgürlük dağarcığı kısıtlı olanın ne hayali, ne reel bir katkısı olur.

Garantili, rahat, risksiz işler peşinde olan bir milletiz. Ama devlet kendini bu kadar rahat, cazip, çekici yapmasaydı ve ayrıca özel sektörde en azından asgari düzeyde devlet koşullarında olsaydı bunlar olmazdı. İnsanlar ne yapsın çaresizler, bakıyorlar devlet rahat, salla başı al maaşı hesabı ee büyükler böyleyse bizimde böyle olmamız gerek düşüncesindeler dolayısıyla.

Kafalar hızla karışıyor, karmaşıktan basite yol takip edileceğine, basitten karmaşığa doğru yol takip ediliyor ve bu karmaşıklık içinde boğulacaklarını düşünemiyorlar.

HÜLYA ÇAKICI

19 Haziran 2017 Pazartesi

Bağırmaya gerek yok sesini duy yeter!


Mutluluk, kendinle yüzleşmekle başlar ve sen yüzleşmelerine devam ettikçe devam eder.
Gerçeklerden kaçarsın ama gerçeklerin sonuçlarından kaçamazsın.
Hiç beklemediğin anda gelen dostla bir kahve içimi paylaşılan zaman.
Arabada radyo dinlerken, sevdiğin bir şarkının çalması.
Çocuklarından, arkadaşlarından, sevgilinden, eşinden gelen mesajlar.
Açmasını beklediğin tomurcuğun çiçek açtığını görmek.
Sağlıklı yaşadığımız her dakikanın kıymetini bilelim.
Bazıları hele bir de gülse, hele bir de nasıl gülüyormuş görülse,
İşte o zaman istifa eder bütün kelimeler. Biz artık cümle kuramıyoruz diye.
İşte mutluluk... Hep anlık...
Şu an bunları yazabilmek ve birileriyle paylaşabilmek de mutluluk.

İnsanın yüzünde taşıdığı ifade sırtında taşıdığı elbiseden çok daha önemlidir.
Masum ve sevgi dolu yüz hayata tutunmanın en önemli şartıdır.
Hayat güzelliklerden yana bir bakıyorsun gözyaşı döküyorsun.
Hayat devam ediyor bağırmaya hiç gerek yok, sadece sesini duymak yeter.
Her insan sevmek sevilmek istiyor.
Acaba neyi yanlış yapıyoruz da layık olduğumuzu bulamıyoruz.

Çocuk kalsa idik içimizdeki sevgi ve gülüş içten ve samimi olurdu.
Ama yüreği güzel  İnsanlar hala var.
İyi bir davranış şekli olan güzel ahlak ve şefkat duyguları aklın kıymet ve değeridir.
Aklın ahlak ve Şefkat duyguları karşısında eğilmesi bundandır.
Bir insanın karşısındaki insanın düşüncelerine değer vermesi ve saygı göstermesi.
Aslında insanın farkında olmadan, kendi aklına değer vermesi ve saygı duymasıdır,
Ben buna da empati diyorum.
Empati, kendiniz ile öteki arasındaki mesafenin kalkmasıdır.
Ötekinin duygularını hissetmek (duygusal empati) ve/veya onun bakış açısını yakalamak (bilişsel empati) ve bir süre için mental yakınlaşma sağlamaktır.
Bazen kendiliğinden ortaya çıkar. Bazen bilinçli olarak kurulabilir.
Empati yaptığınız kişi çoğu zaman bunu hissetmez. Ama yakınlığı hisseder.
Ortak duygu ve bakış açısına yaklaşmak ve buna çabalamak insana özgü müthiş bir olgudur.

Kadının biri, bir adamla aile rızasıyla evlenir. Mutlu bir hayat yaşarlarken bir gün adamın işleri ters gitmeye başlar.
Her gün evine ihtiyaç duydukları şeyleri getiren adam o gün onları getiremez. Kapıyı çalar. Karısı kapıyı açar.
Kocasının ellerinin bu sefer boş olduğunu gören kadın, kafasını kaldırır ve kocasına bakar. Ve der ki, aman sende pek çirkinmişsin :)

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1051338-bagirmaya-gerek-yok-sesini-duy-yeter

15 Haziran 2017 Perşembe

GELECEĞİ YENİDEN YAZ


Bir gün istiridyenin içine bir kum tanesi girer. İstiridye kum tanesinden rahatsız olur ve onu sedefle kaplayarak başka bir şeye, değerli bir inciye dönüştürür. Hepimiz hayatımızdaki kum tanelerini inciye dönüştürme gücüne sahibiz. Ama benim ki kum tanesi değil kaya parçası diyorsanız bu daha da güzel. Çünkü bu sayede dünyanın en büyük inci tanesine sahip olacaksınız demektir.

Sen değiştiğinde, HER ŞEY DEĞİŞİR,
Sen değiştiğinde, GELECEĞİN YENİDEN YAZILIR. Hayatta istediğin şeyler için uğraşacaksın elinden geleni yapacaksın. Baktın olmuyor vazgeçmeyi de bileceksin. Ve bazen mutlu olmak için başkalarının üstünü çizeceksin. Çünkü geçmişe ve arkamıza sürekli bakarsak bekleyen güzelliklere ulaşamayız.

Birlik olmak güzeldir ama bazen ayrılmak gerekir kendi dünyamıza doğru. Hani derler ya herkes senin ters istikametinde ise dön bir bak belki yanlış yönde olan sensin diye. Ben baktım yanlış olan ben değilim sürü şeklin de bir yöne gidiyorlar diye onlara ayak uydurmak zorunda değilim. Kimsenin mecburi istikameti değilim, kimse de benim çıkmaz sokağım değil. Bence kimseyi dinlemeden bildiğiniz yolda ilerleyin ve diğerlerinin ters olmasını umursamayın. O gittiğimiz yol bizi mutlu edecekse doğru olan odur. Ne olursa olsun bu hayatta tek başınasın önce bunu iyice bilmek gerek.

Sürünün içine aniden bir kurt dalıp bir koyunu kapabilir ama hayata farklı bakıp, farklı yaşayıp özgür olabilmiş bir insanı hiç bir kurt kapamaz. Çünkü o sürü de değildir güçlenmiştir artık ve sürüden ayrılmak iyidir. Kendi kararlarına kendin saygı duyarsın. Kendi doğrularına, kendi ilkelerine, kendi yeteneklerine sahip çıkıp, onların peşinden gitmek gerekir. Bu durumlarda da başkaları insana yardımcı ve destek olmaz, ancak insanın kendisi kararlı ve özgür duruşuyla kendisine sahip çıkarak yine kendisine yardımcı olabilir. Biraz savrulur sürüden ayrılınca, bayağı bir düşer kalkar ama bir şekilde kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrenmiştir artık. Sürüden ayrılmak çoğu zaman iyi gelir. İnsan kendisini yetiştirir ve hayatı daha iyi öğrenir. Hatta fark yaratır, kendi farkını ve bir BEN kurar.

Kurucağı dünya da kurt olmayı öğrenmeli kişi. Farklı olmak zordur, bedel ödemeye hazırsan o zaman yıkılamayacak gerçekler vardır. Eğer sürün sana aitse en güçlü sen ol, iyi bir ekip kur, kontrolünün sende olduğu bir ekibin olsun. Her sürü bir lidere sahiptir. Sürüden ayrılmak zayıf olmak anlamı taşımaz. Liderle ya da sürüdeki diğerleriyle geçinemediğin zaman ayrılırsın yada lider seni kendine rakip görebilir. Bu fikir ayrılığı senin isteğin ile değil, liderin isteği ile sonuçlanır. Sürüden ayrılman senin kuvvetli bir kişiliğin olduğuna ve doğrularından taviz vermediğin anlamına gelir. Lidere yada sürünün önde gelenlerine baş eğmektense kişiliğin ve cesaretin senin kendi doğrularının peşinden gitmeni sağlar. Sürüden ayrılmak korkusu aslında dışlanmak korkusu yaşayan kişilere mahsustur. Suskunluk, sanılana ivme kazandıran bir merkez-kaç kuvvetidir. İnsanlar toplumdan dışlanırım korkusu  ile kendilerine önlem aldıklarını düşünürler. Bu önlem alma varsayımı çevreye uyum göstermek denilen huzur içinde yaşamak için etliye sütlüye karışmamak, halkın çoğunluğuna uyum sağlamak gibi görülse de ben buna katılmıyorum. Sürüye uyum sağlamak, sürü içinde yaşamak, kendi düşüncelerinden sıyrılıp hep başkalarının düşünceleri peşinde olmak, kendi benliğinden, kişiliğinden sıyrılmaktır. Benim için bu bir acizliktir. Sürü içinde olmanın yanlış olduğunu bile bile bulunmak öylece yol almak istersen, bu durumda da ömür boyu kendini başkalarına mahkum etmektir.

Sahiplik insanın en belirgin özelliğidir ama kendisini geliştiribilirse. İnsan noksansız yaratıldığı halde kendini tanımadığı zaman muhakkak kendine bir dayanak arar. Dayanakların da kimi maddeye dayanır, kimi de bir kula. Dayanaklar gün gelir de ortadan kalktığı zaman ver elini boşluk sonra ne olacak? En iyisi önce kendisine dayanacak insan. Kulağından ne giriyor, gözüyle ne görüyor, ağzından ne çıkıyor onu bilecek. Hayallerimiz hayalden öteye varamadığında, nasılsa hayaldi diyebilmek vardır. Zor olan gerçeklerin hayal oluşunu yaşamaktır.

HÜLYA ÇAKICI

Dünyanın ekseni...


Dünyanın ekseni on'ar bin yıllık yada daha fazla dönemler de kayabilir. Dolayısıyla bölge bölge iklim değişiklikleri yaşanır. Dünyanın ekseni kayıp, kutuplar ekvatora gelirse buz kütleleri erir ve sular dünyayı basar. Sonra kar olup, yeni kutup bölgesine yağarak kuzey ve güney kutbunu oluşturur. Bugün kutup olan yerler geçmişte başka yerdeymiş, şimdi çöl olan Afrika geçmişte yeşil bir ova, belki de bir denizmiş. Geçmişte verimli arazi olan yerler, bugün kurak çorak bir arazi olmuşlar. Mısır piramitleri içinde geçerli bu durum, Amazondaki ormanlarla kaplı şehirler içinde yani her yer için geçerli. Eksen kaydı, iklim değişti herkes göç etti. Eksen kayması da bilinçli olarak gerçekleştirebilir. Piri Reisin haritasını bile böyle açıklayabiliriz. Tonlarca kar altında olan karasal alanın haritası nasıl çıkmıştır. Çünkü oralar bir dönem kutup bölgesi değil, dünyanın başka bir eksenindeydi ve kolayca haritası çıkartılabildi.

Kabul etmek gerekir ki, dünya tarihi bir kaç kere resetlenmiş. Bilinen insanlık tarihinden öncede medeniyet kurmuş yerleşik halklar varmış. O dönem tasvir edilen hayvanlar ve insanımsı hayvanların nesli yok olmuş. Yeryüzünde birden fazla tufan olduğu da düşünülüyor. Örneğin Giza'daki sfenksin üzerinde su çizgisi bulunuyor.

Sümerler tufanı biliyorlardı ama kayıtlar silindi belki. Urartu kralı Gılgamez, Utnabiştim ile yani NUH (A.S) ile görüşmek için yaptığı macera anlatılır. Gılgamezin NUH (A.S)'dan ölümsüzlük bilgisini almaya gitmesinde önemli sırlar vardır. Tufan sonrası bu görüşme tufan öncesi bilgilerin Gılgameze verilmesi ile ilgilidir. Tabletlerin eksik veya tamamlanmayan kısımlarında bu konular yazılmış olabilir. Çünkü tufan sonrası bu buluşmanın taşa kazılması ve tufan öncesinden bahsetmemesi mantıklı değil.

Tufan öncesini bilen NUH peygamberin adını Utnapiştim olarak adlandıran yazıta geçiren Gılgamez tufan öncesi bilgileri de almış olabilir. Bu Sümerlilerin tufan öncesi bilgilerini bildiklerini gösterir. Sümerlilerin yıldız ataları Anunakiler ile ilgili yazıtlarında, yıldız atalarımız geldi kadınlarımızla beraber oldu şeklinde yazıları vardır. Türkiye'de bulunan Göbekli tepe, Adem ve Havva'dan dört bin yıl önce varsa bu taşları bu şekilde kazıda alet bulunmamasına rağmen kim veya kimler koydular.

HÜLYA ÇAKICI

14 Haziran 2017 Çarşamba

Tanıyınca hemen kaç...


Sürekli sizi eleştirenler.
Burnundan kıl aldırmayanlar.
Boş vakitlerin de sizi arayanlar.
Yalnız kalmamak için sizi isteyenler.
Gözü dışarıda olanlar.
Yürümeyen ilişkiler için hep karşı tarafı suçlayanlar.
Sürekli haklı çıkmaya çalışanlar.
Kendi isteklerini dayatanlar.
Sizi değiştirmeye çalışanlar.
Size bağıranlar.
Geçmişi unutmayan kinciler.
Anne, baba ya da geçmiş ilişkilerinin hırslarını sizden çıkaranlar.
Sürekli eski sevgilisinden bahsedenler.
Eski eşiyle, sevgilisiyle barışmak isteyenler. Görüşenler.
Hem ilişkiyi yönetmek isteyen, hem de adım atmayanlar.
Geçmiş ilişkilerindeki terk edilme ve öfkelerini size yansıtmaya çalışanlar.
Arayınca sen aradın, aramayınca neden aramadın, diyen dengesiz tipler.
Sürekli sen bunu dedin, sen bunu yaptın diyenler.
İş için bir yere gittiğinizde bozuk atanlar.
Kadın hem çalışsın, hem de yemek pişirsin, bana hizmet etsin diyenler.

Olmayacak hayaller kurmamalı insan. Hayalleri de yaşamları ile paralel olmalı. Hayale de, sevgiye de heyecan gerek.Düşünce de sadelik ve netlik olmalı. Bir de yürek olmalı sevdiğin insan da. Düşüncelerini dile getirmekte ve yine sen kalmalısın her zorlukta ve her şartta yanında.
Beklentiler kişiseldir. Bizim için değerli olan diğeri için de, değerliyse bunu hisseder ve kendince paylaşır. Diğeri için değerli olmayanı ondan beklemek ona karşı haksızlık olur. Aynı düşünce de olan insanlar, birbirlerini daha iyi anlarlar. Hayat çok nettir, bir şeyi yaşadık mı silemeyiz. Bir beklentiye girdik mi bir kez, karşılığını bulmadan mutlu olamayız, huzurumuz kaçar, yaşama karşı enerjimiz azalır.

Zamanla doğru insan arasında ters orantı vardır hep. Doğru zaman da yanlış insan, yanlış zaman da doğru insan denk gelir. Doğru insanı buldum ve bir bakıyorsun yanlış. Zamanla anlıyorsun. Ama elbet karşına doğru insan çıkacak. Sen sadece aşka, sevgiye ve insanlara inan. Yüce yaradan zamanı gelince en doğru insanı karşına çıkaracaktır.
Aslında doğru kişinin aşkı, yanlış kişinin aşkı hepsi aynı kapıya çıkıyor. Hissettiğin duygular da değişme yok.

Önemli olan doğru kişiye mi veriyorsun zamanını, aşkını, sevgini, arkadaşlığını, dostluğunu, merhametini vs. yoksa yanlış kişiye mi? Tek hatamız insanlara çabuk güvenmek, inanmak. Hayellerimizi paylaşmak. Zamanımızı değmeyecek insanlara hediye etmek. Canının acıdığını hissedersin. Ama ne kalbini susturabilirsin ne de gerçekleri değiştirebilirsin. Hayatı olmasını istediğin gibi değil, olduğu gibi yaşamaya çalışırsın. Yüreğindeki binlerce acıya rağmen gülen maskeni takıp her yeni güne umutla bakmaya devam edersin.

Hiç gitmeyecekmiş gibi sevenler, hiç sevmemiş gibi gidenlermiş. Unutmak istediğin keşkeler oldukça, uyuyamadığın geceler hep olacaktır. Kibir, gurur, açgözlülük, hırs ve son nefes daha ötesi yok anlayana. Hayat nettir. Hani bir söz vardır. Tırnakların varsa başını kaşırsın. Gerçekten de öyle olmalıyız. Hayatı belirleyen bizler değiliz. Geleceği göremeyiz yine de gelecek için tedbir almak zorundayız. İnsan psikolojik bir varlıktır. Hassastır. Bundan dolayı dünya da temkinli yaşamalıyız. Kişi kendisinin olmayanlara bakmayı bırakıp, sahip olduklarına odaklanırsa huzur da mutluluk da ona gelir.

Bazen insan kendini bir çıkmazın içerisinde bulur. Her işin bir zorluğu, her zorluğun da bir çıkışı vardır. Sabır ve azim. Her şeyin de bir çözümü vardır. Hiç bir şey çözümsüz değildir. Ölümün dışında. Hayat bir karne, yaşantımız da sınav. Yorumlarımız ve yaptıklarımız puan olduğuna göre, umarım yüksek puan alırız. Yoksa sınıfta kalırız.

HÜLYA ÇAKICI

Durum içinden durum çıkarmak


Dünyanın en etkili zehri de o zehre ilaçta insandır. En büyük zehir insanın kalbindeki kin ve nefret zehridir, içten içe öldürür insanı. Düşünce sahibini ortadan kaldırmakla düşüncenin yok olacağını sanmaktır. Durum içinden durum çıkarmak, iyinin içindeki kötüyü, kötünün içindeki iyiyi çıkarmaktır. Kendini keşfettiğin anda doğarsın. Mükemmel olan herkes merhametli olmayabilir ama merhametli olanlar mükemmel görünebilir. İnsanları birleştiren duygulardır.

Bir odada yanan dört mum varmış. Önce sevginin mumu sönmüş ardından yavaşça barışın arkasından mutluluğun mumu sönmüş derken odaya bir çocuk girmiş ve aaa mumlar sönmüş diye yakınmış. Adı umut olan dördüncü mum demiş ki, korkma ben ve sen olduğumuz sürece diğer üç mumu da yakabiliriz ve çocuk alıp umudu diğer üç mumu da tekrar yakmış.

Umut insanın içinde sönmeyen bir ışıktır. Keşkelerimizin değil, iyikilerimizin olduğu bir hayat gerek bizlere. Yaşamımız niyetlerimizle anlam kazanır, arzu ve isteklerimiz yaşama anlam katar.

Hayat mutluluk ve hüznü aynı kare içinde barındırıyor çoğu zaman. Dünya sevinç ve keder üzerine kurulu. Böyle bir karede kimine hüzün karası, kimine mutluluk arası denk gelir. Her şeyin iyi ve kötü yanı var, nasıl bakılacağına karar vermek bize kalmış. Bir fotoğraf karesinde olduğuna sevinirken, hiçbir zaman o fotoğraf karesindeki kendini göremeyeceğine üzülebilirsin. Benim için mutluluk verici bir şey bir başkası için acı verici olabilir. Eğer sizi sevindirecek bir şey olduysa o an kendiniz için sevinip başkası için üzülebilirsiniz. Önemli olan çok şeye sahipken yanında, köle olmayacak bilgi ve erdeme de sahip olmaktır.

Medeniyetle insanlık arasındaki mesafe sandığımızdan çok daha fazla. Ruhunu şeytana satan insanlar dünyası oldu bu dünya. İnsanlardan dürüstlük bekleyemeyiz. Çünkü kendilerini tamamen açtıklarında karşısındaki tarafından hor görülmekten korkarlar. Bu dürüstlük yoksunluğu, ağzı sıkılık, yalancılıktan çok farklıdır. Dürüst ama ağzı sıkı birinin söylediği sözler tamamen olmasa da doğrudur. Yalancı biri ise söylediğinin yanlış olduğunu bilir. Bu yalandır, zararsız olabilir ama masum değildir, kişinin kendi saygısına ihlaldir, kendi kişiliğindeki insanlık haysiyetine zarar verir, düşünce kökenine saldırır. Kendin kendini bilmene referanstır.

HÜLYA ÇAKICI

Bir duruşu, bir zerafeti olmalı insanın!


İnsanı insan yapan idealleri, duruşu, onuru ve şerefidir. İnsanlık tarihi boyunca bunlara daha bir değer biçilememiştir. Önemli olan sonuç değil süreçtir, sürecin kattıklarıdır.

Bir duruşu, bir zerafeti olmalı insanın, bunlar konuşmalarına da yansımalı, kendini, haddini ve sınırlarını bilmeli, kızmış dahi olsa nezaketle anlatabilmeli. Nezaket ve zerafettir değerli kılan, tersi aşağı çeker. Her ne olunursa olunsun davranış ve sözcükler özenle seçilmeli. Bir şeyi söylemenin değişik yolları vardır, içlerinden en güzelini seçmek bizim elimizdedir. Bu hem bizi yüceltir, hem karşınızdakinin davranışını iyi yöne doğru değiştirir. Herkes böyle yaparsa her defasında biraz daha uygarlığa yaklaşırız.

Yükünü tek başına omuzlamış, yıllarca tek başına yaşamış, her şeyi kendi başına yapmaya alışmış, kimseye eyvallahı olmayan insanlar güçlüdür. Rahat ve bencil insanlar tarafından anlaşılamayan, lafı değil davranışı ölçüt alan, önsezileri kuvvetli insandır güçlü olan. Küçük yaşta sorumluluğun üzerinde olduğu insandır, her şeyi emektir. Koşuyorsa başkasının sorununa her şeyden önce kıymeti bilinmeyen nadide bir mücevherdir. Yalnız yaşamaya alışmış kendinden fazla hiç kimseye seslenmeyen, beklemeyen huzur içinde yaşayan, kendi halinde, kendi kendine yetmenin mutluluğuna erişmiş, herkese yardım eden ama kimseden yardım almayan olgun insandır. Güçlüdür, işinin ehlidir, mükemmeliyetçidir, azimlidir.

Yaşam acıtmaya, üzmeye, ezip geçmeye değmiyor. Yaşamı anlamlı kılan gülümseyen yüzler, sıcak yürekler ve paylaşılan mutluluklardır. Bunu eninde sonunda anlıyor insan ama çok geç anlıyor. Bugün soluk alıyor ve hayattayken bunları başarmak gerekiyor. Birileri her zaman hayallerimize su dökecek, bizi bizden uzaklaştıracaktır ama yaşamımızı inşa edecek olan bizleriz, kendi izimizi bizden başkası bırakamaz. Vicdan gönül muhasebesidir, yapılacak eylemin edebe, ahlaka uygun olup olmadığını hesaplar. Ama edep ve güzel ahlak herkesin hesabına sığmaz, bu yüzden vicdan özellikle iyi insan olmanın temelidir.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1051143-bir-durusu-bir-zarafeti-olmali-insanin

12 Haziran 2017 Pazartesi

Kapitalizmin Tanrısı Paradır...


Büyük beyinler fikirlere, orta beyinler olaylara, gelişmemiş beyinler ise kişilere sarar. Doğruları konuşmak, tartışmak yürek ve doğruluk ister. Bir doyumsuzluk hırsı, bir de içinde bulunduğumuz olumsuz durumlardan kurtulma hırsımız var. Biliyorsan anlat öğrensinler, bilmiyorsan sus ki adamdan saysınlar derler. Bilgi dipsiz bir kuyudur bitmez, indikçe dibi aydınlanır, aydınlandıkça yeni bilgiler gelir. İnsanlar yaptıkları ile kendi etiketlerini belirlerler, kimse bunu değiştiremez kendisi haricinde. Bir insanın en büyük vasfı onurlu ve dik duruşudur. Onun için tarih onurluları ebediyen yaşatır.

Bağımsızlık karakterin değilse efendin çok olur. Kalabalıklara ve onların kafalarına sığınanlar korkaklardır. Kendimizi biraz da başkalarına göre tanımlarız evrensel ölçütler dahil olsa da, yani sürüye dahil olmadan ama sürüyle birlikte. Yine de kendi olamayan insan evrimi kaçırır ve başkalaşır. Beceri, akıl, yeterlilik ile özel mülk ve maddi değer elde edilemeyen sistemlerde, insanın temel güdülerinden olan dünden daha iyi bir yarına sahip olma olasılığı yok olduğundan, bedavacıların başkalarının sırtından geçinmesine dayalı sistemler tarihi örneklerde de olduğu gibi çökmeye mahkumdur.

AVM'lere baktığımızda kaç marka kimin, sonra bankalara bakın kaç banka kimin, galerilere bakın otomobiller kimin, petrol istasyonlarına bakın kimin, sigorta şirketlerine vs. Kapitalist sistem hayatlarımıza ipotek koydu ve bedel ödemeden yaşama sevinçlerimize ulaşabilmek iyice zorlaştı, her şey metalaştı, yani hepimiz sürecin göreceli esirleri olduk. Kapitalizmin Tanrısı olan para söz konusu olunca herkesin ortak paydası aynılaşır. Modern köleliğe geçiş hızlandı, asgari ücret ile AVM'lerde kredi kartı ile alışveriş yapan sadece tüketen toplum, üretime gelince ne gerek var üretmeye ilkesiyle ilerlemekte.

Herkesin kendisinden olmayanı ötekileştirdiği bir ülkede ne insanlık kalır, ne de huzur. Cehalet ve aptallık meşrulaşır bununla da gurur duyabilirler. Zulme sesiz kalan zulme uğrar, haksızlığa karşı durmak insanın onurudur. Ama hepimizin kendine göre bir doğrusu var, görüşümüze ters diye kimsenin hayatına müdahale edemeyiz. Aynı gemide olup gemi su almaya başlar ve buna devam ederse hepimiz batarız. Gemiyi parça parça keserek gemicikler inşa edersek bu bölünmenin ifadesidir ve her zaman gemisini kurtaran kaptandır.

Hayat fırtınanın geçmesini beklemek değil, yağmur da dans edebilmeyi becerebilmektir. Dünyayı yangın yerine çeviren de insanlar, yangın yerine çevirir ve kendisi de yanar. Gül bahçesine çeviren de insanlar, gül bahçesine çevirir ve gül kokusunu çeker içine. Sonuçta insanoğlu kendi eder, kendi bulur.

HÜLYA ÇAKICI

10 Haziran 2017 Cumartesi

Dünya siyaseti, Suriye ve Katar...


İki Arap ülkesi kavga ediyorsa oradan bir Amerikalı geçmiştir. Kafirler ile ahmakların buluşması sonucu, uyanık Amerikalı ahmak Araplar olmuştur. Amerika'nın başına kim gelmişse bir Müslüman ülkede katliam yapıyor. Suudi Arabistan'la anlaşan Trump'ta Katara gözlerini dikmiş.

Neden Katar?
Katar dünyadaki en büyük doğal gaz rezervlerinden birine sahip. Kırım'ı dünyanın gözü önünde iç eden Rusya'ya Avrupa hiçbir şey diyemedi. Çünkü Rusya tribünlerde bakım var diye gazı iki hafta kesince batılıların eli ayağına dolaştı. Rusya'ya mahkum olmamak için alternatif yollar aradılar ve Katarı buldular. Planlarına göre; Katar doğal gazı boru hattıyla Suriye ve Türkiye üzerinden Avrupa'ya taşınacak, Rusya ve İran'a bağımlılık ortadan kalacaktı. Türkiye o dönemde Esad'ı razı etmek için çok uğraştı ama Esad Rusyayı satmadı. Esad'ı razı edemeyince hali hazırda Suriye'de örgütlü olan ve o sırada Mısır'da iktidarda olan Müslüman kardeşler silahlandırıldı. Bir taraftan da Libya'daki iç savaşta batının desteğiyle Kaddafi'yi yok eden cihatçıları Suriye'ye soktular. İki haftada yıkılacağını umdukları Suriye altı yıldır direniyor. Suriyeyi ele geçiremeyince önce Mısır'da Müslüman kardeşler devrildi, sonra mülteci krizi İngiltere'nin AB'den çıkmasına neden oldu. İslam ve mülteci korkusu ABD'de popülist ve cumhuriyetçi bir başkanın seçilmesini tetikledi. Düşene bir tekme de Suudi Arabistan ve yandaşları vurdu. Suriye ve dünyadaki terörü, bütün suçları Katarın üzerine atacaklar.

Suudiler yatay bir geçişle sessiz sedasız Katarı teslim alabilirler. Amerika Suudilere işgal ettirip kaynakları birlikte paylaşacakmış gibi görünüyor, yani fırıldaklar dönüyor. Orta doğu yine ateş çemberine dönecek. Ülkemizin yöneticileri daha akıllı davranıp tarafsız olurlar umarım geleceğimiz için.

HÜLYA ÇAKICI

9 Haziran 2017 Cuma

HUY HIRSIZLIĞI


EN BÜYÜK HIRSIZLIK HUY HIRSIZLIĞIDIR

Birgün bir genç yolda atının üzerinde ilerlerken yaşlı bir adam yanına gelir ve “Oğlum ben yaşlıyım bineğim de yok, izin ver de atına ben bineyim sen yaya yürü" der.

Genç: “Tamam amca gel bin” diyerek attan iner ve yaşlı adam ata biner. Genç adam, amcanın yüzüne tebessüm ederek yanında yürür. Yaşlı adam bir iki adımdan sonra atı hızlandırır ve kaçmaya başlar. Maksadı atı çalmaktır. Atının çalındığını gören genç adam ise arkasından şöyle seslenir: “Amca, sen benim atımı değil huyumu çaldın. Benim evde bir tane daha atım var, ben ona da binerim. Ama bundan sonra her kim benden atımı isterse asla vermem.” der.

Bir insanın güzel bir huyunu çalmak,

- Onun kalbini bozmak,

- Vicdanını fesada uğratmak,

- Kişinin güzel cevherlerle donatılmış kalbini alıp pisliğe bulamak.

- Bu davranışlar aynı zamanda dünyaya fesat tohumları serpmek demektir. Elbette ki o tohumlar gün gelip filizlenecek, ağaç olacak ve zehirli meyvelerini verecektir.

Şeytan Evreni terk edeli çok oldu...


Kocaman dünyayı kendimize dar ettik, beyinler konuşacağına, silahlar konuştu hep. Haçlı seferlerine gerek yok paraşütle silahları atsınlar orta doğu birbirini yok eder zaten. Savaşlar mızraklı, trampetli bayram değillerdir manzaraları kandır, ölümdür. Tarihin konusu kavimlerin ve insanların hayatıdır. İnsanlık tarihi ise aşağılık duygusu ve kibir çatışmalarından ibarettir.

Bazıları dinimiz var diyerek vicdana, ahlaka, adalete ihtiyaçları yokmuş gibi davranıyorlar ve acıma duyguları da yok. Kötülük yapanlar hiçbir dine ve hatta insanlık vasfına bile sahip olamazlar, dinlerini, inançlarını temsil edemezler, sadece kukla olup, işi bittiğinde yok edilirler, bunlar birer araçtır ve kötülüğe çalışırlar. Örneğin, Afrika birlik olup sömürenlere baş kaldırsaydı bu kadar sömürülmezdi. Düşünün susuzluktan kıvranan Afrika kıtası yeraltı suları bakımından en zengin kıta. Doğru düşünce ve kararlar doğrultusunda daha iyi yaşamlar her zaman mümkündür.

Özgürlüğüne kast edildiğinde cesaretli olmalı insanlar. Dünya madden ve manen özgürlüğü elinden alınıp, kontrol edilen insanlar yüzünden bu halde. Yaşam güçlü bir olgu ama bir şarapnel parçasıyla yok olacak kadar da kırılgan. Doğada resesif olana fazla yer yok, bu nedenle insan her durumda ve koşulda güçlü ve cesur olmak zorundadır. Korkuların kökeni ölüm korkusudur, ölüm korkusunu yenen dünyayı yenecektir. Her şeyin bir bedeli var, ömürler ödemekle geçiyor. Hiç bedel ödemeden yaşıyoruz sanıyor bazıları. Sömürü düzeni öğretmiyor hayat öğretiyor farkında olmak lazım. Hepimiz sistemin içindeyiz, o sistem dünyaya egemen olmuş ve başka bir dünyada yok.

Hiçbir su kaynağında kalmaz ilerler. Yoluna iyilikler, güzellikler çıkar, bazen de engeller ve aşar büyür, yan kollar onunla buluşur ve istemese de bir çokluğa, sona varır. Kuytu köşelere saklanılan karanlıklardan çıkmaya cesaret etmekte mesele. Zor ama imkansız değil.

ABD, İngiltere, İskandinav ülkeleri, Kuzey Asya devletlerinin sistemi oturmuş durumda. Başa kim gelirse gelsin oraların halkı için bir şey değişmez. AB'yi gözünü kırpmadan terk etti İngiltere hiçbir şey oldu mu? Hayır. Ama kendileri üretmeyenler dünyada kendi dışlarında gelişen olayların kavgasını keyifle yaparlar.

HÜLYA ÇAKICI

İnsanlar yoruyor onlar gibi olmayanları!


Yaptığımız her iş için emek harcıyoruz. İdealist bir insan olarak mesleğini icra etmek istiyorsun, bir bakmışsın bütün ihale sana kalmış. İş yükü koydukça koymuş üstüne. Üstelik nerede yetenek yoksunu insan varsa siyasi güç endikasyonu ile en kaymağı bol yerde besiye çekilmiş. Hümanist duygularla çevrene, ailene katkım olsun diyorsun bakıyorsun sırtında semer, bilinçli ve sorumluluk duygusu yüksek hareket ediyorsun bakıyorsun herkes daha geriye gitmiş. Yalnız ilerliyorsun yükünle, yoruluyorsun, kırılıyorsun, yolunun hedefinden şaşırıp ortada kaldığını gördükçe bir güvensizlik, bir endişe yapışıyor yakana ve sonrası sessizlik.

Kendisini bilen insan her şeyi içinde yaşayıp kimseye belli etmez, diğerleri gibi kıyameti koparmak yerine gidişi bile sessiz ve asil olur, her şeyi kişiliğine yakışır yapar. Ama iyi oyunculuğadır değer görünür de, yapıcı ama arkasında parçalayıcı olana değer vermek vardır insanın doğasında. Genelde küçükken hep susturmak niyetine görüntü ile avutulan çocuklardır kananlar, bugünde aynı şekilde susturulanlar.

Maddi güç hırsı, beğenilme arzusu, farklı olma çabaları, kazanma aşkı, görünüm, gösteriş, hep bana psikolojisi, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığı bitirdi güzel yaşam duygularını ve insanın kontrolsüzlüğüyle birleşince de ruhsuz canlılar olduk.

Aslında insanlara biraz ego da lazım, öz güven de, mütevazilik de önemli olan dengeli olmak, aşırıya kaçmamak. Ego ve öz güven birbirine karıştırılmamalı ve komplekste unutulmamalı. Olumlu yaklaşım çoğu zaman bizleri olumsuzluklardan koruyabilir. Yine aynı şekilde kibir ile insanın kendi hayatı için yaptığı seçimler karıştırılmamalı.

Yüksek egonun eksiklik belirtisi olduğuna inancım tam. Kendinde olmayanı varmış gibi yapmak, karşısındakileri ezmekten başka bir şey yapmıyor ve böylelikle de zirvede oluyorlar. Herkes zirveye çıkmak ister ama zirve son duraktır. Entegre sistemdeyiz, zirveyi görürsek dibi de görürüz. Buna karşılık zirveye AZİMLE ulaşan kişi orada tutunmayı başaracaktır. Zirve korkulacak, sakınılacak bir şey değil değil mi? yoksa herkes orası için bu kadar kendini paralar mıydı? Yine de orası uçurum, tutunan görmedim varsa da parmakla sayılacak kadar azlar.

Bazen öz güveni düşük insanlar, öz güveni dozunda insanlarla karşılaştıklarında egoları incinir ve onu kendi düzeyine çekme çabasına girerler. Bunların içlerinde bir yerlerde ezik hissettikleri bir yönleri vardır. Bunlarla karşılaşmamak için donanımlarımızı çoğaltmalı, farklı bakış açıları keşfetmeliyiz. Frekanslar kısa devre yapıyorsa, mesafe koymak kendim için geliştirdiğim en pratik çözüm.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1051005-insanlar-yoruyor-onlar-gibi-olmayanlari

7 Haziran 2017 Çarşamba

İnsanlar neden anlaşamaz?


Akışına bırak düşerken etrafı seyret, çakılana kadar kimsenin yaşayamayacağı bir heyecan yaşayacaksın. Ne iten umurunda olacak ne de tutmayan. Gülümse, ne iten mutlu kalsın ne de tutmayan. Hayat final bilgisine ulaşmak içindir. Son anladığın değer her zaman sahip çıkabileceğin değerdir. İnsanı insan yapan sevgi, saygı, dostluk ve en önemlisi onurlu yaşamaktır.

Kimse böcek olmayı istemez kişiliğini satana kadar. Dinleme yeteneğindeki noksanlık, sabit fikirlilik, fanatizm, sıfır empati, haklı çıkma telaşıyla tartışma zemininin unutulması. Kalıp yargılarımız ve bakış açımız karşılıklı beklentilerin netleştirilememesi, sorunu çözmeye çalışmak yerine kavgayı daha çok kızıştırmak. İnsanlar dinlemiyorlar birbirlerini, eleştiri kabul etmiyorlar. Kimseden bir şey beklemezsen sorun, sıkıntı olmaz ama insanız değer verdiğimiz kişilerden gelen beklenmedik hareketler bizleri üzüyor.

Farklı görüşlere, fikirlere, beyinlere ve bizim gibi olmayanlara tahammülümüz yok. Anlaşmaya niyetli değiliz, çünkü uzun zamandır kutuplaşmanın ve yabancılaşmanın kurbanıyız. Çok az kişiyle konuşabiliyorsun karşılıklı çünkü tahammülsüzüz. Düşüncesi ne olursa olsun insanları dinleyip anlamaya çalışmak bizi daha çok geliştirir, bunu kendimiz içinde yapmalı, dinlemeyi bilmeliyiz. Bizim toplumumuz dinlemektense konuşmaya odaklanıyor. Dinlerken beynimizi her yönden kullanmış oluruz çünkü. Aslında dinlerken kendimize iyilik yapmış, daha çok şey öğrenmiş oluruz.

Anlaşmazlıklar şüphe ile başlar, kaçamak cevaplarla gelişir, ufak yalanlar büyüyerek beslenir, sonunda da zedelenmiş güven kimin elinde kalmışsa onun elinde patlar. Düşündüğü, söylediği ve yaptığı başka insanların bazen bir cümle, bir işaret, küçük bir müdahale veya hiç müdahale etmemek, bazen bir tebessüm veya tebessümü esirgemek, bazen bir mimik. Değerli olan şeylerin başkaları tarafından rahatlıkla zedelenmesi, hiçe sayılması, bozuk karakterlerin yanında gelen yalan.

Dünyadaki insanların tamamına yakınının kendi beynini en mükemmel kabul etmesi, çatışma ortamı, ötekileşme var. İletişimsizlik anlaşmazlıkların en büyük nedeni, sonrası duruma göre değişiyor çekememezlik, sevgisizlik, ikiyüzlülük vs. Taraflar sabırla görüştükleri konu üzerinde devam ederlerse sonunda anlaşacaklardır, bu anlaşma olumlu yada olumsuz olabilir ama sonuçta anlaşırlar.

HÜLYA ÇAKICI

Zeytin...


Yunan mitolojisine göre, Zeus kendisine en değerli hediyeyi verene kentin koruyuculuğunu verecektir ve bunun için bir yarışma açar. Denizlerin tanrısı Poseidon, Zeus'a uzak diyarlara dahi uçarak gidebilen ve savaşta yenilmeyecek bir at armağan eder. Athena ise zeytin ağacını. Yarışma çetindir çünkü ikisi de Zeus'a dünyanın en güzel hediyesini vermek isterler. Kuşkusuz dünyanın en uzak diyarlarına gidebilecek ve yenilmez savaşçı bir at mükemmel bir hediyedir ancak zeytin ağacı daha mükemmeldir. Zeytin ağacının muazzamlığı karşısında başta Zeus olmak üzere tüm Tanrılar, Tanrıçalar büyülenmiş ve ağacın kutsallığı karşısında dona kalmışlardır. Tüm hırsına ve kazanma isteğine rağmen Poseidon bile zeytin ağacından o kadar etkilenmiştir ki, aralarındaki çekişmeye rağmen zeytin ağacının üstünlüğünü kabul eder. Bunun üzerine, Athena zeytin ağacından bir dal kırıp Poseidon'a verir ve öylece aralarındaki düşmanlık zeytin ağacının rakipsiz güzelliği karşısında yok olur. O günden sonra Athena'nın ismi Atina kentine verilir. "Düşmana zeytin dalı uzatmak" deyimi de neredeyse tüm dillere tam da bu mitten gelmiştir. Çünkü zeytin ağacı, düşmanınızın dahi kıyamayacağı güzellikte ve kutsallıktadır.
Türkiye hariç. Dünyada kesilmesi yasak olan başlıca iki ağaç, zeytin ve sakız ağaçlarıdır. Diplerine kimyasal dökülmediği müddetçe ya da dünyadan, doğadan ve çocuklarımızın güzel geleceklerinden nefret eden bir grup merhametsiz ve aç gözlü kesmediği müddetçe sonsuza kadar yaşarlar.
Zeytin, sonsuzluktur...

6 Haziran 2017 Salı

TAVŞANIN ZAFERİ


Çiftçinin bir köpeği ve evcil bir tavşanı varmış. Bir gün arkadaşıyla sohbet ederken köpeklerin mi yoksa tavşanların mı saklanan şeyleri bulmak konusunda daha yetenekli olup olmadıklarını tartışmaya başlamışlar. Arkadaşı köpeklerin üst düzey gelişmiş koklama duyuları ve içgüdüleriyle bu konuda doğuştan yetenekli olduklarını bu sebeple saklanan her şeyi bulmakla ün yaptıklarını savunmuş. Çiftçiyse kendi tecrübesine göre doğal yeteneğin yanı sıra başka özelliklerin de önemli olduğunu bu sebeple tavşanların bazı durumlarda köpeklerden çok daha avantajlı olabileceğini iddia etmiş.

Saatlerce birbirlerine türlü deliller getiren iki adam en sonunda durumu açıklığa kavuşturmak için bir yarışma düzenlemeye karar vermişler. Çiftçi eline kazma küreğini alarak tarlasına gitmiş ve bir çukur açmış daha sonra da bu çukurun içine tavşanın bayılacağı kocaman  bir havuçla, tam da köpeklerin ağzına layık irice bir kemiği yerleştirerek deliği kapatmış.

Daha sonrada köpeğini ve tavşanını tarlasına götürerek onlardan sakladığı şeyleri bulmalarını istemiş.

Tavşan koca kulaklarını dikerek tarlanın bir köşesine kocaman bir havuç gizlendiğini duyar duymaz çok fazla düşünmeden hemen büyük bir neşe ve heyecanla tarlada delikler açmaya girişmiş. Köpek gibi koku alma yetenekleri olmadığı için onu geçmesinin tek çaresinin mümkün olan en hızlı şekilde tarlaya açabildiği kadar delik açmak olduğunu düşünüyormuş.

Köpekse biraz önce keyiflice uyuduğu köşesinden tarlaya götürülüp kendinden isteneni öğrendiği zaman önce olduğu yerde uzun uzun gerinmiş, bir süre kaşınmış ve sonra dilini şaplatarak yavaş hareketlerle tarlanın büyüklüğünü hesaplamaya başlamış.

Çiftçinin durup dururken keyfini kaçırmasına biraz bozulduysa da güzel bir kemik bulabilme ihtimali hoşuna gitmiş. Önce isteksizce birkaç kere etrafını koklamasına rağmen kemiğin kokusunun çok uzaklardan geldiğini ve onu bulmanın hiç de düşündüğü kadar kolay olmayacağını anlamış.  Gözlerini tarlanın üzerinde çevirdikçe tarla gözüne gittikçe daha büyük ve bulması istenen kemikte gittikçe daha küçük hale geliyormuş.

Köpek olduğu yerde düşünüp kaşınırken tavşan büyük bir hırs ve inatla tarlada çukur üstüne çukur kazmaya devam ediyor ve bir çukuru kan ter içinde kazmayı bitirip içinde havuç olmadığını anlar anlamaz hemen diğer bir çukuru açmaya başlıyormuş. Tavşanın köpek gibi havucu koklayarak ve içgüdüleriyle bulma imkânı yokmuş. Bunu bildiği için aslında çiftçinin onları eşit bir yarışmaya sokmadığının da farkındaymış ancak buna üzülüp kızmak yerine kazanmak için tek şansının açabildiği kadar çukur açmak olduğunu biliyormuş çünkü onun da güçlü tarafı hızı ve çukur açma yeteneğiymiş.

Bu sırada köpek kendi kendine öfkeli bir şekilde havlayıp söylenerek tarlada gezinmeye devam ediyormuş. İsteksizce birkaç tane fazla derin olmayan çukur eşeledikten sonra bu kocaman tarlada kendinden istenilen kemiği bulmanın imkânsız olduğuna karar vererek dinlenecek bir gölge aramaya başlamış. Çiftçinin böylesi bir görevi sırf onlara acı çektirip zevk almak için verdiğini düşünüyor ve belki tarlada aslında bir havuçla kemiğin olmadığını köpek beyniyle analiz ediyormuş.

Bir süre dolaştıktan sonra tarlanın bir yeri ona oldukça güzel gelmiş ve oraya boylu boyunca yatarak, nefes nefese kazma sesleri gelen tavşanın “boşuna” çabalarını gülümseyerek izlemeye başlamış.  İçinden “tavşanların aptal olduğunu duymuştum ama bu kadar da aptal olabileceklerini düşünmemiştim, şuna bak kendini nasıl da boşu boşuna paralıyor halbuki ben akıllı olduğum için bu görevin bir oyun olduğunu hemen anladım” diyerek keyifle kulağının ardını kaşımaya başlamış.

Tavşan köpeğin söylenmelerine ve bir köşede yan gelip yatmasına aldırmadan var gücüyle tarlada çukurlar açmaya devam etmiş. Her açtığı çukurdan bir şey çıkmadığını gördükçe “açmam gereken çukurlardan bir tanesini daha açtım ve giderek hedefime yaklaşıyorum” diye seviniyor ve hemen bir sonraki çukuru açmaya girişiyormuş. Köpeğin yarışmadan çekildiğini görmesi de neşesini ve azmini bir kat daha arttırmış çünkü artık tek yapması gereken açabildiği kadar çukur açmakmış.

Tavşanın çabasını uzaktan acıyarak izleyen köpek kendilerine verilen görevin çok adaletsiz olduğunu, tavşanın bu çabalarının hiçbir sonuç vermeyeceğini söylenmeye devam ediyor ve aralarda da çiftlik sahibinin hayvan düşmanlığı üzerine sunturlu küfürler havlıyormuş.

Tüm gün boyunca bir dakika bile durmadan çalışan tavşan sonunda tüm tarlanın her yerinde çukur açmayı başarmış. Ancak ortada havuç ve kemik yokmuş. Köpek tavşanın açtığı son çukura bakışını uzaktan gözleyip “hah işte şimdi aklı başına gelmiştir, tam da düşündüğüm gibi bu tarlaya gömülmüş bir havuç veya kemik yok, çiftçi bunu tamamen bize eziyet etmek için uydurdu, köpek kafamı seveyim ne kadar akıllılık etmişim” diye içinden gülmüş.

Ancak tavşan o durumda bile olumsuz düşünmeyi reddetmiş ve havucu bulacağına dair olumlu inancını korumuş, tek düşündüğü her yeri kazmasına rağmen bulamadığı havucun nerede olabileceğiymiş.

Köpek uzaktan izlediği tavşanın bir anda ortadan kaybolmasına önce bir anlam verememiş. Tam tavşanın çok üzüldüğünü ve koşarak kaçtığını düşünürken hemen altından gelen şiddetli tırmalama seslerinden korkarak kendini yan tarafa atmış. Gördüğü manzara şaşırtıcıymış. Biraz önce yattığı yerde artık bir çukur bulunmakta ve tavşan ağzında kocaman bir havuçla dışarı tırmanmaktaymış.

Meğerse tavşan bir süre düşündükten sonra koca tarlada kazmadığı tek yerin köpeğin üzerinde yattığı toprak parçası olduğunu anlamış ve ona haber vermeden oraya ulaşabilmek için bulunduğu yerden köpeğin altına kadar uzun bir tünel kazmış. Havuç ve kemik en başından beri köpeğin yattığı yerin altındaymış ve köpek ne kadar isteksiz olursa olsun aslında içgüdüleriyle onları bulmuş. Ancak kendisine inanmadığı ve sürekli negatif düşündüğü için bunun farkına varamamış.

Tavşan kendisine olan güvenini ve havucu bulacağına dair inancını hiç kaybetmediği için yarışmanın sonunda kocaman bir havuç yemekle kalmamış sahibi çiftçi tarafından el üstünde tutulmaya başlanmış. Çiftçi diğer taraftan da köpeğinin hemen altındaki kemiği bile bulamayacak kadar beceriksiz olduğunu düşünerek onu daha zor şartlarda yaşayacağı madenci arkadaşına vermekte hiç tereddüt etmemiş.

Kıssadan Hisse: Olumlu düşünen ve kendine güvenip harekete geçenler ellerinde büyük avantajlar olmasa bile başarılı olabilirken, olumsuz düşünüp harekete geçmemek için sürekli bahaneler uyduranlar en büyük avantajlara bile sahip olsalar kaybederler.

5 Haziran 2017 Pazartesi

Küresel Sermaye


Neden ekonomisi güçlü bir ülkede dolar bu kadar sert düşüp, çıkıyor. Ne çıkışı, ne de inişi akıl ve hesap işi değil gibi görünüyor.

Küresel sermaye, ülkelerde kendilerine hizmet edecek iş adamlarına maddi yardım yapar. Bu maddi yardımlar sayesinde bulunduğu ülkede büyük bir ekonomik güç olurlar. Bankalara, gazetelere, medyaya girerler, özel kolejler, vakıf üniversiteleri kurup, zeki beyinleri sistemden alıp kendilerine bağlar, yurt dışına gönderir, dil öğrenmelerini sağlarlar. Verdikleri medya desteğiyle halkın gözünü boyar, her yere kendi adamlarını getirirler ve bu yerlerde bunların çıkarları doğrultusunda yönetilir. Bir çok ülke bu şekilde yönetiliyor.

Rusya'yı da ele geçirmeye çalışan küresel sermaye Putin'in gazabına uğradı. Putin geçmişte profosyonel bir KGB ajanıdır ve Rus derin devleti tarafindan siyasete atılması sağlanmış, önce belediye başkanı olarak göreve başlamış sonrada Rusya devletinin başına geçmiştir. Putin bunlara hapis cezası vererek şirketlerine de el koydu. Küresel elit tabakasının yönettiği devlet sayısını binlere çıkartıp daha kolay bir şekilde dünyayı yönetmek istediği ve bunun için her mücadeleyi verdikleri, yine dünyaca bilinen bir gerçektir.

Burger King, Mc Donalds, Starbucks vs. gibi firmalar ülkemizde en yüksek ciroyu yapıyor, kazandıkları parayı da yurt dışına çıkartıyorlar. Ayrıca halk sağlığını da olumsuz yönde etkileyip, ilaç sektöründen büyük paralar kazanıyorlar.

Eskiden kasap, bakkal, manav, kırtasiye gibi küçük esnaflar vardı. Günümüzde ise Bim, A101, Koçtaş, Migros, Carrefour vs. gibi yerler var. Halk buralarda asgari ücrete çalışıp kirasını, faturalarını ödemekte zorluk çekiyor. Patronları ise servetlerine servet katıyorlar. Devletler de kapitalizmle, sözde kurumsallaşmayla böyle ele geçiriliyorlar.

HÜLYA ÇAKICI

CENNET YER DEĞİL, BİLİNÇ DÜZEYİDİR...


CENNET BİR YER DEĞİL, BİLİNÇ DÜZEYİDİR EVLADIM

Bir adam ölümünün ardından, öbür dünyada yargılanmak üzere sırasını bekliyormuş. Sıra kendisine gelip mahkeme salonuna girdiğinde bir de ne görsün? Yargıç kürsüsünde bir insan oturuyor. Tanık sandalyesinde ise Tanrı yerini almış.

Adam şaşkın bir şekilde, “ Beni senin yargılayacağını sanmıştım. Oysa orada hakim olarak bir insan oturuyor. Aman Tanrım, bu nasıl oluyor?” diye sormuş.

Tanrı gülümsemiş ve “Ben hiçbir zaman sizi yargılamadım. Sonsuz sevgimle, ne yapmayı seçtiyseniz, sizi seçiminizde özgür bıraktım. Bana yargılamak değil, sevmek yakışır. Çünkü ben saf sevgiyim. Sizi kendimden yarattığım için, sizi yargılamak kendimi yargılamak olur. Ayıca benim yargılamama ne gerek var ki?

Her şeyi bilen ben, sadece burada tanıklık ediyorum. Dünyada olduğu gibi burada da insanlar tarafından yargılanıyorsunuz. Birazdan salonu hayattayken, senin zarar verdiğin, hoşgörülü davranmadığın, yargıladığın, kalplerini kırdığın insanlar dolduracak. Onlara kendini affettirmeye çalış. Onlar seni affederse ne ala! Çünkü cennetin yolu onların affından geçiyor,” demiş.

Adam merakla sormuş: “Peki ya affetmezlerse ne olacak?”

Tanrı yine sevgiyle gülümsemiş ve “Ben cenneti de, cehennemi de yeryüzünde yarattım. Seni tekrar yeryüzüne göndereceğim. Orada öyle bir yaşam süreceksin ki, tüm yaptığın kötülükler, verdiğin zararlar sana aynen yaşatılacak. Yani ettiğini bulacaksın. Ama bunun amacı sana ceza vermek değil. Sadece o insanların hissettiklerini bizzat yaşayıp anlaman, yaptığın kötülüklerin bilincine varman. İşte o zaman sen kendini affetmiş olacaksın,” demiş.

Adam bir süre düşünmüş, “Peki cennet nasıl bir yer?” diye sormuş Tanrı’ya.

“Cennet, bir yer değil, bir bilinç düzeyidir evladım. Dünyada mutlu, huzur ve sevgi dolu, insanlara destek olmaktan haz duyan, yarattığım canlı ve cansız her varlığa saygı göstermeyi bilen insanlar var ya, işte onlar, dünyada cenneti yeniden yaratmaları için geri gönderdiğim cennetliklerdir. Cennet de dünyadan başka yerde değil,” demiş Tanrı.

“Ama kutsal kitap bana öyle öğretmedi,” diye karşı çıkmış adam.

“Kutsal olan tek şey yaşamdır. Ben o kitapları kutsal kılmadım. Siz kıldınız. Her şeye sevgi ile bakmasını bilerek yaşayan insan, en büyük ibadeti yapandır!” demiş Tanrı.

“Peki dünyaya döndüğümde, doğru yolu görmemde yardımcı olacak mısın?” diye sormuş adam.

“Ben bunun için siz insanların içine 'vicdan' denen bir pusula koydum. Eğer bu pusulanın etrafına ördüğünüz kalın bencillik duvarlarını yıkarsanız, vicdanınızın, yani benim sesimi kolaylıkla işitebilirsiniz!” diye yanıt vermiş Tanrı.

“Peki biz insanlara ne kadar yakında bulunuyorsun?” diye sormuş adam.

“Hem size şah damarınızdan daha yakınım hem de düşman olduklarınız kadar sizden uzağım,” demiş Tanrı. “Çünkü düşmanlarınız da benim, siz de bensiniz.”

“Yani mahkeme salonunda insanlara hiç mi hesap sormuyorsun Tanrım?”

Gülmüş Tanrı ve yanıt vermiş: “Sadece iki sorum oluyor tüm insanlara: Dünya okulunda ne kadar sevmeyi öğrendiniz? Ne kadar bilgi kazandınız?”

Denizin olmadığı yerde martı olmalı...


1827 yılında Almanya'nın Magdeburg kentinde bir müzik öğretmeninin oğlu dünyaya gelir (Karl Detroit). Anne ve baba sürekli kavga ettiklerinden dolayı çocuk akrabaları tarafından yetimhaneye götürülür. Çocuk 12 yaşına geldiğinde bir gece yarısı bütün arkadaşları uyurken çarşafları birbirine dolayarak yetimhaneden kaçar ve Hamburg'a gider. Büyük bir liman kenti olan Hamburg'da bir gemide miço olarak işe başlayan Karl Detroit, bütün akdenizi dolaşıp, Marmara denizinden boğaza giren gemisinden Kız Kulesini görünce denize atlar ve Kız Kulesine doğru yüzmeye başlar. Çocuk yakalanır ve Sadrazam Âli paşanın (şair) yanına götürülür.

Sadrazam sorar; 'Neden kaçtın Almanya'dan?'
Karl Detroit cevap verir: 'Dayak vardı orada, bıktım kaçtım'.
'Peki ya neden Akdenizin onca yeri değil de İstanbulda atladın denize evladım?' Diye sorar Sadrazam. Kız kulesini gösterir Karl Detroit ve 'ben o kuleyi çok sevdim' der.

Almanlar çocuğu geri ister, fakat Sadrazam Âli paşa 'hayır alamazsınız, o artık benim oğlum' der ve o gün Karl Detroit adı değişerek Mehmet Ali adını alır ve askeri okula başlar. Aldığı eğitimin ardından Kırım harbine katılır ve paşa ünvanı alır. O artık sığındığı ülkenin bir Paşasıdır! 1878 Berlin anlaşmasına giden heyetin içinde yer alan Mehmet Ali paşa, doğduğu ülkeye geri dönmüştür ancak artık o bir Osmanlı Paşasıdır.
Almanya dönüşünde Arnavutlukta yolunu kesen eşkiyalar tarafından öldürülen Karl Detroit, arkasında 4 kız çocuk bırakır. Bunlardan biri, Leyla hanım, bu Leyla hanımın da bir kızı olur, Celile hanım. İlk Türk ressamlardan olan bu Celile hanımın da bir oğlu olur ve aşağıda gördüğünüz o küçük bebek büyüyüp Türk edebiyat tarihine adını Nazım Hikmet olarak yazdırır.

Nazım Hikmet'i herkes konuşuyor, ancak Nazım'a nasıl gelinir, işte böyle.

(ALINTI / SUNAY AKIN)

Ahlaksızlıkta sınır yok...


Bu millet neden böyle?
İyice psikopatlar ülkesi olduk.
Biz böyle miydik? Cehaletten kaçın.
İnsanın okurken bile dengesi bozuluyor.
Nasıl bir yokluktur bu insanın aklı almıyor.
Toplumun geldiği nokta. Başını bağlayıp saçının telini göstermiyor günah diye. Aman başını iyi ört, saçın görünmesin günah ama öz evladını yasak ilişkini gördü diye öldür. Cehalet, bencillik, ahlaksızlık, iğrençlik bir olmuş genç kızı katletmiş. İşte idam bu tür mahlukatlar için uygulanmalı.

Kapalı toplumların kanseridir gizli ilişkiler, cinayetler. Ahlak örtüsü olmayanı başörtüsü namuslu yapmaz. Bu kadının eşini aldattığını kim düşünebilir? Hiç kimse ama evladına kıyacak kadar cani ve ahlaksız işte. Memleket Dallas'a döndü iyice, kimin eli kimin cebinde belli değil, bu yaşta kızını öldürtecek kadar mı azdın. Sapıklık almış başını gidiyor. Yaşına, başına bakmıyor kadını, erkeği. Zina yapacaksan masum kızından ne istedin. Küfrün de bir değeri var, bunlar küfrü bile hak etmiyor.

Kadının kocasının haberi var ve adamın hiç zoruna gitmemiş normal karşılamış, alan memnun, satan memnun olan 16 yaşındaki kıza olmuş. Hiç sebeplerle öldürülmüş. İnsan annesini, babasını kendisi seçemiyor. Yazıklar olsun sizin gibi sözde anne babaya, evli bir kadına kalmış erkeğe, ahlak yoksunları. Zavallılığınız, bencilliğiniz, yüreksizliğiniz, çirkinliğiniz ile siz deşifre olmayın diye o kızın yaşadıkları, artık hiç yaşayamayacakları. Sevimsiz, nursuz insan bozuntuları, bunların ve bunlar gibilerin bu dünyada yaşama hakları yok.

Asıl sorgulanması gereken milleti bu hale kimler getirdi? Gittikçe ortaçağ zihniyeti ile batacak mıyız? Yoksa uyanıp bu kabustan çıkacak mıyız? Ahlak diye bir şey kalmadı toplumda, din varsa ahlak olmasa da olur.

HÜLYA ÇAKICI

2 Haziran 2017 Cuma

Afyonum patlamadı ne demek?


Afyonum patlamadı ne demek? (Oruç ile bağlantısı)
Afyon, haşhaş kapsüllerinin çizilmesiyle ortaya çıkan süte benzer sıvıdır. İçerisinde bulunan morfin, kodein gibi alkoloidler ve eroinin hammadesi olması nedeniyle narkotikler sınıfına girmektedir. Bu deyim Osmanlı döneminde özellikle oruç tutulan aylarda afyon kullananların geliştirdiği bir yöntemden köken almaktadır. Sahurda kuzu bağırsağı, yaprak veya benzeri bir kılıf ile sarılan afyon yutulur ve gün içerisinde mide asidinin bu kılıfı yırtmasıyla afyon vücuda yayılır. Bunun sonucunda kişide sakinleşme, rahatlama geçekleşir. Birden fazla yutulduğu durumlarda afyon paketlerinin kılıfının sarımı, bir önce yutulandan biraz daha fazladır. Bu sayede günün ilerleyen saatlerinde de sarımı daha fazla olan afyon paketi yırtılıp vücuda yayılarak etkinin devam etmesi sağlanır. Sarımı çok olup yırtılmayan veya geç yırtılan afyon paketleri alınması gereken dozun gecikmesine neden olur ve bu kişide asabiyet yaratır. Afyonu patlamamış deyimi buradan gelmektedir.

Yalnız yürümeyi öğrendim...


İnsanIar kahramanIarı oynuyorIar, çünkü korkakIar. AzizIeri oynuyorIar, çünkü kötü ruhIuIar. Suikastçiyi oynuyorIar, çünkü yanıbaşIarındaki komşuIarını öIdürmek için yanıp tutuşuyorIar. İnsanIar oynuyorIar, çünkü doğuştan yaIancıIar.
Özlediğim hiçbir şey yok. Hayatım acıyor, bulunduğum yer acıyor, kendimi bulabileceğimi düşündüğüm yer çoktandır acıyor. Ne uzun yaşadım hiç yaşamadan dünya çöküyor üstüme, hiç sahip olmadıklarıma ve asla olmayacaklarıma üzülmüyorum artık. Benim düşüşüm en üst noktadan değil hiçbir yerden, yükseldiğimi hayal etmediğim için düşüşüm bir boşlukta gerçekleşiyor. Yani hiçbir yerden hiçbir yere düşüyorum.
Susmayı öğrendim çok konuşanlardan...
Alçak gönüllü olmanın erdemini tattım çok bilmişlere inat...
Gerçekten bilenlerin az konuştuğuna şahit oldum sessizce...
Her yaşananın sadece bir deneyim olduğunu kavradım...
Değmeyenlere çok anlam yüklemenin ruhuma verdiği zararı keşfettim...
Kendim olmayı seçtim başkalarından alınmış parçalardan oluşmayı değil...
Kendi hayatlarını YÖNETEMEYENLERİN diğer hayatlara müdahalelerine güldüm sadece...
Kokuşmuş zihniyetlerin yalan gülümsemelerin içinde yer almaktansa uzaktan onlara seyirci kalıp İNSANLIĞIMI korumayı öğrendim...
Varlığımı hak edenleri hayatıma dahil etmeyi, hak etmeyenlere HOŞÇAKAL demeyi...
Bu uzun yolda yalnız yürümeyi öğrendim...
Ve insan eksilir güzel insanların yokluğundan. Modern dünyanın asıl yoksulluğu kıymet bilen insanların azlığıdır. Yüreği hep sıkı tutmak iyi değil özgürlük onun da hakkı. Duygular özgür olmalı ki, insan insan olduğunu hatırlasın.
Yeni günler eskiyi taşısa da, yeni bir umut barındırır aslında ve eskiye takılma iyi bakarsan umut gelir mutlaka. Borçlu insanlar yeni güne nasıl uyanıyor? Hasta olup doktora gidemeyenler, ilaç alamayanlar yeni güne nasıl uyanıyor? Soğukta sokakta yatanlar yeni güne nasıl uyanıyor? Her gün duyulan acılar ağızda da acı bir tat bırakıyor. Hikayeler farklı olsa da hayatlar hep zor. Çünkü kimine güvenebildiğin için huzurlusundur, kimine de artık güvenmemen gerektiğini öğrendiğin için.
HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1050786-yalniz-yurumeyi-ogrendim

1 Haziran 2017 Perşembe

Kur'anı ağır ağır, düşüne düşüne oku!


Kur'an, kelime olarak, "toplamak, okumak, bir araya getirmek" anlamlarına gelir. Ayet ve Sureleri bir araya getirdiği; İslam'ın itikat, ibadet, ahlak, hukuk, v.s esaslarını toplayıp ihtiva ettiği; dünyada en çok okunan ve okunacak olan kitap olduğu için bu ismi aldığı ifade edilir.” (Alıntı/Hadimul Müslimin)

Düşüne düşüne oku. Elimize Kur'anın mealini yani Türkçe açıklamasını alıp okumalıyız. O zaman gerekli olanı Kur'an bize öğretir. Oku, anla, anlat, öğren, öğret. Okumuyorsan, anlamıyorsan, öğrenmemişsen, öğretmemişsen her şeye inanırsın. Nisa suresi 43. Ayeti anlayarak okursak; Yaradan sarhoş misali namaz kılmamızı değil, anlayarak, idrak ederek namazınızı dosdoğru kılın diyor. Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp. Öğrenmenin yaşı ve vakti yoktur.

Ayetleri birleştirince anlamlar ortaya çıkıyor; Dileyen düşünür onu öğüt alır. (74/55). Kur'anı ağır ağır, düşüne düşüne oku. (73/4).
Kur'anın anlaşılabilesi için herhangi bir konudaki ayetler kümesini birlikte okumak gerekir. Hırsızlık yapanın elini kesin ayetini tek başına alırsanız hırsızın elini satırla kesersiniz. Tebbet suresi ile birlikte alırsanız, hırsızlığa neden olan sepepleri tespit edin, olumsuzlukları giderin, elindeki imkanları hırsızlık için kullananların o imkanı elinden alın, yani elini kesin (hırsızlık yapmasını engelleyin anlamında) sonucuna ulaşırız.

Sadece okuyorsanız hiçbir şey anlamaz hurafe üretirsiniz. Kamer suresi (17/22/32/40), Velekad yessernel Kur'ane lizzikri fehel min müddekir. (Okuyup anlamanız öğüt almanız için Kur'anı kolaylaştırdık, yok mu öğüt alan)

Dogmatik din anlayışına değil, evrensel din anlayışına talip ve tabi olun. Kitaba ve onun Arapça öğretilerine değil, Kur'ana ve onun fıtratça öğretilerine talip ve tabi olun. Kur'anı sadece kitapta aramayın, size siz olduğunuzu anlatan, gösteren, ispatlayan her şeyde Kur'an var. Kur'an hayat kitabıdır. Ölülere değil dirilere nizamı emir ve yasakları öğretir. Onu sadece okumakla değil anlamakla mükellefiz.

Akıl verdim niye kullanmadın? Vicdan verdim niye empati yapmadın? Gerçekten Kur'ana uyabilsek, aklımızı, imanımızı kullanabilsek, nefsimize gem vurabilsek, yetimi doyurur, yolda kalmışa yardım eder, düşkünü kollar, zekatımızı tam verir, infakta cömert oluruz ama bunlar insan olarak bizlere ağır geliyor. Bunun içinde bir takım tarikat ehli geçinenlere meylederek cüzi bir bağışla cennete kavuşmayı umuyoruz.

Kur'anı Kerim hidayet rehberidir (Bakara 2-3). Yol haritasıdır insanın. Haritayı duvara astılar, haritayı şişeye koyup suyunu içtiler, haritadaki yerlerin isimlerini ezberlediler ve yüz kere, bin kere tekrar ettiler ama haritadaki o yola çıkmadılar çıkamadılar hiç.

Her şeyi biliriz ama paylaşmayı pek bilmeyiz. Hak yemeyi iyi biliriz, kendi hakkımıza, hukukumuza dokunulduğunda yaygarayı basmayı da iyi biliriz ama başkasının hakkı, hukuku bizi pek ilgilendirmez maalesef.

HÜLYA ÇAKICI

Hayatınızı Yeniden Başlatın


Hayatınızı Yeniden Başlatın: Aşmanız Gereken 20 Zihinsel Engel

Bir sıcak hava balonunun içinde olduğunuzu hayal edin. Siz ve size ait tüm eşyalar örgü sepetin içinde duruyor. Bir şeyler ters gitti ve hızla irtifa kaybediyorsunuz. Çabucak bir çözüm bulamazsanız 10 dakikadan az süre içerisinde yere çakılacaksınız.

Aklınıza ilk gelen, sepetteki fazla ağırlıktan kurtulmak için eşyalarınızın yarısından fazlasını aşağı atmak olurdu. Ya eşyalarını atacaksınız ya da 10 dakika içinde yere çakılacaksınız. Eşyalarınıza bakıp birkaç saniye duraklarsınız ama sonra yapmanız gerekeni yapar ve kazanmak için hayatınızın yarısını harcadığınız eşyaları tek tek aşağı atmaya başlarsınız. Yükünüz hafifler, düşüşünüz yavaşlar ve yeniden havada asılı kalmaya başlarsınız. Bir oh çekip düzgün düşünürsünüz.

Buna benzer durumlar daha az dramatik şekillerde hepimizin başına gelir. Yıllarca biriktirdiğimiz şeylere bağlanırız. Bazılarının kullanım açısından değerleri vardır. Bazı eşyalara ise sadece uzun zamandır bize ait olduğu için bağlılık duyarız. Zihinsel yaşantımızda da böyledir. Zaman içinde kafamızın içinde birçok şey biriktirip onları her yere taşımaya başlarız: hayat hikayemiz, duygusal bağlılıklar, inançlar ve zihnimizde yıllardır oyalanmaya devam eden diğer şeyler.

Bazıları gerçekten işe yaramazdır ve bizi aşağı çeker. Bazıları geçmişte yaşadığımız zor anlara ait duygusal çöküntülerdir. Bazılarıysa sadece bizlere zarar veren korku veya alışkanlıklar… Eğer sıcak hava balonundaki siz olsaydınız, aşmanız gereken durumlar neler olurdu? 20 tanesini sizler için listeledim, sizin aklınıza gelen başkaları var mı?

1- Bağlılıklardan kurtulun: Budist felsefesine göre, bağlılık çilenin köklerinden biridir. Kesinlikle katılıyorum. Kendimizi evrendeki en aptalca fikirlere bağlıyoruz. Siz de daha önce bir şeylere bağlandınız mı? Ne kadar bağlıydınız o şeye? Bağlılığınız sizi bir şeylerden alıkoydu mu? Size çile çektirdi mi? Tarafsız olun, rüyadan uyanın, o zaman tüm bağlılıklardan kurtulabilirsiniz.

2- Suçluluk duygusundan uzaklaşın: Suçluluk hissetmenin kimseye bir faydası olmaz. Bir düşünün, suçluluk duygusu hangi problemleri çözebilir? Tek yapabileceği sizi üzüntüye hapsedip kendi kendinizi cezalandırmanıza neden olmak.

3- Kötü düşüncelerin gitmesine izin verin: Karamsar düşünceler ve kötücül bir tutum sizi yaptığınız her şeye nüfuz eden bir karanlığa hapseder. Karamsarlık tehlikeli bir yoldur. Düşüncelerimiz dünyamızı etkiler.

4- Kendinizi eleştirmekten vazgeçin: Çoğu zaman boynumuzdaki o ağrının nedeni yine kendimiziz. Kendimizi iyi niyetle eleştirmeye başlasak da zaman içinde sınırları aşarız. Özeleştiri, özgüvenimizi çürütmeye başlar. Bundan vazgeçin ve kendinize karşı kibar olmayı deneyin.

5- Ön yargıları bir kenara bırakın: Ön yargılar size olumsuz ve kızgın bir bakış açısı verir. Yeni bağlantılar kurmanızı engeller.

6- Takıntılarınızdan kurtulun: Hiçbir sebebi yokken, bir şeyi sadece yapmanız gerektiğini hissettiğiniz için mi yapıyorsunuz? Yaptıklarınız işe yaramaz olduğunu dürüstçe itiraf etme vakti geldi.

7- Başkalarının onayına ihtiyaç duymayın: Sık sık başkalarının onayına ihtiyaç duymak aslında öz güvenimizi ve özgünlüğümüzü tehdit eden bir çeşit zaaf, ilgiye muhtaç olma belirtisi.

8- Sizi sınırlayan düşüncelerin dışına çıkın: Sınırlarımızın çoğunu bizler, kendimiz koyarız. Hayat aslında keskin çizgiler çekmez. Sizi sınırladığını hissettiğiniz düşünceleri belirleyin ve onlardan olabildiğince çabuk kurtulun.

9- Kin tutmayın: Kin ve hırs kalbinizi yorar. Ne kadar uzun süre kin tutarsanız o kadar uzun süre acı çekersiniz. Araştırmalar kalp hastalıkları ile kin ve öfke gibi duygular arasında pozitif bir ilişki olduğunu gösteriyor.

10- Ertelemekten vazgeçin: Ertelemek bilinçaltınızın sizi engellemek ve önemli işlerinizi yapmanıza mani olmak için kullandığı bir taktiktir. Bunun farkında olun ve elinizdeki işin en azından ilk kısmını yapmak için çaba gösterin. Sonrası çorap söküğü gibi gelecektir, sonuçta zor olan kısmı işe başlamak.

11- Endişelerinizi kontrol etmeye çalışın: Kaygılar gelecekle ilgili belirsizlikler sebebiyle ortaya çıkar. Hoş olmayan durumlara dair beklentiler, gerçek olmayan, yalnızca kafamızın içinde yarattığımız düşünceler. Kendinize şunu sorun: “Düşüncelerimin gerçekte temeli var mı?”

12- Kalp kırıklıklarını aşmaya çalışın: Kalp kırıldığında iyileşmesi uzun zaman alır. Zihniniz aynı konularla meşgul oldukça kalbiniz kilit altında kalır. Kalbinizi kıranın aslında kaybettikleriniz değil, zihninizdeki kaybetme düşüncesi olduğunun farkına varın.

13- Kötü anıları unutun: Bazen geçmişte kalmış kötü anıları hatırlayıp üzülürüz. Anılar geçmişten gelen kırgınlıkları bugüne taşır. Geçmişi geçmişte bırakın.

14- İşe yaramayan şeyleri hayatınızdan çıkarın: Her türden eşyayla aramızda bir bağ kurarız. Bazen de hayatımızı işe yaramaz birçok eşyayla doldururuz. Hepsinden kurtulun ve yaşam alanınızı daha basit bir yere çevirin.

15- Çalıştığınız o kötü işten ayrılın: Etrafınızda saygısız ve karamsar insanlar varsa, oradan hemen uzaklaşın.

16- Geçmişe takılıp kalmayın: Hepimizin sıklıkla yaptığı bir hata geçmiş tecrübelerimizin bizi yanıltmasına izin vermek. Geleceğin, geçmişe benzeyeceğini düşünmek önümüze çıkan fırsatları kaçırmamıza neden olur.

17- Kendinizi mesleğiniz üzerinden tanımlamayın: Modern hayatın tehlikelerinden biri de kendimizi meslekler üzerinden tanımlamak. Mesleklerin rollere dönüşmesi bizleri bu rolün bir parçası gibi hissetmeye zorluyor. Gerçekte olduğumuz kişiden uzaklaşıyoruz.

18- Size zarar veren alışkanlıklarınızı bırakın: Bunlar sürekli tekrarlanan ve insanları üretkenlikten uzaklaştıran, engelleyici alışkanlıklardır. Çok fazla televizyon izlemek, aşırı yemek yemek veya uyuşturucu bağımlılığı olarak örneklendirilebilir.

19- Olayları kişiselleştirmeyin: İnsanların davranışlarını kişisel bir pencereden yorumladığımızda sık sık duygusal çöküşler yaşarız. Olayları kişisel almak incinmemize ve hayal kırıklığına uğramamıza neden olur. Hayata daha objektif bakmak önceliklerimize odaklanmamızı ve duygusal açıdan daha sağlıklı olmamızı sağlar.

20- Saatle yaşamaktan vazgeçin: Zaman, strese neden olan en önemli unsurlardan biri. Aslında zaman değil de bizim zamanı algılama biçimimiz buna neden olur. Bazen dinlenme vakitlerimizde bile zaman kavramının kölesi oluruz. Bu durum gerçek özgürlüğümüzü ve boşluk hissimizi yok eder. Zamanın sürekli farkında olmadan anları yaşamayı öğrenmek, herkes için özgürleştirici ve verimli olabilir.

(ALINTI / Gilbert Ross)

ANITKABİR VE BARIŞ PARKI


Anıtkabir… Toplam 750 bin metrekaredir, bunun 120 bin metrekarelik bölümü anıt blokudur, geriye kalan 630 bin metrekarelik bölümü ise, on binlerce ağaçtan oluşan Barış Parkı'dır.
*
Yani aslında Anıtkabir… Dünyanın en önemli kabrini çepeçevre sarıp sarmalayan devasa bir ormanın ortasındadır.
*
Bu ormanı oluşturan ağaçlar, gelişigüzel serpiştirilmiş değildir… Anıt blokunun oturduğu tepe, Anıtkabir mimarisinin ağırlık merkezidir. En dış çevreye en yüksek boylu ağaçlar dikilmiştir. Anıta yaklaştıkça boyları giderek kısalan ağaçlar dikilmiştir. Böylece… Orman merkeze yaklaştıkça sönümlenmiş, Anıtın heybeti daha da ortaya çıkmıştır.
*
Aslanlı Yol mesela… İki tarafı yüksek ağaçlardan oluşan koridordur. Hem o koridorda yürüyen insanların, görsel açıdan şehirle, dış dünyayla bağlantısını keser, hem de, manevi bir hazırlık yürüyüşü sonrasında Ata'nın huzuruna çıkmalarını sağlar. O ağaçların boyları, hacimleri, renkleri ve türleri, tesadüfen seçilmiş değildir.
*
O ağaçlar…

“Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” felsefesiyle seçilmiştir!
*
Çünkü…
Anıtkabir'i tasarlayanlar, Atatürk'ün sadece bedenini orada toprağa vermek için değil, Atatürk'ün fikirlerini orada yaşatmak için tasarladılar.
Bu kapsamda “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” vizyonundan ilham alarak, Anıtkabir'i çepeçevre sarmalayacak bir ormanı, Uluslararası Barış Parkını oluşturmaya karar verdiler.
Yurtta Barış'ı temsilen Ankara, İstanbul, Eskişehir ve Samsun fidanlıklarında yetiştirilen, on binlerce fidanı getirdiler.
Dünyada Barış'ı temsilen de, 24 ülkeye davette bulundular.
*
Şu listeyi sabırla, tekrar tekrar okumanızı rica ederim…
*
Amerika Birleşik Devletleri, 301 mavi ladin, 100 mavi selvi, 100 sedir fidanı gönderdi.

Afganistan, 15 akkavak, 10 nesteren gül, 12 çitlenbik fidanı gönderdi.

Avusturya, 55 dağ çamı.

Almanya, 25 meşe, 10 huş ağacı, 13 ıhlamur, 5 atlas sediri, 5 selvi, 8 pinus çamı, 17 erik, 5 ardıç, 200 gül.

Belçika, 10 dağ muşmulası, 13 şimşir, 12 top mazı, 12 ardıç, 12 sedir, 12 akçaağaç, 12 porsuk, 12 göknar, 12 sarıçam.

Danimarka, 20 kayın.

Finlandiya, 275 huş ağacı.

Fransa, 10 kızılağaç, 10 sarıçam, 10 sahil çamı, 10 fıstık çamı, 10 Avrupa melezi, 10 göknar, 10 kayın, 10 ladin.

Çin, armand çamı ve Çin göknarı tohumu.

Hindistan, 289 sahil çamı.

Irak, 20 Musul fıstığı.

İngiltere, 50 kiraz ağacı, 50 porsuk, 100 karaçam, 50 meşe.

İspanya, 1 karaağaç, 1 selvi, 4 sahil çamı, 1 dişbudak, 2 kestane, 3 ardıç, 1 ceviz, 1 meşe.

İsrail, 30 sahil çamı.

İsveç, 10 huş ağacı.

İtalya, 5 karayemiş, 5 selvi, 8 fıstık çamı, 10 mavi selvi, 5 karaçam, 7 sedir.

Japonya, 35 kiraz ağacı.

Kanada, 30 akçaağaç.

Kıbrıs, 5 çam.

Mısır, 8 akkavak, 6 katalpa, 6 gladiçya, 6 akasya, 6 salkım akasya.

Norveç, 12 gürgen.

Portekiz, 50 selvi, 50 sahil çamı.

Yugoslavya, 10 ıhlamur, 5 sofora, 5 kestane, 10 erguvan, 10 çınar, 20 kavak, 5 katalpa, 5 fındık, 5 maklora, 10 çitlenbik, 20 meşe, 20 polyanta gül, 20 gül, 19 mazı, 11 selvi, 5 ardıç, 8 karaçam, 10 huş, 1 alıç, 10 taflan, 10 berberis, 2 mavi sedir, 20 yatık ardıç, 10 leylak, 6 karayemiş, 6 mahonya, 3 porsuk, 10 söğüt.

Yunanistan, 5 kayın, 5 göknar, 5 porsuk, 5 çobanpüskülü, 5 karaçam fidanı gönderdi.
*
Dolayısıyla, bugün Anıtkabir'e gittiğinizde…

Veya, bir dakikalık saygı duruşu sırasında…

Rüzgarın sesini dinleyin lütfen.

O ağaçların hışırtısını kulağınıza taşıyacaktır.
*
Ki o ağaçlar… Mustafa Kemal Atatürk'ün neden gelmiş geçmiş en büyük devlet adamı olduğunu size fısıldayacaktır...

(ALINTI /Aydın İzbulak)

Kalite asla tesadüf değildir!


Büyüdükçe toplum kalıbında ezilip kirlendik, büyüdükçe korkularımız da büyüdü, büyüdükçe kaybettik güvenimizi, yaşam sevincimizi.

Herkes kendine yakışanı yapar. İnsanlık öyle bir elbisedir ki herkese yakışmaz. İnsan içindeki sevgisinin, vicdanın ağırlığınca insandır ama bu kavramların anlamını bilmeyen, duymayan, bildikleri halde yapmayanlarla dolu her yer. Sonuçta dünya menfaat dünyası, bedavaya bunu yapacak çok fazla insan yok, olanı da harcıyorlar.

Madem sıradan olmak kaçınılmaz o zaman kaçıncı sıradayız onu ayarlayalım. Kalabalıkları yarıp bir yıldıza dokunmayı başardıysam zaten ön sıradayım demektir. Yaşam ne geçmişte, ne de gelecektedir sadece yaşandığı andır. Yaşamana bak ve kendine güven gerisi boş. Dürüst olduğun sürece kendi düşüncelerin her şeyden önemli.

Cehenneme giden yol iyi niyet taşları ile örülmüştür, acıyı yaşayanın sesi kısılır, nefesi daralır, yaşama sevinci söner. Dert bir bedene girmişse eğer üstesinden gelmesini bilmedikçe derin sevinçler getirmez, aksine çürütür sahibini de, çevresini de. Kimi kendi içinde bir mahkumdur, kimi parmaklıklar ardında bile hürdür. Acı ve sevinçlerin bu denli kesişmesi ilginç bir zıtlık.

Herkesin konuşacak tonlarca şeyi olduğu bir dünyada en çok işitebilen kulaklara ve hissedebilen kalplere ihtiyaç var. Yalnız hissetmek sorun değil, sorun aptallarla bir arada yaşamak. İstemek insanca bir duygu, önemli olan neyi neden istediğinin farkında olabilmek. Bazen bütün kötü olsa da bir kaç kare değdi dememize yetiyor. Bunu anlayamayacak kadar içindeki dipsiz delikleri doldurma gayretinde olanları hiç sevmedik, sevemedik, sevmeyeceğiz, sevemeyeceğiz. Çok insan var akıl, mantık, duygu gibi yaradılıştan olabilecek kavramlardan yoksun olan. Oysa geniş ve büyük yürekler açık denizlere benzerler, huzur veren insanlar berrak bir deniz gibi ruhumuza ilham verirler. Ama bir coşarsa o berrak deniz hiçbir engeli tanımaz, neleri yutmamış ki, bir daha geri vermemecesine.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1050723-kalite-asla-tesaduf-degildir

29 Mayıs 2017 Pazartesi

Tecrübe en büyük sermayedir!


İnsanın kendisinden başka gerçek dostu olmadığını ve sonunda dünün dünde kaldığını, yarının da güneş görmemiş olduğunu anladım. Hata yaptın, kaybettin, aradığını bulamadın, vazgeçtin, yoruldun, kızdın, korktun, kaçtın, yeniden denedin, aldatıldın, kandırıldın, hayal kırıklığı yaşadın yani yaşadın. Şimdi ise geçmiş geçmiş oldu. Yüreğimde olana inanıyorum ve her gün insanın neler yapabildiğine, başarabildiğine tanıklık ediyorum. Yaşananlara ve kendimize empatiyle bakarak, öz eleştiri yaparak, doğru sorular sorarak bulunan doğru yol ve kolayca çözülen sıkıntılar, bakış açısı.

Başka birisine dönüştükten sonra yorulmuş olmak fark etmiyor, yorulmaktan da yorulursun. Sonra yorulmaktan yorulduğunu unutur, gerçekten yorulduğunu anlarsın. Artık hep yorgunsundur. Ama bilirsin ki ayağa kalkmalı, ayakta kalmalısındır.

Önemli olan yaptıklarımızdan ders çıkarabilmek ve hatalara karşı hoşgörülü olabilmek ah dememek için. Ömrüm okumak ve çalışmakla geçti, gençken yapamadıklarımın şimdi zamanı geçti, insanlara bir şeyleri anlatıp anlamalarını bekleyerek zamanım geçti, başkalarının yükünü yüklenerek zamanım geçti. Bırakın kendi yüklerini kendileri kaldırsınlar, zorlamayın kimseyi, benim bunlarla zamanım geçti. Nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ve yaşayacağız.

Engeller bazen bir yerlere gelebilmek için itici bir güç olabiliyor, bir çeşit motivasyon kaynağı gibi. Düşünceler; geçmiş, deneyim ve zamandır. Zamanı kırpılan insanda taklit etmeye muhtaçtır. Bir çok insan düşündüğünü düşünür ama yaptığı ön yargılarını gözden geçirmektir ve böyleleri genellikle güzel olan her şeye kötü bakarlar. Kitaba, resime, sanata hatta hayata.

Hayatının yönetimini başkasına bırakan kendisini kuyunun dibinde de bulur, uçurumun dibinde de. Herkes gibi olmamak için kendimle barışık olmayı öğrendim ve kendime çok emek verdim. İnsan en çok kime emek verirse onu severmiş. Bende en çok kendime ve çocuklarıma emek verdim.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1050603-tecrube-en-buyuk-sermayedir

28 Mayıs 2017 Pazar

Asgari ücret ve Minimalist yaşam


İnandığını başarmak için tek engel kendisidir insanın. Değişim yoksa istekleri gerçekleştiren merci de olumlu cevap vermez elbette. Bağlantıları net görme zamanı artık. Sevgiyle, iyi niyetle yola devam. Hayata bakışı olumsuz olanlar hayatı olumsuz yaşıyorlar. Ve böyleleri de çok iyi standartlar içindeler, belki de denge kurmak için görevliler.

Tanımadığımız insanları etkilemek için para harcıyoruz, en yeni telefon, en yeni araba vs. Bill Gates, Mark Zuckerberg bakın, adamların milyar dolarları var ama tişörtle geziyorlar. Minimalist yaşam (sadelik, sadece ihtiyaç duyulanla yaşamak) tarzları tok olmalarından, bizlerinde minimalist yaşamayı öğrenmemiz en doğru şeylerden biri olurdu. Ama bir insanın minimalist olması için önce gözünün doyması gerek, kafası rahat ve her şeye sahip olacağını bilen bir kişi zaten doymuşluk hissiyle her gün aynı giysiyi giyinebilir. Standart yaşayan birine minimalist olmayı anlatmak zor, anlasa bile yapamaz. Fikrimce bu şahıslar da daha önce ne var ne yok yapmışlar ve bıkkınlık gelince de minimalist yaşam tarzını benimsemişlerdir. Herkes bu şekilde yaşayabilse ne hırs, ne ego kalırdı ve yaşanası bir dünyaya sahip olurduk.

Peki sadece her gün aynı tişörtü giymekle minimalist olunur mu? Oturdukları lüks rezidanslar villalar, kullandıkları milyonluk arabalar, sahip oldukları uçaklar da mı minimalist yaşam şeklini temsil ediyor? Sizde çalışın olur triplerini bırakın. Sen patron için çalışıyorsun, onlar kendi şirketleri için. Senin çalışman patronun cebini şişirir. Üç kuruşa saatlerce mesai yapmak kimseyi zengin etmez, patron değilseniz tabii. 1404 TL maaş alıp bunların sözde minimalist hayatına hayran oluyoruz, asıl minimalist biziz. Ufacık hayatlarımız var bir noktadan farksızız, kapital sistemde sermayen yoksa bir noktasın, bir hiçsin.

Zamanında hepsi birer öğrenciydiler, paraları yoktu ama fikirleri vardı ve fikirleri ile yatırımlar aldılar. Bizlere göre artısı ise Amerika'da yaşamaları. Çevre en büyük faktör. Hayatlarına hayran olmayı bırakıp illa hayran olunacak bir şey arıyorsak fikirlerine, girişimciliklerine, yarattıkları teknolojiye hayran olmalıyız, merak etmeliyiz, araştırmalıyız. Bunları yapamazsak 1.404 TL'ye devam ederiz.

HÜLYA ÇAKICI

DÜŞÜNCE SARMALI


PARADOKSİK NİYET
Bir şeyden ne kadar çok kaçınırsanız o kadar onun etkisinde kalırsınız. O kaçınmak istediğiniz şeyi ne kadar arzularsanız o kadar da ondan uzaklaşmış olursunuz.

PARANOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU
Yeterli bir temele dayanmaksızın, başkalarının kendi­lerini sömürdüğünden, aldattığından ya da kendileri­ne zarar verdiğinden kuşkulanırlar.

Dostlarının ya da iş arkadaşlarının kendisine olan bağ­lılığı ve güvenirliliği üzerine yersiz kuşkuları vardır.

Söylediklerinin kendisine karşı kötü niyetle kullanı­lacağından yersiz yere korktuklarından ötürü başka­larına sır vermek istemezler.

Sıradan sözlerden ya da olaylardan aşağılandıkları ya da gözdağı verildiği biçiminde anlamlar çıkarırlar.

Sürekli kin beslerler, onur kırıcı davranışları, haksız­lıkları ya da görmezlikten gelinmeyi bağışlamazlar. Özellikle çoğu, çeşitli referans fikirlerine bağlı olsa da, insanların kendilerine karşı gösterdikleri ya da kendilerinin öyle sandığı onur kırıcı davranışları unutmazlar. Bir sabah, fark etmediği için selam ver­meyen birini akıllarının bir köşesine yazar ve bunlara tepki göstermeden kin beslerler ama bazen de ani tepkiler gösterebilirler.

Başkalarınca anlaşılır olmayan bir biçimde, karak­terine ya da itibarına saldırıldığı yargısına varır ve öfkeyle ya da karşı saldırı ile birden tepki verirler.

ALOGİSME
(Fr. Mantık) Mantıkdışıcılık... Gerçeğe sezgi ya da inanla varabileceğini ileri süren öğretiler, gerçeğe mantıksal uslamlamayla varılabileceğini yadsıdıkları için bu adla anılmışlardır. Özellikle usaykırıcılar, inancılar ve sezgiciler, genellikle de gizemciler bu adla nitelenirler. Mantıkdışı, Sezgicilik, İnancılık, Gizemcilik.
(Fikrimce o zaman hassas kişiliğe sahip olanlar gerçekleri sezmede daha avantajlı konumda oluyorlar.)

HİPOKONDRİYAZİS
Herhangi bir hastalığı olmadığı halde, kişinin şiddetli ciddi bir hastalığı (kanser, kalp krizi, felç gibi) olduğuna en az 6 ay süreyle inanması ve bu konuda yoğun bir korku yaşamasıdır.
Bu kişiler normal fiziksel tepkileri (kalp atışı, terleme, öksürme, esneme, kabızlık gibi) yanlış yorumlarlar; sürekli farklı doktorlara giderler; bir hastalık ararlar; gereksiz yere birçok tıbbi tahlil yaptırırlar.
Sonuçların normal çıkmasına rağmen tatmin olmazlar ve doktor başvurularına, tetkiklere devam ederler.
Bu kişiler sonuçta öyle bir noktaya gelirler ki “bir hastalık bulmak isterler; hastalık teşhis edilmediğinde kaygıları daha da artar; bu doktor bilmiyor, hastalığımı bulamadı gibi düşünürler; eğer bir hastalık bulurlarsa rahatlarlar.
Bu hastalar, henüz saptanamamış ciddi bir hastalıkları olduğuna inanırlar ve aksine ikna edilemezler.

BİLİŞSEL ÇELİŞKİ KURAMI
Festinger’in bu kuramına göre insan davranışlarındaki temel kavram “biliştir”. Biliş, bilme eylemi, farkında olma eylemi ve yargı yetisi gibi kavramlarla açıklanabilir. Burada önemli olan insanın, dış dünya hakkındaki şeyleri algılayabilmesi ve onlar hakkında yargıda bulunabilmesidir. Günümüzde oldukça önemli bir yer tutan bilişim kavramı da buradan gelmektedir.

Bilişsel Çelişki Kuramına göre, insanlar davranışlarını ve düşüncelerini önceki değerlerine göre belirler. Bu değerler; inançlar, tutumlar ve gereksinimleri olabilir. Zamanla veya çevresel faktörlerle edindiğimiz tüm bu değerler kişiliğimize yön verir. Ancak asıl sorun bundan sonra başlar. Kişiler zaman içinde bu değerlerine tezat oluşturabilecek bir takım verilerle karşılaşabilirler. Bu veriler, kendi varsayımlarıyla çelişirse, bilişsel çatışma yani bilişsel çelişki oluşur.

Örneğin, bir kadın aşık olduğu adamı uzaktan tanımaktadır. Kadına göre adam mükemmeldir. Gerçektende uzaktan bakıldığında çevresi tarafından ilgiyle bahsedilen, oldukça iyi bir kişidir. Ancak sonradan bu adamın aslında bir kiralık katil olduğunu öğrensin. Bu durum, algısal olarak yıkıcı bir sonuç doğuracaktır. Normal şartlarda “kiralık katil” olduğu bilinen bir kişi kötü kabul edilir. Zaten bu duyulduğu an çevresi de ondan kötü bahsedecektir. Ancak yukarıdaki örneğimizde kadın bir bilişsel çelişkiye düşer. Adama olan aşkı bir şekilde devam etmektedir. Ancak önceki düşünceleri ve şu anki duyguları, gerçekle uyumsuzluk gösterir. Kadın önce bir çelişkiye düşse de zamanla bunu atmaya başlar. Hala adamın iyi olduğunu düşünmektedir. Hatta belki eskisine göre daha iyi.

KONVERSİYON
Altta yatan organik bir neden bulunmaksızın ortaya çıkan, bayılma, felç olma ve duyu kaybı gibi nörolojik belirtilerdir. Bireyler sorunlarının ruhsal olduğunun farkında değildir ve istemli olarak bu belirtileri kontrol edemezler, yani belirtiler bilinçli olarak ortaya çıkmaz. Konversiyon bozukluğu çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Halk dilinde histeri olarak geçer. M.Ö. 400 yıllarında Mısırlılarda bu hastalığın belirtileri tanımlanmış ve nedeninin beden içinde dolaşan rahim olduğu ileri sürülmüştür. Konversiyon terimini ilk kullanan Freud’dur. Freud’a göre bilinç dışında bastırılmış ve rahatsızlık veren düşünceler döndürme mekanizmasını kullanmak suretiyle bu hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık kişinin ruhsal sıkıntısının beden diliyle ifade edilmesi olarak ta yorumlanabilir.