15 Ağustos 2017 Salı

Emperyalizm kapitalizmin ilk aşamasıdır!


Yoksulluğun kaderle bir alakası yok. Dünyadaki yoksulluğun sorumlusu emperyalizm. Emperyalistler sömürdükleri ülkelerin devamlılığı için gelişmesini istemez olabildiğince geri bırakırlar.

Emperyalizm kapitalizmin ilk aşamasıdır. Kapitalizmde hakim sınıf burjuvazi yani üretim araçlarının sahipleri zenginlerdir. İnsanlar yaşayabilmek için temel gereksinmelere ihtiyaç duyarlar. Kapitalizmde işçiler üretim araçlarından yoksundur, emeğini satarak burjuvazinin yani zenginlerin fabrikalarında çalışırlar. Temel gereksinmeleri için alın terlerini satar, sömürülürler. Kapitalistler yaşayabilmek için işsiz bir kitle bırakırlar, bütün kapitalist ülkelerde işsizlik vardır.

Para biriminin yarattığı esarette refaha ulaşmak için paranın şart koşulmasından dolayı insanlar iyi şartlar altında yaşayabilmek uğruna kapitalizmin mecbur kölesi olup vakitlerinden çaldırıyorlar. Bu durumların düzelmesi ise adil düzen ve yasalarla mümkün ama kapitalizmin ve hukuksuzluğun dibine vuran ülkelerde bu durumlar azalmadan hızla çoğalıyor.

Ülkemiz dışa bağlı ve çarpık geliştiğinden dolayı Türkiye'de de çarpık kapitalizm mevcut. Doğu bölgelerimiz de hala feodalizmin izlerini taşırlar.

Eski kölelik düzeni şu an ki kölelik düzenine göre daha insancıldı. Eskiden senin efendin olacak kişi aynı zamanda barınmanı, sağlığını, çocuklarını, güvenliğini, eğitimini sağlamakla yükümlüydü. Ama şu an bunların hepsini normal bir işçi maaşıyla karşılamak mümkün değil.

Dünya öyle bir düzen üzerine kurulmuş ki şöyle düşünüyoruz; herkesin gelir düzeyi aynı olsaydı insanlık ile insancık arasında ne fark kalır. Bazı durumlarda çoğumuz insanlığımızı yitirmiyor merhametimizi, vicdanımızı kullanıyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Gerçeğin analizi...


Düşünüp sorgulamak zor geldiğinden doğru bildiklerimize sarılıp savunuyoruz, çünkü inanmak düşünmekten daha kolay geliyor. Çocukluktan itibaren empoze edilmiş düşüncelerin terk edilmesi oldukça zorlu ve irade gerektiren bir işlemdir.

Bireyin yaşamındaki ilk otorite ailesidir. Ailelerde genellikle fikir, düşünce ve inançlarını tek doğru olarak bireye aktarırlar. Düşünme ve sorgulama noktasından uzak olan birey ise şüpheden uzaktır. Düşüncelerinin ve inandığı değerlerinin tek doğru olduğuna inandırılan, hayatı boyunca tek sözde gerçeklerle yaşayan birey, karşısındaki gerçek doğru olsa bile kendi düşüncelerini ölümüne savunur. Ona öğretilen, dayatılan cehalettir aslında ve değiştirmesi çok zordur. Bir insanın kendi düşüncelerinden şüphe edebilmesi için düşünebilme ve şüphe edebilme noktasında olması gerekir, bunlar ise ona öğretilmemiş olgulardır.

Savunduğu görüşler kendi bedeninden bir parçaymış gibi gelir. Güvendiği insan olmayan veya insanlar ile iletişime geçemeyen kişi savunduğu en ufak fikri bile kendisi adına tabulaştırıp ona karşı sorumluluk hissedebilir. Dindarlık, dinsizlik ve politik görüş gibi yapılar, kitlesel oldukları için duygusallık yaratır. Zaten kitlesel görüşlerin kitleler ile buluşabilmesi duygusal sömürü gerektirir bu da dogmatizm yaratır.

Bazı insanlar bir fikri benimsemek için uzun süre kendi içlerinde çatışma yaşarlar, kendilerini sürekli sorgularlar. Bu kadar uğraştan sonra başka birisinin mantıklı olsa bile kendi fikirlerine karşı bir fikir, bir düşünce öne sürmesini egoları nedeniyle aptallık olarak görürler. Çünkü bilge olmayan herkes kendini kusursuz olarak tanımlar.

En doğrunun hep kendisi olduğu düşüncesi. İnsanoğlu asla doğruya ters düşmüş olabileceği ihtimalini düşünemez. Kendi benliğiyle var olamayan bir yığın düşünceye fanatikçe sarılarak var olmaya çalışır.

Buddha belli bir yaşa kadar sarayda yaşadı, hayatı sadece saraydaki gibi sanıyordu sokağa çıkana kadar. Sokaktaki yaşamla saraydaki yaşam birbirinin zıddıydı. Buddha gerçek yaşamı seçti, yani sokaktaki yaşamı ve böylece Buddha oldu.

HÜLYA ÇAKICI

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Kanada’dan Müslüman yaşayanlarına bir mektup...


Müslüman ana, babalar, bir Montreal banliyösünün tüm okul kantinlerinde domuz etinin kaldırılmasını talep ettiler. Montreal banliyösü Dorval belediye başkanı bu talebi reddetti ve kasabada yaşayan tüm ana babalara bunun nedenini açıklamak için bir mektup gönderdi. İşte o mektup:
SAYIN...
"Müslümanlar, Kanada'ya ve Quebec'e, geleneklerine, göreneklerine ve hayat tarzlarına adapte olmaları gerektiğini anlamalıdır; çünkü göç etmeyi seçtikleri yer burasıdır.
"Quebec'teki yaşama entegre olmak ve buradaki yaşamı öğrenmek zorunda olduklarını anlamalılar.
"Yaşam biçimini değiştirmesi gereken kişilerin, onları cömertçe bağırlarına basmış olan Kanadalılar değil, kendileri olduğunu anlamak zorundalar.
"Kanadalıların ne ırkçı ne de yabancı düşmanı olmadığının farkında olmalılar. Kanadalılar müslümanlardan önce şimdiye kadar birçok göçmen kabul ettiler (ama bunun tersine, Müslüman devletler gayrimüslim göçmenleri hiçbir zaman kabul etmemektedirler).
"Kanadalılar, en az diğer devletler kadar, kendi kimliklerini ve kültürlerini bırakmaya istekli değillerdir.
"Kanada, herkesi hoş karşılayan bir toprak parçası ise, Kanada’da yabancıları hoş karşılayan Dorval Belediye Başkanı değil, bir bütün olarak Kanada ve Quebec’te yaşayan tüm halktır.”
“Son olarak, Yahudi-Hıristiyan kökleri, Noel ağaçları, kiliseleri ve dini festivalleri ile Kanada’da (Quebec) din konusunun özel yaşam alanında kalması gerektiğini anlamalıdırlar.
Dorval belediyesi, İslam'a ve Şeriat'a taviz vermemekte haklıydı.
"Laiklik ile hemfikir olmayan ve Kanada'da kendini rahat hissetmeyen Müslümanlar için, çoğunda yeterli nüfus olmayan 57 güzel müslüman ülke şeriata göre helal kollarını açmış onları beklemektedir.
"Ülkenizi Kanada'ya gelmek için bıraktıysanız ve diğer Müslüman ülkeler yerine Kanada'ya gelmeyi tercih ettiyseniz, Kanada’da yaşamın dünyanın diğer yerlerine oranla daha iyi olduğunu düşünmüş olmalısınız.
"Kendinize sadece bir kez şu soruyu sorunuz: "Kanada neden sizin geldiğiniz ülkeden daha iyidir?" 
“Domuz eti satılan kantin" bu sorunun cevabının bir parçasıdır."
(Alıntı)
Cehenneme çevirdikleri ülkelerini terk edip başka ülkeleri cehenneme çevirmek için dünyaya yayılan ölümcül bir virüs gibiler.

8 Ağustos 2017 Salı

Zaman bizi harcıyor!


Zaman geçiyor insanlar tükeniyor, bir kısır döngüde yaşıyoruz ve zaman devam ediyor sadece insanların isimleri değişiyor, zaman yaşadıklarımızdan insan ise doğum ve ölümden ibaret kalıyor.

Merhametten yoksun tek gerçektir zaman. Her an, her saniye, her dakika kaybetme korkusuyla yaşayarak kıymeti bilinir değerlerin. Çözemediğiniz şeyleri bırakın zaman çözsün en iyi çözümü o bulacaktır.

Kendi aklın ve mantığınla kararını verip, uygulayıp, sonucuna da katlanacaksın. Kimse iyi bir şeyini çekemiyor, kötü olunca da sevinenler çok oluyor. Zarar veren, verecek olan şeylerden vazgeçmek gerekiyor bazen, sonunda istediğimizi elde etsek bile harcadığımız zamana değmiyor, ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyoruz. Olayları bir süzgeçten geçirip iyi ve kötüyü öncesinde anlamak gerekiyor, kaybederekte kazanabiliyor bazen insan, bunu anlamak için yine biraz zaman gerekiyor, yaşamın içindeki gerçeklerdir insanı tutuk yapan bazen.

Endişe duyduğumuz durumların %75'i gerçekleşmezmiş yani yaşamımızı boş yere kaygıyla geçiriyoruz. Hayat bizleri harcıyor. Aslında her şey hayatımızın tam ortasında ama göremiyor, yaşayamıyoruz. Günümüz insanı hayatı çok hızlı yaşadığı için çoğu şeyi ıskalıyor. Kendi alışkanlıklarını yaratıyor sonra bunlara kapılıp alışkanlıkları onları yönetmeye başladığı için esiri oluyor, bu da bir kısır döngü yaratıyor.

Dünyaya geldik gidiyoruz. Önemli olan ne para, ne pul, önemli olan huzur. Sevdiklerin ve sevenlerin yanında ve sağlıkları yerindeyse huzurda vardır. Huzur ve mutluluk karşılıksız yardım edip gözlerdeki mutluluğu görebilmektir bazen, bir fidanın çiçek açmasını görmek, aç bir hayvanın karnının doyurmaktır bazen de. Tanımadığınız birinin yere düştüğünü görüp elini uzatıp onu kaldırmaktır. Mutlu olmak için mutluluğa niyet etmeniz gerekir, mutluluğu seçmeniz gerekir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1052937-zaman-bizi-harciyor

6 Ağustos 2017 Pazar

İnsanın boyu topuğundan ölçülür!


Zeki olmanın en kötü tarafı kısıtlı bir çevreyle bir şeyleri paylaşmaya çalışmaktır. Kişi kendisinde yok, yaşadığı toplumda var olmalıdır. Büyüdükçe küçülmeli, elle tutulmalı, gözle görülmeli, sırda sır olmalıdır ve unutulmamalıdır ki, ne kadar yüksekte olunursa olunsun insanın boyu topuğundan ölçülür. Başkalarını bilen zeki, kendini bilen aydınlanmıştır.

Her şeyin mahvedilmesini sükutla izliyoruz. Nasıl bir toplum olduk, ne çabuk kabulleniyoruz her şeyi. Bunca şeye ses çıkarmayan, tepkisiz kalanların, her şey yok olduktan, değerlerimiz, güzelliklerimiz yok edildikten sonra, bitirildikten sonra tepki göstermesini nasıl bekleriz. Artık toplum kör, sağır, ruhsuz, sevgisiz ve tüm güzelliklere düşman; bilime, sanata, eğlenceye, doğaya, hayvanlara en kötüsü de insanlara düşman. Ne kadar çok ezersen ve aldatırsan alışıyorlar. Aldatmadığın, ezmediğin vakitte şaşırıp aptallaşıyor ve inanamıyorlar, bir çok insan tekmeye alışmış durumda, iyi davranan kişi kötü anlaşılıyor. Yozlaşma yetişilemeyecek kadar hızlı bir döngüde gerçekleşiyor.

Hata ile yanlışı ayırt edemeyen insanlar çoğunlukta. Herkes haklı olduğunu düşünüyor ama aslında iyilerdir haklı olanlar, çünkü onlar bilerek yanlış yapmazlar. Hatalar istemeyerek, yanlışlar ise bilerek yapılır. Hayatımızı belirleyen duygular; keşke hiç yapmasak, sonra pişman olmasak. Keşkelere bırakmamak gerekiyor hayatı. Kötü olmamak iyi olmak değildir, kazanç getirmeyen iyilik iyilik değil midir, herkesin bencil olduğu dünyada kazancın dağılımı şimdikinden çok daha adil midir, adil olan hiçbir şey kötü değildir, kötü olmayan hiçbir şey iyi değildir vs. öyle bir kısır döngü işte bu yaşam.

Kendimle konuştuğum kadar kimseyle konuşmuyorum, insanı en iyi kendisi dinliyor ve anlıyor. Bazen kendime kızıyorum, mantık akıl gibi gereksiz şeyleri niye kullanıyorum, her şeye inananlardan niye olamıyorum, bunları başarabilseydim hem sallamada hem cahillikte çağ atlardım. Ne yaparsanız yapın insan olmanın hüznü çıkıyor ortaya, o yüzden çokta takmamak lazım. Boş vermeyi ve hayır demeyi öğrenmek gerek, var olmayan kaybolmaz, kayıp olması da yok olduğu manasına gelmez, düşünüyorum öyleyse varım, yoksam düşünemez miyim. Ve hayat iyilerin hevesini kırmaya kaldığı yerden devam ediyor.

HÜLYA ÇAKICI

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Bildiklerine çok güvenen geveze olur!


Kendi başarısızlıklarına çözüm bulamayanların davranışıdır yakınındaki kişinin başarısızlığından keyif almak. Karaktersizliğin bir basamak daha altı olsa gerek bu durum. İnsanların zor zamanları olabilir önemli olan düşeni kaldırmak, zor zamanlarında ona yardım etmek en azından köstek olmamaktır.

Cahil ile sohbet etmek güçtür bilene, cahil ne gelirse söyler diline. Sözün gümüş olduğunu bilmeyen sükutun altın olduğunu anlayamaz. Cehalet kadar tehlikeli hiçbir bomba yoktur, insanların başına ne gelirse cahilliği sayesinde gelmiştir, cahil toplum yöneticilerin işine gelir istedikleri gibi at oynatırlar, kandırılması, susturulması kolay olur.

Bazı insanlara düşüncesinin yanlış olduğunu anlatmak istediğimizde hemen bizi susturmak için bağırarak konuşurlar böylece haklı görüneceklerini düşünürler. Başkalarını aşağılamaya çalışırken kendilerinin konuşma ve anlama özürlü olduğunun farkında bile olmazlar. Onlara göre herkes aptal ve suçlu onlar her zaman akıllı ve bir numaradır.

Kimseyi kırmak istemesek de bunun için özen göstersek de bazen olaylar bizim kontrolümüzün dışında gelişiyor. Karşımızdakinin duygularına güvenerek hareket ettiğimiz zaman sadece kendimizi kandırdığımızı görüyoruz. Geriye dönüp bakmak; belki en güzel günlerimizden vazgeçmemize neden olacak, belki hayatta tek seferde elimize geçecek fırsatları tepmemize neden olacak, ileriye bakmak gerekiyor, belki güzel günler yakındadır.

İnsanların büyük bir kısmı hayalcidir, hep hayal ederler ama gerçek tam tersi olarak önlerine sunulur, sonra ilgi duydukları karakterleri canlandırmaya başlarlar.

Kimse gerçek benliği ile karşılaşmak istemez, kendinden kaçar çünkü dört dörtlük değildir, hataları vardır yüzleşmek istemediği, unutmak istediği, işte egoda saklı olan algı budur ve bu da iyilik algısını yok eder.

HÜLYA ÇAKICI

Işık saçan insanlar!


İyiler asla yıkılmazlar sadece bazen sallanırlar. Ama herkesin o köprüyü görmesini bekleyemeyiz. Öncelikle fikri güzel, eylemi güzel olabilmeli, kendi hayatında figüranlığa soyunanların doğruyu, yanlışı ayırt etmesi biraz zordur.

Bazı insanlar vardır ki onlar gerçek birer ışıktırlar ve o ışığı kimse görmek istemez. Görmek istemeyenlerin çoğuda negatif insanlardır, öyle suretleri vardır ki gülümseme içinde, sevimli görünürler. Işık olanın ışığını sünger gibi emerler, asla istemezler ışık saçmasını ve böylece gerçek ışık kapanır, kapattırılır.

Gerçek ışık açığa çıkmak, parlamak ister tekrar yine izin vermezler. Işık ister izin verin ışığımı yansıtayım, bakar olmuyor hiç olmayı seçer, hiçlik mertebesi boyutuna erişir, yaşar. Hiç sanılır hiç kimse, öyle görürler, görmek isterler. Bilmezler, bilemezler, bilmek istemezler, bilmemeyi seçerler, o hiç olan bir ışıktır.

İnsanın içindeki potansiyeli açığa çıkarması elinde olmuyor bazen ve kendisini insanlara teslim etmek zorunda kalıyor. Böylece insanlar tarafından yeniden dizayn ediliyor. Bunların hepsi bir süreç, gerçek ışık vardır görebilene, hissedebilene, anlayabilene, gerçekten alıp kabul edebilene.

İçimizdeki ışığı ortaya çıkarabilmek için ışık içinde kalmayı ve cesaret ile ilerlemeyi seçmemiz gerekir. Azimle, inançla kalkar yolumuza kaldığımız yerden devam ederiz. Hayallerimize kavuşabilmek için daima geriye değil ileriye bakar umudumuzu hiç yitirmeyiz.

HÜLYA ÇAKICI

BEYİN GÖÇÜ


Ülkedeki devlet opera ve balesi rağbet görmediği ve ödeneklerini ödeyemediği için kapatılıyor. Tübitak tarafından kabul görmeyenlerin yurt dışında birinci olduğu bir ortamdayız. Dünyada başarılı Türk asıllı kişilerden hiçbiri bu ülkede kalıp bir şeyler başaramamışlar. Sonuç olarak yurt dışında Türkiye değerlerine girmek gösteriyor ki, her başarı yurt dışından geçer. Ama acı olan bu insanların ülkesi dışında büyük işler başarmış olması yani beyin göçü. Ve neredeyse hiçbiri Türkiyeyi temsil etmez, ülkede o kadar az değer görmüş ve hor görülmüşlerdir ki, zekalarının farkına varan ülkeleri temsil ederler. Çok uzun zamandır acımasızca beyin göçü veren bir ülkeyiz, bu da acı bir tablo.

Ülkede akıllı, kültürlü, üreten insana tahammül yok, birilerinin gözü açılır millet gerçekleri görür falan filan. Başarılı olabilmek için imkan ve teşvik lazım ama bize çok uzak bunlar. Ülkemizde kalarak dünyaya kendini kanıtlamış olan biri var mı Atatürk dışında. Zihniyeti ve beyni gelişmemiş bir toplumda istediğin kadar zeki ol, zekan sadece havada kalır ve bu durumda zeki olmanın hiçbir faydası da olmayacaktır.

Yükselebilmek için dayı, amca gerekiyor. Çünkü liyakata, performansa, geçmişine değil, dayına amcana bakılıyor bu ülkede. İşte bu yüzden bu ülke fazla ileri gidemez. Özellikle birkaç senedir sürekli geriye gitti, gitmeye devam ediyor ve edecek. Biz de bu arada yüksek işsizlik, yüksek enflasyon, yüksek terör tehditi ve jeopolitik riskler, yüksek stres, düşük hayat standartları ile karın tokluğuna yaşayıp, her ay gelecek ayın maaşını yeyip, halimize şükür edeceğiz. Suriye ne halde bilip şükretmemiz lazım. Çünkü biz her zaman bardağın dolu tarafını görürüz Türkler olarak. Ne olursa olsun o tek damlayı görür o bardakta su var deriz.

HÜLYA ÇAKICI

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Her şeyin sorumlusu bizleriz!


Gerçekler her zaman çok güçlü bir tokat olarak çarpar o yüzden inkarcıların işlerine gelmez.

Demagoji (bir kimsenin yada topluluğun duygularını kamçılayarak, okşayarak, ona yada onlara gerçek dışı şeyler söyleyerek onu yada onları kendine çekmeye çalışma) gerçek düşünceyi sonsuzlukla çarpar ve her soru başka bir soruya açılır, aklın alamayacağı sonsuzluk.

Güç yer çekim kuvvetine benzer. Yalancı, üçkağıtçı ve yalakalar hep aynı ortak paydada paydan pay alırlar.

Kitaplarla yüz yüze gelmemiş, diliyle söyleyip yazar ama uygulamaz çünkü kısa yoldan emek harcamadan, çalışmadan, ter dökmeden zenginliğe ulaşmaktır amaçları.

Düşünce ve davranışlarımızın %80'i bilinçaltımız ile ilgili. Dolayısıyla aldığımız bilgileri bilinçaltımıza gönderip oradan bilincimize gelene göre değerlendirip kendi doğrularımızı oluşturuyoruz yani doğru görecelidir. Amacımız gerçeğe ulaşma çabası olmalı, bu nedenle aykırı fikir diye bir şey olamaz saldırgan olmak anlamsız. Bilginin gerçeğe uygun olması gerçektir.

Hepimiz duyarsızız; kimimiz susarak, kimimiz duymamazlıktan, görmemezlikten gelerek erilliğimiz, cinsiyetçiliğimiz sisteminin bizlere dayattırdığı ve bizlerinde hal ve hareketlerimizden, davranışlarımızdan, üslubumuzdan vazgeçmiş duyarsız sistem toplumuyuz. Onlar yok bizler varız ve her şeyin sorumlusu bizleriz.

HÜLYA ÇAKICI

29 Temmuz 2017 Cumartesi

Uzakta olan birini sevmek...


Güçlü insanların yaşayabileceği yaşam şekli. Güçsüz tipler zaten aşkın hakkını veremedi. Uzaklık iki kafa arasındaki mesafeden ibaret, oraya ulaşamadıktan sonra ha yakın olmuş, ha uzak aynı. Aşk illa gözle görmek değil, yüreğinle hissedebilmektir.

Kontrolsüz yakınlıklarda tüketebilir aşkı, bazen insanlar birbirlerine çabuk ulaşırlarsa çabukta bitebilir her şey.

Mesafeler ancak ruhen uzak insanlarda olur, ruhları beraber olan sevgilerde mesafe düşünülemez bile, düşünülüyorsa o sevgi değildir zaten. Kafka Milenayı hep uzaktan sevmiştir. Başınızı yastığa koyduğunuzda avuçlarınızda bir yürek atar. Düş mü, gerçek mi yoksa yastığın marifetimidir bilinmez. Duygular bağımsız bir şekilde alır başını gider. Çok uzakta olsa, sarılamasanda, mutlu olduğunda, hüzünlü olduğunda yanında olamasa da eğer güveniyorsan o kalbi acıtmayacağına dünyanın öbür ucunda olsa da devam eder.

Mesele sevdaysa kanun da, kural da, şartlar da bir yere kadar olur. Seven yüreğinde sevileni besleyebilirse yürür gider yoluna. Ama erişmek istediğinizde kilometrelerce yolun önünüzde engel olduğunu bilir ve bununla yaşamayı öğrenip güne gözleriniz kapalı uyanırsınız. Başaranlar var ama sonunda bir kavuşma ihtimali varsa mücadele edilir. Bunu başaranlardan biriyken okyanusu geçip derede boğulabilirsiniz. Kendinize güvensenizde karşınızdakinin zamanla zorluklardan kaçmayacağını bilemezsiniz. Ve hayatınızı onun üzerinize oynuyorsanız yanlış yapar, enkaz altında kalırsınız, dibi görünmeyen her şey zarardır.

Gözden ırak olan gönülden de ırak olur derler. Elbet biter ama azar azar biter, ne zaman başladığını ve bittiğini anlayamazsınız bile.

HÜLYA ÇAKICI

Irksal insan çöplüğü...


Her imparatorluğun temelini biraz da olsa katliamlar oluşturuyor. Hepimiz aynı Allah'ın çocuklarıyız. Tüm dünya bunu bilse de dini silah olarak kullanmaktan vazgeçmiyor.

Emek sömürüsü insanın etini yemek onu parçalamaktır. Bireyleri yeteri kadar milliyetçi ve din ahlakıyla saldırganlaştırır ve bu kavramlarla uyutursanız tapınacak hale getirirsiniz kolayca. İnsan evrenin kanseri, yarası ve sızısıdır. Kapitalizmi yok etmek öyle güç ki, insan egoizmiyle beslenen bir canavarı asla yok edemeyiz.

Amerika ırksal olarak insan çöplüğüdür. Bu nedenle ırklar ve onların oluşturduğu devletleri tehdit olarak görürler. Amerika gerçek sahiplerinin yaşadığı bir ülke olsaydı (Kızılderililer) dünyanın en saygın ülkesi olurdu. İngilizler, Fransızlar, İspanyollar vs. bilge ve soylu bir uygarlığı vahşice yok ettiler.

ABD'nin uygulama sistemi; önce böleceği ülkeye özgürlük ve para gönderir sonra bir şekilde özgürlüğünü geri ister. Ama özgürlük para gibi elle tutulur bir şey değildir, o yüzden borçlu olan ülkeye yarınız özgürlüğe olan borcunuzu, diğer yarınız para borcunuzu ödeyin der. Böylece ülke ikiye bölünür; yarısını özgürlükleri için hayatlarını verenler, diğer yarısını para için ülkelerini satan zenginler oluşturur.

ABD Müslüman ülkelerde gücünü deniyor. Çünkü Müslümanların güdülebilen bir toplum olduğunu biliyor. Niye Rusya, Çin, Almanya, Fransa vs. değil. Acaba Müslümanız diyen ülkelerin yöneticileri düşünüyor mu bunu. Bilinçli beyin bir resime bakınca saçma bulsa da, bilinçaltı demek ki der. ABD yönetimi ve Trump muhteşem bir pazarlama operasyonu gerçekleştirdiler. Arapların kendi iktidar ve servetlerini korumaktan başka bir şeyden anladıkları yok, ipleri tutan kuklacı hangi ipi çekerse ona göre hareket ediyorlar.

HÜLYA ÇAKICI

Görünmeyeni görebilmek!


Düşünmeyen ama parayı çok seven insanları yönlendirmek kolaydır. Böyle insanların paraları azaldıkça akılları da azalır. Akıllı kişiden değil cahilden korkulur.

Arı bal yapar ama zarar verirseniz iğnesini batırmaktan çekinmez. Her şeyi düşünebilirsin sınır yok ama düşündüğünü herhangi bir şekilde eyleme geçirme noktasında sınır var. Günümüzde düşünceyi eyleme dönüştürme şansı verilmiyor, bari düşünce özgürlüğünde sınırsız olalım. Kimseye söylemek zorunda değiliz, birileri bizi onaylar onaylamaz önemli değil, böyle bir hesap yapmadan iç dünyamızda özgür ve kuralsızca düşünebilmeliyiz.

Para için susanlar, aşk için susanlar, çocukluk hayalleri için susanlar, dini kullanarak susturulanlar. İnsanları susmak zorunda bırakan etkenlerle doğrular saklanmış olur. Hepimizi susturacak bir yöntem mutlaka vardır. Kimi parayla, kimi şekerle, kimi sevgiyle, kimi dinle kandırılıp, susturulmuştur. İnsanların ten renkleri ayrı, kan renkleri aynıdır. Toplumlarda bu sorunlar hep var, zorla dayatılan şeyler çözülmesi zor diye inandıktan sonra o şeyi kolay bulmak imkansıza yakın olur.

İnsanın ihtiyacı olan şeyler ondan faydalanmak için kullanılır masum yönleri, zaafları ile istismar edilir. Yetişkin erkek ve kadın parayla, küçük çocuklar çocukluğu ve korkuları ile istismar edilir, masumiyetleri başta olmak üzere hayatları çalınır. Hiç kimse göründüğü gibi değil, insanları zaafları ve bilemedikleriyle yakalayabilirsiniz. Güveni, hırsı ve masumiyeti kullanarak bazen para, bazen gül, bazen şeker, bazen de dini inançla insanlar istismar edilir.

İnsanı huzur vermeyen güç susturabilirsiniz ama beyin ve kalbine asla hükmedemezsiniz, insana hükmetmek için idrak yeteneğini kaldırmak gerekir bu da mümkün değildir.

HÜLYA ÇAKICI

28 Temmuz 2017 Cuma

Sıradan biriyiz!


Dünyaya hiç katkım var mı? diye düşününce çıkan cevap ne kadar sıradan olduğumuzu belirliyor. Bir hastalığa çare bulursun farklısındır, savaş gazisisindir farklısındır, okulu dereceyle veya ekstra bir başarıyla bitirmişsindir farklısındır, sıfırdan şirket kurmuşsundur farklısındır ama hayatın boyunca hep yerinde sayarak yaşamışsan nasıl kendini farklı hissedeceksin. Yani kendimizi kişisel efsane olarak görmekten vazgeçmek gerekiyor. Aslında en büyük sıradanlık kendini farklı zannetmektir. Ben ancak ötekiyle var olurum anlayışının içselleşmesidir bu durum.

Sokrates'in kendini bil öğretisi, çıkar ve mütevaziliği sonucu 'bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir' şeklinde görülür. Bu bir farkındalık, bir aydınlanma halidir. Tarihte de olduğu gibi insan kendi içindeki devrimini, rönesansını, reformunu ancak bir aydınlanmadan sonra yapabilir. Bunun farkında olunsa kimse kimseye üst perdeden konuşmaz, küçük dağları ben yarattım edasında olmaz.

Hiç kimse mükemmel yani tam değildir. Sana öyle hissettirmeye çalışanlar ise senden de eksiktir. Herkes kadar sıradan ve herkes kadar özeliz hepimiz. Ama hepimizin kendisini çok farklı hissedip, sonra ne kadar sıradan biri olduğumuzu anladığımız anlar olmuştur. Bunun sonucunda ise kimimiz önce hayal kırıklığı yaşar ardından rahatlar, kimimiz de egolarımıza yenik düşüp kasılmaya devam ederiz.

Herkesin bir yeteneği vardır, keşfetmediğinden dolayı henüz habersiz olabilir bu yeteneğinden. Her sıradanlık bir zinciri oluşturan halkalar kadar sade, bulunduğu konum olarak eşsizdir. Herkes aynıyken biz farklıydık, şimdi herkes farklı olmaya çalışıyor biz yine aynıyız, çokta kötü olmayan durum. Çünkü artık hayatını istediğin şekilde başkalarını düşünmeden şekillendirebilmekte özgürsündür. Günümüzde de sıradan olmak zor ve imrenilecek hale gelmiş durumda.

Gücümüz, eğitimimiz, yeteneklerimiz, imkanlarımız, köklerimiz, ailemiz, hayat planımız hepimizin birbirinden farklı. Herkes toplumda bir şeylerin ucundan tutmak zorunda. Turizmcisi ayrı, ofis çalışanı ayrı, doktoru ayrı, avukatı ayrı, fırıncısı ayrı, ev kadını ayrı, çiftçisi ayrı uzar gider ve hiçbirimiz sadece kendimizden sorumlu değiliz. Çünkü medeniyetler ortak fayda ve iş bölümü üzerine kuruldu. İdeal olan hayat dengesini kurabilmek.

İnsanın kendisini bilmesi ve tanıması kadar güzel bir şey yok, böyle olunca koyduğumuz hedeflere ulaşmak daha da kolaylaşıyor. Ama yine de keşke denen atıl, geri dönüşümsüz sözcüğü kullanmayanımız var mıdır? Deneyimler bugünkü aklın olgunlaşmasını sağlıyor. Her şey bizler için; üzüntü, sevinç, başarı, başarısızlık, birliktelik, ayrılık vs. tecrübe dediğimiz şeyler de bunların özeti oluyor sonunda ve düşe kalka yaşadıklarımızdan dersimizi alıp çıkıyoruz. Hayat bir imtihan pozitif düşünürsek ayakta daha dik durabiliyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Evlilik birliği ve çocuklar...


Her insan hayata farklı bakar. Çocukluğundan itibaren aldığı eğitim, anne, babasının kişilik yapısı, yaşadığı ortam ve olaylar, sahip olduğu kültürel yapı bu bakış açısına yön verir. Olayları algılama da sahip olunan bakış açısının önemi büyüktür.

Neler yapıp, yapamayacağının belirlendiği ilk yer ailedir. Temeller burada atılır, yaşam boyu yapılan işler genellikle çocukluk dönemi yaşantısının dışa vurumudur. Aile yapısını dışlayan yada ailesinin yapısına ters bir hayat rotası izleyen kişiler bile çocukluk döneminden izler taşırlar. Birey ailesine olan tepkiden dolayı olumsuz işler yapabileceği gibi son derece olumlu işler de yapabilir. Her iki durumda da belirleyici büyük ölçüde çocukluk dönemi travmaları ve anılardır. En tepede bile olsak o en temelin versiyonuyuzdur, bir roket fırlatma üssünde çizilen rotanın dışına çıkamaz misali.

Evlilik birliği yalnızca çocukların anne ve babayla yaşaması gereken bir ortam olarak mı görülüyor. Peki huzur bunun neresinde? Bir evlilikte huzur varsa çocuklara ve size fayda sağlar, mutlu değilseniz bir anlamı olmaz. Belki iterek evliliği geleceğe taşırsınız ama yorgun ve mutsuz olursunuz.

Kendi bireysel mutluluğunu düşünüp, radikal kararlar verip, yaşayarak nöronlarını tatmin etiğinde sadece nirvanaya ulaşılmıyor, geriye travmalar içinde sevgisiz ve her şeye meyilli çocuklar da kalıyor. Öz güven ayrı, aşırı öz güven ayrı bunları her karakter kaldıramaz, kimisi işine geldiği gibi yaşar, kimisi zorunda kaldığı için. Ebeveynin aşağılandığı, sindirildiği bir evlilikte yetişen çocuklar için sakınca doğar. Kişi ne kadar mutluysa çocuklarını da mutlu eder. Anne babanın birbirlerini aşağılayıcı, darp edici kavgaları nedeniyle travmatik nesiller yetişir, yetişiyor.

Evlilik birliği herkes için farklı şeyler ifade edebilir. Kadın içinde, erkek içinde. Nokta koyacağınız yeri ve devam edeceğiniz zamanı iyi bilmek gerekir. Birbirlerinin hak ve özgürlüklerini kısıtlamaz, uyum içinde ortak bir payda da buluşabilirlerse ve sevgi de varsa evlilik canlı ve mutlu kalır, dışarıda arananları eşler birbirlerinde keşfederseler evlilik bir öğretici olur. Hayat gibi karşılıklı saygı, sevgi, fedakarlık gerektirir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/astroloji/haber/1052535-evlilik-birligi-ve-cocuklar

27 Temmuz 2017 Perşembe

Psikoloji


İnsanlar az bildikleri şeylere daha kolay inanırlar. O yüzden psikolojiye göre bir şeyi ölümüne savunuyorsan o konu hakkında çokta fazla bilgiye sahip değilsin demektir.

Sade tanımla psikoloji; İnsan ve hayvan davranışları ve bilişsel süreçlerini inceleyen bilim dalıdır.
Dikkat edilirse bu tanımda ruh adına herhangi bir kelime yoktur. Çünkü her ne kadar ruh sağlığı densede psikoloji tamamen neden / sonuç ilişkisi içerisinde yapılan araştırmalar ve yoğun çabalar sonrası insan davranışlarını, dikkat, algı, bilinç, bellek, dil gibi bilişsel süreçlerini anlamaya çalışır.

Bazı uygulanan yöntemlerin bilimsel bağlamda geçerliliği ve güvenilirliliği tartışma konusu olsa da psikoloji, insanın ruh denen ve herhangi bir ölçütle değerlendirilmesi mümkün olmayan bir fenomeni araştırma konusu olarak değerlendirmez. Çünkü içinde bulunulan psikolojik durum ancak ve ancak temel bilim ilkeleriyle değerlendirilir ve insanların hayatlarını daha kaliteli hale getirmek için çaba sarf eder.

Terapi global çok üstün, Dr. Freoidle en üst prestijini gören felsefi bir akımdır. Orta çağ felsefesi ruhun, düşüncenin ilk veri olduğunu kabul eder = idealist gerici akım. Buna göre psikoloji = ruh bilimidir. Bugünde toplumun çoğu bu sistemden müzdariptir. Rahat etmesi psikologa gitmeyle hallolur. Temel Bilimin bilimi = diyalektik felsefe. Toplum bilimi = sosyoloji. Ruh bilimi = psikoloji. Görüşü hakimdir bu görüşte.

Freud, bilinçaltı kavramı id, ego, süper ego kavramlarını bulmasıyla psikolojide önemli bir yer edinmiştir. Freuda göre ben kelimesini çok kullanan insanların bilinçaltında aşağılık kompleksi yatıyordur.

İnsan üst bir mertebe değildir. Hayvanlar insanlar için yaratılmamıştır, siyahların beyazlar, kadınların erkekler için yaratılmadığı gibi. Her canlı kendisi için dünyada bulunmaktadır. İnsan hem iyidir, hem kötüdür. Beklenenden farklı hareket edebilme ihtimalidir insanı insan yapan.

HÜLYA ÇAKICI

Fakiri bol ülke...


Siyasal ve yönetimsel kurumlardaki güçsüzlük nedeniyle toplumda denetiminin kalmaması, psikolojisi bozuk bir toplum, ülkeye dolmuş ne olduğu belirsiz kişilerle yaşanamaz bir ülke olduk.

Boşanmalar artıyor, genç insanlar gasp ve hırsızlık yapıyor, tecavüz ve taciz haberleri eksik olmuyor, şiddet olayları giderek çoğalıyor, toplumsal hoşgörü, alçak gönüllülük sıfıra inmiş durumda, başka ülke insanına ucuz iş kolu yaratılırken ülke insanı işsiz, sanat adına yapılan diziler, filmler, klipler gençliği lükse, çarpık ilişkilere, mafya hayatına özendiriyor. Eğitimin içi bilimsel tekniklerden çok gerekli gereksiz bilgilerle dolduruluyor, iyi doktor yetişmiyor sağlık geriliyor, istihdam yaratacak üretim alanları açılamıyor camiler açılıyor.

Ülkede sosyal devletin sağlayamadığı yaşam refahını bulamadıkları için ekonomik nedenlerle psikolojileri bozulup umudu bitmiş insanların oluşturduğu bir toplum oluşuyor. Ülke sınırları içinde açlıktan, soğuktan, şiddetten, işsizliğin getirisi olan parasızlıktan ölmüş veya zor durumda olan her canlının, çocuğun, kadının, gencin, yaşlının sorumlusu vergisini alan, sosyal devlet olup barınma, sağlık ve yaşatma görevi olan sistemdir. Zengini çok zengin, fakiri bol bir ülke olduk.

Siyaset sen nelere kadirsin ve neler yaptırıyorsun. Hepimiz korkuyoruz bana dokunurlar mı, söylediklerim ve düşündüklerim yüzünden bana bir şey olur mu ve bunun adına da demokrasi diyoruz. Sonuç olarak güç sahipleri düşünen, sorgulayan, eleştiren bir nesil istemiyorlar. Biat et, rahat et zihniyeti ülkenin üzerine kara bulut gibi çökmüş durumda.

HÜLYA ÇAKICI

25 Temmuz 2017 Salı

Sınırlamaları aşmak!


Her bilişsel yanılgının bir sebebi var. Öncelikle beynimize zaman ve enerji kazandırmak. Işık yansıması ile beyin şekilleniyor ve duyularımızla algı yaratıyor. Bilinmezliğe olan açlık ve her şeye hazırlıklı olma iç güdüsü.

Kör insanlara şizofreni teşhisi konmaz. Çünkü şizofreni beyinde fazla DMT salgılanması sonucu oluşan bir hastalıktır. Dmt'de epifiz bezi tarafından salgılanır ama epifiz bezi sadece dmt salgılamaz. Melatonin dediğimiz belki de vücudumuz için en önemli salgıda bu organdan salgılanır. Melatoninin daha fazla salgılandığı zamanlar, gece üç ve beş arasıdır yani etrafın karanlık olması gerekir, telefonun ışığı bile melatonin salgılanmasını düşürür. Doğal olarak kör insanlar hiçbir zaman ışık alamadığı için melatonin salgılanması onların vücudunda hiç durmaz ve sürekli olarak kanser gibi, şizofreni gibi salgı bozukluklarının tetiklediği hastalıklarla savaşır ve bu hastalıklara yakanlanma olasılıkları yok denecek kadar azdır.

Aristo her şeyin değiştiği bir alemde değişmeyen şeyin ne olduğunu, yani zorunlunun ne olduğunu sordu. Sembolik mantıkçılar mantığı matematiğe indirgemeye çalışırken matematiğin özdeşlikten, yani mantığın bir ilkesinden çıktığını unutmuş gibiler. Aristo'nun dünyayı, Sartre'in özgürlüğü, Popper'ın bilimi anlamaya çalıştığı söylenir. Bu felsefe ne tam bilim, ne de metafiziktir. İkisi arasında bir yerde din ile kanka oluverecekmiş gibi. Sembolik mantık ile de matematiğe çok yaklaşıyor. Aslında bilgi elimizin altında sayılır ama etraflıca düşünme alışkanlığımız bir türlü gelişmedi.

Charles Darwin'de evrimsel sürecin baş mekanizmalarından birisi olan Genetik Sürüklenme'den bihaber Darwin olmuştu. Evrimin en büyük teorisyenlerinden birisiydi ve hala da öyle. Bazı olayları anlayabilmek için deha yeterli olmayabiliyor. Kollektif aklın büyümesi ve zamanın uygun koşulları yaratması gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

Verginin Vergisi...


Güçlüsün ama hükmetmiyorsun asıl gücün budur. Gözü toklar açları doyurur. Bizde gözü açlar kendilerini bile doyuramaz.

Ortalık arabadan geçilmiyor. Kim fakir çözemedim. Ben, sen, o, biz, siz = fakir, onlar = zengin. O zaman ülkedeki bütün arabaları protesto edelim :)

ÖTV'nin KDV'si, ödediği verginin vergisini ödeyen başka bir millet var mı acaba? Vergiyi verene araba hediye kampanyası gibi. Kendine bir araba alıyorsun devlete iki. Adaletin olmadığı yerlerde her yanlış kabul görür.

Öderiz sıkıntı yok, itiraz eden yok, dünyanın en yüksek ve çok vergisini de öderiz, dünyanın en pahalı petrolünü de tüketiriz, mecburi yapılan hizmetlerin parasını da öderiz, yol, köprü, tünel parasını da öderiz, bu yolları kullanırken parasını da öderiz. Bir güç bizim tepki veren duyularımızı almış, yıllardır hiçbir şeye tepki vermeyen bir millet olmuşuz.

Araba fabrikası kurup başını ağrıtmaya ne gerek var, aynı para zaten kazanılıyor. Üretenden fazla kazanılıyor.

Ve bu fiyatlara satılmasına rağmen trafiğimiz böyle, ülkeye giriş fiyatlarına yakın satılsa ülkedeki trafik nasıl olur kim bilir. Tüketim öyle bir noktaya geldi ki, her şey çok gerekliymiş gibi oldu.

İnsanoğlunun hep daha çok sahip olma isteği hiç bitmeyen kavgasıdır. Zamanla şekil alabilir, adı barış ve huzur diyerek başlar ama sonuç hep aynıdır, birileri zenginleşir, birileri bir lokma ekmeğe muhtaç bırakılır. Bunu değiştirmeye de kimsenin gücü yetmez.

HÜLYA ÇAKICI

24 Temmuz 2017 Pazartesi

Doğru duvar yıkılmaz...


Ne kadar, ne yol çizersen çiz hayat onun sana sunduklarından ibarettir. İnsan neyi en çok savunuyorsa en çok orada hata yapıyor. Allah her kulunu değişik şeylerle imtihan ediyor, aşanlar biliyor ancak bunları. Bazen sırça köşkün avizesi olacağına kulübenin mumu olmak iyidir. Geride adımız kalmalı adabıyla, ahlakıyla.

İnsan kaçtığından kurtulamaz, koştuğuna da yetişemezmiş. Başta ödediğiniz bir bedel tamda ihtiyaç duyduğunuz anda karşınıza olumlu olarak çıkabilir. Yapılan her iyi ve güzel şeyi insanlar bilmese bile Allah karşılığını muhakkak verecektir. Beklenen gün gelecekse çekilen çilelere değecektir. Hiç kimse hayatının nasıl başlayacağını ve biteceğini bilemez. Neler yaşayacağını bilemez. Ne kadar hesap yapsa, plan yapsa tutmaz. Her türlü felakete, güzelliklere hazır olmak gerekir.

Bazen beklentilere dalıp mutsuz olmaktansa olanla yetinip mutlu yaşamayı tercih etmek gerekir. Mutlu olmak için içinde bulunduğumuz andan daha iyi bir zaman olduğuna karar vermek için artık beklememeliyiz.

Erdemli insanların mutluluğu mutlu ettikleri insanların mutluluğu kadardır. Nasıl kendi acılarımıza kayıtsız kalınmasını istemiyorsak bizlerde başkasının acısına kayıtsız kalmamalıyız. Ancak gözünü para ve mal hırsı bürümüş insanoğlu empati nedir bilmiyor. Tek amacı var ezmek, kazanmak, daha çok ezmek, daha çok kazanmak.

Ne istediğini bilirsen ne istersen alırsın, istediğin bir şey verilmiyorsa belki daha önce verileni sindirememişsindir. Böyle durumlar bazen birer yol haritasıdır. İzlemesini bilirsen kendi lehine çevirebilirsin ve eğer izlersen ne olmak iste'me'diğini de görürsün. Ne olmak iste'me'diğini keşfedip bunu anlamak belkide en büyük adımdır. Ne olmak istediğini keşfedip anlamak gibi. Evrenin neresinde durduğunu ve hayata nereden baktığını bildiğin sürece kendi üzerindeki gelişimleri tespit edebilecek yeteneğe sahipsin demektir.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1052451-dogru-duvar-yikilmaz

23 Temmuz 2017 Pazar

Mert insan net, kıvırcık insan kıvırtandır!



Kimine göre şah paradır, kimine göre şöhret, kimine göre de konum. Bence üçü de piyondur.

Fikir beyan etmekle, mücadele etmek birbirinden farklı şeylerdir. Mert insanlar her zaman nettir. Kıvırcık insanlar bulundukları topluma göre hareket ederek sırıtmamaya çalışırlar. Korkaklar ise doğruyu söyleyemez şakşakçılığı seçerler, bunlar bir araya gelince ahlak bekçisi olup, bütün iğrençliklerini gizlerler.

Bir gün Hz. Ali'nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe'den bir Arap devesiyle Şam'a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken biri ona yanaşmış:
- Ver o dişi deveyi bana! demiş. Tartışma büyümüş. Küfe'den gelen adam, "Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir" diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Konu Muaviye'ye yansımış.
Halk meydanda toplanmış. Muaviye, Küfe'den gelenle Şam'da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra kararını açıklamış:
- Bu dişi deve Şamlınındır!
Sonra toplananlara dönmüş ve sormuş:
- Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?
Cemaat hep birlikte bağırmış:
- Şamlınındır!
Küfeli şaşkın bir vaziyette devesinin ardından bakakalırken, Muaviye onu yanına çağırmış:
- Ey Küfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir. Ama sen Küfe'ye dönünce gördüklerini Ali'ye anlat ve de ki: "Ey Ali, Muaviye'nin dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen 10 bin adamı var ayağını denk al!"

Yargı sistemi çökmüş bir ülke nasıl ileri gidebilir?
Bu kin, bu öfke, bu tahammülsüzlük nereye kadar? Ülkemizdeki ayrışma kendinden olmayana saygısızlık ve sevgisizlik yüzünden oluyor. Barış içinde yaşarken ne yaptılar bizlere böyle böldüler, parçaladılar. Sen, ben olayları yokken ne güzeldik, şimdi birbirine ateş püsküren insanlar olduk. Bu vatan bizim ve kolay gelmedik bu günlere, amacımız bölünmek değil, vatanımızı kurtarmak olmalı. Her geçen gün kötüye gidiyor, görmeyen gözlükleri çıkartıp parçalanmadan toparlanılmalı yoksa bu kadar kin, nefret insanlığın sonunu getirecek.

HÜLYA ÇAKICI

Kaliteli birey, kaliteli toplum demektir!


Erdemli insan olmak kendi sorumluluğumuzdur. Başkalarından önce kendimize bakmak zorundayız. Kaliteli birey kaliteli toplum demektir.

Devletler halkın içinden çıkar, vicdan insanın kendisini toplumdan ayrıştırarak olan bir şey değildir. Toplum vicdanının oluşumu devletleri de biçimlendirir ve aydınlık, ahlaklı bir toplum oluşturur.

Gerçekler doğruları görmemizi sağlayan ışıklardır. Beğensekte, beğenmesekte gerçeklik mutlak oluşumdur ve insanı kabule zorlar. Devlet sorumluluklarını toplumun yararına tam olarak yerine getirerek gelişmenin yolunu açık bırakıp, kişilere özgür nitelikli ve eşit adaletle muamele gösterir. Huzur ve barış için ön koşulun işlevsel olması, devletin gelişmesinde ve büyümesinde toplumun katılımı ile mümkündür. Bireysel iradeler devletler için potansiyel büyümeyi beraberinde getirir.

Devlet ve birey ilişkisinde bireyi korurken, gelişimini kısıtlamaz. Yüksek hedeflere ulaşan bireyler devletin her bölümünde fayda sağlayacağından, zincirleme bir ilerleme ve büyüme sergiler. Güçlü bireyler güçlü toplumları oluşturur. Bu da kontrol mekanizmasının doğru ve mükemmel işlemesi gereken bir idare şeklidir. Önemli olan kişilerin özgür iradeleri devletin büyümesine destek verecek şekilde yapılanmalı, huzur ve güvenlik eşit sağlanmalıdır. Güçlü bireyler, güçlü toplum, güçlü devlet, özgür, demokratik, zengin bir ülke demektir.

Kişilerin pasifize olduğu toplumlarda insanlar akıllarını çalıştıramamaktan düşünemeyen insanlara dönüşür. Zamanla körelerek paslanan beyin bu şekilde sisteme faydalı olamayacağından sistemin durağan ve yavaş çalışarak tembelleşmesine ve geri kalmasına neden olur. Toplum zayıflar, küçülür, sığ ve kendini yenileyemeyerek daralır, yerinde sayar, gelişemez.

Kendimizi biraz başkalarına göre tanımlarız, evrensel ölçütler olsa da sürüye dahil olmadan ama sürüyle birlikte. Doğduysan ölürsün tek gerçek bu ama ne yazık ki ikisi de bizim seçimimiz değil.

HÜLYA ÇAKICI

18 Temmuz 2017 Salı

Ekonomik adaletsizlik!


İnsanlar moral ve korku ile güdülenir. Dünyada üretenlerin üretmeden kazananlardan daha az kazanan insanlar olduğunu düşünürsek bu dünya için pek iyi bir kazanım değil. Paylaşılmış, gasp edilmiş dünyada haklı kazanımlara da saygı göstermek gerekir, esas olan sorun oradan kaynaklı değil çünkü.

Eğer dünyadaki mülkiyet haksızlığını bitirirsek işte o zaman herkes adil bir ortam ve koşulda kendini öldürmeden, köleleşmeden çalışıp üretecek ve kazanacak, oyunun kurallarını güçlüler değil, halklar belirleyecek.

Olay kapitalist sistemin egemenliği üstüne kurulmuş. Sömürüyü ortadan kaldırmayı düşünen insanı ötekileştiriyorlar. Kapitalist sistemin açgözlülüğü ve hırsı sınıflar arasındaki mesafeyi daha çok açarak dünya üzerindeki eşitsizliklerin ve problemlerin temel kaynağı olmuştur.

Eski emperyalist ülke sömürme düzeninin yerini, yeni ve hepimizin kabul ettiği ticaret ve teknolojiye dayalı sömürü düzeni almıştır. Baş rolde Amerika'nın olduğu bu düzende hak değil hep güç karar verir. Dünya kaynaklarını adaletsiz dağıtan bu sistem terörizminde temel kaynağıdır. Bu çarkın dişlilerinden biri olmamak için özgür iradeyle bize servis edilenleri sorgulamaya ve bunları yapabilmek içinde olup biteni anlayabilecek yeterli bilgi birikimine sahip olmak gerekir. Yoksa dünyanın %90'ı kalan % 10'u rahat ettirmek için çalışmaya devam eder. Çünkü dünyanın temel sorunlarından birisi ekonomik adaletsizliktir.

HÜLYA ÇAKICI

Yalnızlaşmanın dibi!


Çok bilinmeyenli denklem gibiyiz her şey olabilir. Sanırım Nato'dan ayrılma zamanımız da geldi. Yalnızlaşmanın dibine hızla gidiyoruz. Geriye doğru ilerlemeye devam ediyoruz. Dinazorlara gelmeden durabilsek bari.

Türkiye'nin Nato'da bulunması bir güvencedir. Hiçbir ülke bize savaş açamaz, açsada tüm Nato ülkeleri savaşta Türkiye’den tarafta olmak zorundadır. Ama Nato'dan ayrılırsak bu tamamen işgal güvenliğimizin bittiğini gösterir. Nato batının bize saldıramama garantisidir. Düşmanlık yapsalarda, teröristleri destekleseler de Natonun içinde olmamız doğrudan bize karşı hareketlerini engeller. Hiçbirimiz Nato çok iyiydi, dostumuzdu demiyor zaten, bu tamamen karşılıklı çıkarlara dayalı.

Nato darbe girişimine inanmıyor gibi bir söylem var. Nato böyle bir şeyi direkt olarak söylemez. Danışmanlık hizmeti aldığı kuruluş böyle bir açıklama yapmış. Ama Nato'dan da ters bir söylem yani katılmıyoruz, desteklemiyoruz gibi bir açıklama gelmedi. Nato içerisindeki üst düzey yetkililer, generaller bunun bir darbe girişimi olduğuna inanmadıklarını üstü kapalı belli etmişler ama direk olarak açıklama yapmadılar bugüne kadar.

Natoya, Avrupa'daki vatandaşlarımızı gönderin bizde Suriyelileri yollayalım ayrılsın yollarımız diyebiliriz. Ancak bunu ne yurt dışındaki Türkler kabul eder, ne de buradaki Suriyeliler.

HÜLYA ÇAKICI

17 Temmuz 2017 Pazartesi

İyi insan olmanın temeli...


İyi insan olmanın temeli insan olduğunun farkına varmaktır. Diğer detaylar sonradan gelir.

İyilikte, kötülükte görecelidir. Birinin kötü olarak nitelendirdiği bir durumu bir başkası iyi olarak nitelendirebilir. Bu kişiden kişiye, kültürden kültüre, coğrafyadan coğrafyaya değişebilir. Hırsızlık yapan birine göz yummak hırsız için iyi, mağdur için kötüdür. Hırsızı yakalamak mağdur için iyi, hırsız için kötüdür. Buradaki olay hırsızlığın iyi veya kötü olduğu değil, hırsız ile mağdurun iyi ve kötüyü nasıl algıladığıdır. Bize sayısızca iyiliği dokunan, iyi diye gördüğümüz insan başka birisine kendi değerlerine göre bir kötülük yapar, sonuç olarak bu kişi benim için iyi, kötülüğe maruz kalan için kötü bir insandır. Yani evrensel bir iyilik kavramı yoktur.

Vicdanının sesine kulak ver, sızlıyorsa kötü bir şey olmuş veya yapılmıştır. Vicdan içinde bulunduğumuz toplum, kültür, inançlar, değerler ve almış olduğumuz eğitimin toplamıdır. İyinin ve kötünün hakimini vicdan olarak belirlemek istersek onun gelişimine ve duyarlılığına katkıda bulunmamız gerekir.

İyi yoktur makul ölçüde kötü vardır. Aslında bizim iyi dediklerimiz makul ölçüde kötü olanlardır. Her iyi bildiğimiz insanın biraz daha iyisi mutlaka vardır, yani iyi insan olmanın sınırı yoktur. Düzgün yaşamaya çalışan insan vardır. Kendisine yapılmasını istemediği şeyleri başkasına yapmamak için çabalayan insan vardır ve bu insan iyidir.

Kötülüklerden ve yanlışlardan yola çıkarak en iyiye ulaşırız. Biri size kötülük yaptığında canınız yanar ve üzülürsünüz ve siz başkasına bunu yapmazsınız. O acı ve üzüntüyü yaşadığınız için kötülük yerine iyilik yaparsınız. Burada da tecrübe ön plana çıkıyor.

Kimliğimizin büyük bir bölümünü gözlemlerimiz belirler. İyi ve kötüyü öğrenmek, ayrımını yapabilmek empati yapabilmeyi gerektirir. Kendimizi iyi ve kötüyle örtüştürürüz, iyi ve kötüyü ayırt edebilmek duyarlılığımızın olduğunu gösterir. İyilik taşımayan kötüler genelde benmerkezci bencillerdir, çıkarları odaklı yaşadıkları için iyinin ve kötünün ayrımını yapamazlar.

Her ne yaparsanız yapın elinizden gelenin en iyisini yapın. Dürüst, saygılı, edepli, iyi niyetli olun, insan olmanın erdemine ulaşmak olsun hedefimiz.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1052076-iyi-insan-olmanin-temeli

Elin varsa başını kaşırsın!


Eski zamanlarda insanlık vardı. Adam gibi adamlar, kadın gibi kadınlar vardı. Şimdi her şey sahte, sevgisiz ve saygısız.

Yalnızlık bir nevi özgürlük, tek başınalık ise tutsaklıktır. Yalnızlık seçim, tek başınalık ise yoksunluktur. Yalnızlık insanın iç dünyasına doğru çıktığı bir keşif yolculuğu, zihinsel ve toplumsal şartlanmalardan özgürleşmek için bir arınma sürecidir.

Üçkağıtçı, ikiyüzlü, yalancı ve çıkarcı insanların rahat, huzurlu ve mutlu yaşadığı günümüzde artık dürüst olmak huzurunu kaçırabiliyor insanın. Şimdilerde ne dürüstlükten anlayan var, ne de iyi olduğun için kıymet bilen.

Her şeyi an da yaşıyoruz, devamlılığı olmayan haller. Yalnızlıkta bir tercih değil daha çok mecburiyet oluyor. Sorunlar içinde tek başına yaşaması zordur, bir yere kadar egonuzla yaşarsınız ama bir an gelir tıkanır kalırsınız. Kendi kendinize konuşmaya, yemeye, içmeye başlamışsanız yalnızlık derinleşiyor demektir.

Hevesi kırılan insanın yalnızlığa düşkünlüğü de artar ve tek tabanca olup çıkar. Küçüklüğümden beri her işimi kendim hallederim, çevrem bu durumu sindiremese de değişmeyecek bir durum bilirim, elin varsa başını kaşırsın çünkü.

Kendi içimizde siyah olmak yerine içimizi karartanları hayatımızdan çıkarabilsek dünya rengarenk olurdu. Yine de her şeyden önce kendini aydınlatmalı insan. Olduğum gibi davranıyorum çünkü kimsenin umurunda değil nasıl olduğum, kimse de benim umurumda değil. Her şey gidiyor ömür, zaman değişen sadece iklimler, yitirilen yıllar ve hatıralar.

Bencilliğimiz asıl acı olanı. Empati kurmadan yaşıyor, her şeye göz yumarak oynuyoruz ama aslında göz yumuyor gibi davranıyoruz. Hiç kimse sağır değil, gerçek sağırlar bile hissedebiliyorsa olup biteni, duyan kulaklarımızla bu umursamazlığımızın nedeni, doğru söyleyeni gerçekten de dokuz köyden kovdukları içindir.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1051797-elin-varsa-basini-kasirsin

13 Temmuz 2017 Perşembe

Orantısız gayri zeka


İnandırıcı ve kendinden emin konuşanlar haksızda olsalar dinlenirler. Bir ülke iyi yönetilemiyorsa hep siyaset konuşulur. Siyaset kardeşi kardeşe düşman eden en iyi silahtır.

Ülkemizde aşırı bir kutuplaşma var, çoğu kişi çıkar ve mevki siyaseti yapıyor. İnsanları siyasi kimliklerine göre yargılamak yanlış ve kötü sonuçlar doğuruyor. Unutulmaması gereken, yobazlığın yarattığı cahil cesaretinin neler yapabileceği ve dönemsel olarak hortlamaya müsait olduğudur.

Kişisel gelişim yoksunluğu ve beraberinde getirdikleri sebepler yozlaşmaya neden oluyor, kimse kimseyi beğenmiyor, kimse iğneyi önce kendisine batırmıyor. Boş bir kendini beğenmişlik var ülkede. Bir çok kişi normal olduğunu düşündüğü için etrafındaki şiddetin boyutunun farkında bile değil. Oysa yaşamlarımızı kaosa sürükleyen sorun bu.

Cehalet ve getirisi kıskançlık, açgözlülük, üretmeden tüketme, adaletsiz paylaşımlar, yönetimler, kuralları tanımama, her şeyi rekabet üzerine temellendirmemiz, değer yargılarımız ve ifade şeklimiz genellikle acı üzerine kurulmuş durumda. Fakiriz, verilen emekle elde edilen gelirin orantısı kimseyi memnun etmiyor ve zamansızlık doğuruyor, sonuç ne evine, ne ailene, ne de kendine vakit ayıramıyorsun.

Hukuk Ceza kanunlarında suça teşvik eden ile suç işleyen aynı cezayı alır diyor. Görüp, bilip, işitip müdahale etmemekte bir suçtur. Sıkıntı insanlar kendi düşüncelerini tam olarak belirlemiyor veya belirtemiyorlar. Bağlı olduğu kişilerin, taraf olduğu kişilerin düşüncesini önemsiyorlar.

Sistemler birbirlerinden çok farklı değiller, sadece birinde merkezde tuttuğunuzu bir diğerinde başka bir yere koyuyorsunuz. Bazı şeylerin önem seviyeleri, bazılarının nitelikleri değişiyor. Yaşadığımız dünya çokluklar ve zıtlıklar dünyası, her şeyi çoğaltıyoruz çünkü herkesin farklı bir düşünce sistemi var. İnsan egosu, kişisel gelişim yoksunluğu ve beraberinde getirdikleri temel sebepler kişinin düşmanıdır ve insan için hem bir yaratıcılık, hem de felaket barındırır. İnsan çokluk içindeki hayatını dizginleyebilirse o zaman insanlık yücelir.

HÜLYA ÇAKICI

MAHATMA GANDHİ


1) En güzel gün?

Bugün

2) En kolay şey?

Yanılmak

3) En büyük engel?

Korku

4) En büyük yanlış?

Vazgeçmek

5) Bütün kötülüklerin temeli?

Bencillik

6) En güzel oyalanmak şekli?

Çalışmak

7) En büyük çöküş?

Ümitsizlik

8) En iyi eğitmenler?

Çocuklar

9)Temel olan şey?

İletişim

10)Seni en çok mutlu eden şey?

Başkalarına faydalı olmak

11) En büyük gizem?

Ölüm

12) En büyük kusur?

Huysuzluk

13) En tehlikeli kişi?

Yalancı

14) En zararlı duygu?

Kıskançlık

15) En güzel hediye?

Bağışlama

16) En kısa yol?

Düz (doğru) yol

17) En güçlü duygu?

İç huzur

18) En iyi koruyucu?

Iyimserlik

19) En büyük güç?

İman

20) En gerekli kişiler?

Ebeveyn

21) Hayattaki en güzel şey?

Sevmek

22) En büyük en güzel sığınak?

Yaradan…

MAHATMA GANDHİ

11 Temmuz 2017 Salı

Hazıra dağ dayanmaz!


Tüketim hastalığı yalnız satın alınabilen ürünlerden ibaret değildir. Türkiye'nin dış borcu 420 milyar dolar, dünya ülkelerinin borç sıralamasında yerimizi almışız. Oysa ki bir zamanlar şöyle denmişti, biz dışarıya ait bütün borçları sıfırladık, bundan sonra her yeni doğan bebek borçlu değil alacaklı olarak dünyaya gelecek. Ama buradan baktığımız zaman durum hiçte öyle gözükmüyor.

EUROSTAD verilerine göre Türkiye'nin toplam dış borcu 420 milyar $.
Kamu borç stoku 109.2 milyar.
Merkez bankası pozisyon açığı 1.8 milyar.
Kamu, özel ve yabancı bankaların sendikasyon kredileri 186 milyar.
Özel şirketlerin yatırım finansman kredileri 110.6 milyar.
Şahıslara ait borçlar 4.9 milyar.

Bu rakamlar önümüzdeki 10 yıl hiç borç almadığımız takdirde ödeyeceğimiz toplam borç ve faizler. Hazıra dağ dayanmaz derler. Borcu yaparken TC, kanun ve yasaları yaparken partili.

Ülkemizdeki ekonomik sınıfları şöyle tanımlayabiliriz; Üst sınıf bütün parayı elinde tutar ve vergi ödemez. Orta sınıf bütün vergileri öder ve bütün işleri yerine getirir. Biz fakirler de orta sınıfı ürkütmek için varızdır, işe gitmek zorundayızdır yoksa gelir sefalet ve ölüm. Bir nevi para karşılığı hayatta en değerli olan şeyi zamanımızı satıyoruz yani çalışıyoruz. Aslında çalışmakta bir kölelik şekli, çünkü maaş karşılığı zamanımızı kiralıyoruz. Özgürlükler artık zenginlere özgü bir yaşam tarzı, fakirin rüyasına bile girse sevindiği bir hayali oldu.

HÜLYA ÇAKICI

Her durumda cesur olmalı insan...


Cesaret korkunun olmaması değil, istenmeyen ve korkulan durumlara karşı sakin kalabilmektir. Cesaret, mutluluk ve pişmanlık vagonları çeken lokomotif gibidir. Her ikiside mutlak suretle yaşanır. Önemli olan treni raydan çıkarmadan son istasyona götürebilecek azim ve kararlılıkta olmaktır.

Hepimizin doğrusu, doğruya gidiş yolu, her doğruda anlayış yolu, her anlatılanda öğreniş yolu farklıdır, kendine özgü, kendine hastır. Gördüğümüz algıladığımız kadar yaşarız. Haklı olduğumuz durumlarda cesur olmak en onurlu duruşumuzdur. Önce kendine karşı sonrada hayata karşı cesur olmalı insan. Çünkü hayatımızda en büyük rolü sergileyen ve etki eden kararlarımız ve özgürlüğümüzdür.

Cesur olmalı insan. Kendisi olmak için, uykudan uyanmak için, zihinsel şartlanmalarından arınmak için, bağımlılıklardan özgürleşmek için, değişmek ve gelişmek için cesur olmalı.

Okumak bir başlangıçtır ama değişim için okuduklarını sindirmek, pratik hayatta uygulamak gerekir. Hayatın amacı eylemde değil farkındalıktadır. Özgüvensiz insan korkularının kölesi olur. Kimim, nereden geldim, ne arıyorum, ne olacağım, nereye gideceğim diye sürekli soruları varsa özgüven sıkıntısı da vardır. Gelen her zaman istediğimiz değil, bazende olduğumuz şeylerdir. Yüzleşmek, olanı görmek, sorgulamak için cesaret gerekir. En zorlu yolculuk, alınan en zor yoldur insanın kendi içine yaptığı yolculuk, aynı zamanda da en büyük keşfidir.

İster para, iş, arkadaşlık, dostluk, ister aile, eş, çocuk, ister idealler, umutlar, hayaller fark etmez, cesur davranıp dibe vurduğumuz zamanlar olabilir, ikinci kez deneyip birincide yaptığımız hataları ipucu olarak cebimize atabilirsek cesaret yine kazandıracaktır. En kötü ihtimal biz başaramasak bile bizden sonrakilere yol göstermiş oluruz. O yüzden her şartta ve durumda cesur davranmalı, bir çok olayın sınav olduğunu kavrayabilmelidir. Bunu da yaşadığımız hayatla ilişkilendirirsek örnek alınabilecek bir erdeme ulaşırız.

Pes etmediğimiz sürece hayallerimiz gerçek kadar canlıdır. Neyle karşılaşacağını bilemezsin o yüzden dene. Hayallerinden vazgeçmek yerine, hayallerini yıkanlardan vazgeç. Evrim kaçınılmaz, sebepler tartışılır ama sonuçlar değişmez.

HÜLYA ÇAKICI

Beyin kanaması geçirildiğini nasıl anlarız?


Mangal yaparken aniden Sinem’in ayağı takıldı ve düştü. Hemen ambulansa haber vermek istedilerse de Sinem buna karşı çıktı – kendisini iyi hissettiğini ve düşmesine sebep olarak da ayakkabılarının yeni olduğunu gösterdi. Biraz titrek ve solgun göründüğünden, arkadaşları üstünü başını temizlemesine yardımcı oldular ve önüne dolu bir tabak koydular, çünkü elindeki tabağı düşürmüştü. Sinem akşama kadar diğerleriyle birlikte eğlenmeye devam etti. Eşi akşam olduğunda hepimizi arayıp Sinem’in hastaneye kaldırıldığını haber verdi. Aksam saat 23:00′te Sinem vefat etmiş. Meğer mangal yaparken beyin kanaması geçirmiş. “Eğer herhangi biri bunun bir beyin kanaması olduğunu anlasaydı, Sinem bugün hayatta olurdu.”

Bir nöroloji uzmanı şöyle der:
Önemli olan beyin kanaması teşhisini koymak ve 3 saat içerisinde bunu tedavi ettirmek ki bu hiç de kolay değil.

Beyin kanaması olduğunu anlamak için aşağıdaki dört adımı uygulamak gerekir. Beyin kanaması semptomlarını anlamak çok zor olabilir. Fakat bu konuda bilgisiz olup beyin kanaması geçiren kişiye müdahale edilmezse, beyni çok ciddi zararlar görebilir.

Doktorlar, artık herkesin aşağıdaki 4 adımı uygulamakla bunu kolayca anlayabileceğini söylemektedir.
1.Kişinin gülümsemesini istemek (eğer yapamazsa = Felç demektir)
2.Kişinin çok basit bir cümle söylemesini istemek (“Bu gün çok güzel bir gün”) gibi.
3.Kişiden her iki kolunu birden kaldırmasını istemek.
4.Kişiden dilini dışarı çıkartmasını istemek. Eğer yamulmuşsa bu da felç geçirdiğine işarettir.

Eğer kişi bu dört adımdan birini yerine getiremiyorsa “lütfen” derhal acil servise haber veriniz ve doktora telefonda durumu izah ediniz.

(ALINTI)

Hz. İsa'nın Ahmaklardan Kaçması


Hz. İsa, sanki bir aslan kovalıyormuş gibi dağa doğru kaçıyordu.

Birisi ardından koşup:

- Ey Peygamber, hayrola peşinde kimse yok, neden böyle kuş gibi kaçıyorsun?

Hz. İsa öyle hızlı koşmaktaydı ki, acelesinden cevap bile veremedi. Adam da onun ardı sıra koşmaya başladı, arkadan bağırdı:

- Allah rızası için biraz dur da söyle neden kaçıyorsun? Arkanda kovalayan yokken neden böyle yapıyorsun?

- Bir ahmaktan kaçıyorum, dedi Hz. İsa. Benim yolumu kesme de kendimi kurtarayım.

- Körün gözlerini, sağırın kulağını açan sen değil misin?

- Evet, benim.

- Ölüleri diriltmiyor musun?

- Evet.

- Topraktan canlı kuşlar yapan da sen değil misin?

- Evet, benim.

- Öyleyse kimden korkuyorsun?

- Allah'ın adına yemin olsun ki, İsm-i Azam'ı köre okudum göz­leri açıldı, sağıra okudum duydu, ölüye okudum dirildi. Fakat ah­mağın gönlüne yüzlerce kere okudum fayda vermedi.

- Bunun hikmeti ne? Neden ahmağa tesir etmiyor?

- Ahmaklık Allah'ın kahrıdır. Hastalık, körlük, sağırlık kahır değildir, bir iptiladır. İptila acınacak bir şeydir, ona Allah da, kul da acır. Fakat ahmaklık ahmağa da, onunla konuşana da zarar verir. Ahmağa çare bulmanın imkanı yok!

Toprak suyu nasıl yavaş yavaş çekerse ahmakta insanın dinini böyle çalar.

10 Temmuz 2017 Pazartesi

ADALET MİTİNGİ


Fark fark edilir. Ne ellerindeki bayrağın üzerinde namaz kıldılar, ne aykırı bir slogan attılar, ne kendinden olmayanları taciz ettiler, ne haremlik selamlık yaptılar, ne de çöplerini bırakıp gittiler...

Çoluk çocuk 7'den 70'e Maltepe'de kendi imkanları ile kimseden katılmaları karşılığında para, yiyecek vs. almadan hür vicdan ve adalet istekleriyle geldiler. Yaşlılar bile sıcağa rağmen katılıp, mutluyuz adalet eninde sonunda yerini bulacak dediler.

TV kanalları vermese bile ADALET mitingi amacına ulaşmıştır. Bir gün herkes için adalet lazım olacaktır. Oyun içinde oyun olsada Türk Milleti bu oyunu bozacaktır.

Adalet yürüyüşünün verdiği mesajlar; Demokrasi, laiklik, bağımsız yargı, çağdaş eğitim, Atatürk ilke ve İnkılaplarının korunması ve tekrar yürürlüğe konulması vs. gibi tam ihtiyacımız olan şeyler.

Sosyal Adalete inanan, din ve vicdan özgürlüğüne inanan, Cumhuriyete ve demokrasiye inanan, Mustafa Kemal Atatürk'ün ilke ve inkılaplarının yolunda olduğunu söyleyen, topraklarımızın bölünmez bütünlüğünden yana olan, teröre, cemaat ve tarikatlara, diktaya karşı olan her vicdanlı, namuslu, aklı selim vatandaşımızın, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun yürüdüğü kardeşlik ve barış yolunda yürümesine destek vermesi gerekmektedir.

Bu yürüyüşün anlamını değiştirmeye, karalamaya, saptırmaya çalışan sözde Atatürkçü olanların, memleketini seven ülkesinde mağdur olmak istemeyen tüm vatandaşlarımızın az da olsa düşünmeye başlaması gerekmektedir.

HÜLYA ÇAKICI

25 Haziran 2017 Pazar

Her son aslında yeni bir başlangıçtır


Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Cahit Sıtkı TARANCI

Dante 35 yaşındayken kanto 1.1'de şöyle der: Nel mezzo del cammin di Vita Nostra. (Yaşam yolumuzun yarısında.) Dante bununla Zebur'a gönderme yapar. Zebur'da ortalama insan ömrü 70 yıl olarak geçer.

Ümidimiz kalmayınca hepimiz arzularımızla yaşamaya başlarız. Arzuları yitirirsek de ümidimizle yaşarız. İki kavramın arasındaki fark şu. Arzu dilektir. Umut aktiftir mücadeledir. Arzuyu tetikleyen ümittir. Ümit biterse arzu da biter. Ümidin bitmesi de yaşamsal gayenin bitmesi demektir. Ümit biterse amaç biter dolayısıyla mücadeleye gerek kalmaz ve sadece dileklerimizle yaşarız.

Pandoranın kutusunda geriye bir tek ümit kalır. Onun için insanlık var olduğu sürece ümitler ölmez, insan ümidi olduğu sürece yaşar ümit biterse her şey bitmiş demektir. Ama ümitler kocaman bir dün olmuş gibi günümüzde, yine de neler geçmedi ki bunlar geçmesin imtihan eden illaki mükafatını da verecektir.

Sabrı zengin olanın kalbi de zengindir. Kalbi zengin olanın ruhu engindir. Ruhu engin olanın bakışı derindir. Sabırla başla, kalbinle hisset, ruhunla dokun, derin bak. Her şeyi anlayacaksın. İyiyi de kötüyü de seçeceksin. Umudunu kaybetmemen gerektiğini fark edeceksin.
Bazılarının tek korunağı sabırdır.
Sabrı zırhtan güçlü olan insanların üzerine gitmek boşuna çabadır.
Sabır suskunluk değil, işitilmeyen bir feryattır.
Her kişinin değil, er kişinin harcıdır.
Hz. Yusuf mirasıdır sabır.
Başı zindan, sonu hükümdarlık.
Ve zaman sabrın ilacı.

Silinen şeylerin izi kalmasın. Çünkü çatlak bir ayna olur baktıkların. Yeni bir cümleye özne olursun ama istemezsin. Yeniden yazılmanın heyecanını yaşamak yerine, yeniden silinmenin korkusuyla baş başa kalırsın, sileceksen eğer izi kalmayacak şekilde sil.

Zamanımız da insanlar ne istediğini bilmiyorlar ki değer bilsinler. Sıradan fakında olmadan yaşayan, kıymet bilmeyen ve kaybedenlerdeniz çoğumuz. Bu sanki içimizdeki eril ve dişil taraflarımızın dengelenmesi için. Yaşadıklarımız tamamlanmak, bütünlenmek, bir olabilmek, tüm olabilmek için. Belki de sevdiğiniz, sevdiğimiz insanları düşünmektesiniz. Daha derinlere inersek sonunda sevdiğimizin onlar olmadığını göreceğiz. Biz bu sevginin içimizde yarattığı duyguları seviyoruz, arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil. Kalp kırıldı mı hiç kimseye aldırmaz ve umursamaz. Belki mutluluğun sonu ama huzurun başlangıcıdır bu.

HÜLYA ÇAKICI

Tapu Güvencesi kalkıyor…


İnsanda mal kabilinden sayılacak yani bilançoda bir kalem oluyoruz. Artı değer, eksi değer konumuna geldik, insan değil kuluz, kulun tapusu olmaz kendisi maldır.

Artık ev garantimiz de kalmadı, bu işin ucu en çok şakşakçı mülk ve arsa sahiplerine dokunacaktır. Koyunlar çobanların kaval sesine odaklanırken başka seslere sağır kalırlar çünkü.

Bal tutan parmağını yalıyor. Denetimin, hesap sormanın olmadığı yerlerde savurganlık ve aşırılık olur. Belki suç hiçbir şeye ses çıkarmayıp sınırsız imkanı veren sorgulamayanlardadır kim bilir.

Özgür olduğumuz duygusu oluşturarak koşulların sağlandığı ama nasıl davranacağımızın ve yaşayacağımızın sınırlarının çizildiği zamandayız. Aldığımız para kadar özgür hissediyoruz sonuç olarak özgürlük dağarcığı kısıtlı olanın ne hayali, ne reel bir katkısı olur.

Garantili, rahat, risksiz işler peşinde olan bir milletiz. Ama devlet kendini bu kadar rahat, cazip, çekici yapmasaydı ve ayrıca özel sektörde en azından asgari düzeyde devlet koşullarında olsaydı bunlar olmazdı. İnsanlar ne yapsın çaresizler, bakıyorlar devlet rahat, salla başı al maaşı hesabı ee büyükler böyleyse bizimde böyle olmamız gerek düşüncesindeler dolayısıyla.

Kafalar hızla karışıyor, karmaşıktan basite yol takip edileceğine, basitten karmaşığa doğru yol takip ediliyor ve bu karmaşıklık içinde boğulacaklarını düşünemiyorlar.

HÜLYA ÇAKICI

19 Haziran 2017 Pazartesi

Bağırmaya gerek yok sesini duy yeter!


Mutluluk, kendinle yüzleşmekle başlar ve sen yüzleşmelerine devam ettikçe devam eder.
Gerçeklerden kaçarsın ama gerçeklerin sonuçlarından kaçamazsın.
Hiç beklemediğin anda gelen dostla bir kahve içimi paylaşılan zaman.
Arabada radyo dinlerken, sevdiğin bir şarkının çalması.
Çocuklarından, arkadaşlarından, sevgilinden, eşinden gelen mesajlar.
Açmasını beklediğin tomurcuğun çiçek açtığını görmek.
Sağlıklı yaşadığımız her dakikanın kıymetini bilelim.
Bazıları hele bir de gülse, hele bir de nasıl gülüyormuş görülse,
İşte o zaman istifa eder bütün kelimeler. Biz artık cümle kuramıyoruz diye.
İşte mutluluk... Hep anlık...
Şu an bunları yazabilmek ve birileriyle paylaşabilmek de mutluluk.

İnsanın yüzünde taşıdığı ifade sırtında taşıdığı elbiseden çok daha önemlidir.
Masum ve sevgi dolu yüz hayata tutunmanın en önemli şartıdır.
Hayat güzelliklerden yana bir bakıyorsun gözyaşı döküyorsun.
Hayat devam ediyor bağırmaya hiç gerek yok, sadece sesini duymak yeter.
Her insan sevmek sevilmek istiyor.
Acaba neyi yanlış yapıyoruz da layık olduğumuzu bulamıyoruz.

Çocuk kalsa idik içimizdeki sevgi ve gülüş içten ve samimi olurdu.
Ama yüreği güzel  İnsanlar hala var.
İyi bir davranış şekli olan güzel ahlak ve şefkat duyguları aklın kıymet ve değeridir.
Aklın ahlak ve Şefkat duyguları karşısında eğilmesi bundandır.
Bir insanın karşısındaki insanın düşüncelerine değer vermesi ve saygı göstermesi.
Aslında insanın farkında olmadan, kendi aklına değer vermesi ve saygı duymasıdır,
Ben buna da empati diyorum.
Empati, kendiniz ile öteki arasındaki mesafenin kalkmasıdır.
Ötekinin duygularını hissetmek (duygusal empati) ve/veya onun bakış açısını yakalamak (bilişsel empati) ve bir süre için mental yakınlaşma sağlamaktır.
Bazen kendiliğinden ortaya çıkar. Bazen bilinçli olarak kurulabilir.
Empati yaptığınız kişi çoğu zaman bunu hissetmez. Ama yakınlığı hisseder.
Ortak duygu ve bakış açısına yaklaşmak ve buna çabalamak insana özgü müthiş bir olgudur.

Kadının biri, bir adamla aile rızasıyla evlenir. Mutlu bir hayat yaşarlarken bir gün adamın işleri ters gitmeye başlar.
Her gün evine ihtiyaç duydukları şeyleri getiren adam o gün onları getiremez. Kapıyı çalar. Karısı kapıyı açar.
Kocasının ellerinin bu sefer boş olduğunu gören kadın, kafasını kaldırır ve kocasına bakar. Ve der ki, aman sende pek çirkinmişsin :)

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1051338-bagirmaya-gerek-yok-sesini-duy-yeter

15 Haziran 2017 Perşembe

GELECEĞİ YENİDEN YAZ


Bir gün istiridyenin içine bir kum tanesi girer. İstiridye kum tanesinden rahatsız olur ve onu sedefle kaplayarak başka bir şeye, değerli bir inciye dönüştürür. Hepimiz hayatımızdaki kum tanelerini inciye dönüştürme gücüne sahibiz. Ama benim ki kum tanesi değil kaya parçası diyorsanız bu daha da güzel. Çünkü bu sayede dünyanın en büyük inci tanesine sahip olacaksınız demektir.

Sen değiştiğinde, HER ŞEY DEĞİŞİR,
Sen değiştiğinde, GELECEĞİN YENİDEN YAZILIR. Hayatta istediğin şeyler için uğraşacaksın elinden geleni yapacaksın. Baktın olmuyor vazgeçmeyi de bileceksin. Ve bazen mutlu olmak için başkalarının üstünü çizeceksin. Çünkü geçmişe ve arkamıza sürekli bakarsak bekleyen güzelliklere ulaşamayız.

Birlik olmak güzeldir ama bazen ayrılmak gerekir kendi dünyamıza doğru. Hani derler ya herkes senin ters istikametinde ise dön bir bak belki yanlış yönde olan sensin diye. Ben baktım yanlış olan ben değilim sürü şeklin de bir yöne gidiyorlar diye onlara ayak uydurmak zorunda değilim. Kimsenin mecburi istikameti değilim, kimse de benim çıkmaz sokağım değil. Bence kimseyi dinlemeden bildiğiniz yolda ilerleyin ve diğerlerinin ters olmasını umursamayın. O gittiğimiz yol bizi mutlu edecekse doğru olan odur. Ne olursa olsun bu hayatta tek başınasın önce bunu iyice bilmek gerek.

Sürünün içine aniden bir kurt dalıp bir koyunu kapabilir ama hayata farklı bakıp, farklı yaşayıp özgür olabilmiş bir insanı hiç bir kurt kapamaz. Çünkü o sürü de değildir güçlenmiştir artık ve sürüden ayrılmak iyidir. Kendi kararlarına kendin saygı duyarsın. Kendi doğrularına, kendi ilkelerine, kendi yeteneklerine sahip çıkıp, onların peşinden gitmek gerekir. Bu durumlarda da başkaları insana yardımcı ve destek olmaz, ancak insanın kendisi kararlı ve özgür duruşuyla kendisine sahip çıkarak yine kendisine yardımcı olabilir. Biraz savrulur sürüden ayrılınca, bayağı bir düşer kalkar ama bir şekilde kendi ayaklarının üstünde durmayı öğrenmiştir artık. Sürüden ayrılmak çoğu zaman iyi gelir. İnsan kendisini yetiştirir ve hayatı daha iyi öğrenir. Hatta fark yaratır, kendi farkını ve bir BEN kurar.

Kurucağı dünya da kurt olmayı öğrenmeli kişi. Farklı olmak zordur, bedel ödemeye hazırsan o zaman yıkılamayacak gerçekler vardır. Eğer sürün sana aitse en güçlü sen ol, iyi bir ekip kur, kontrolünün sende olduğu bir ekibin olsun. Her sürü bir lidere sahiptir. Sürüden ayrılmak zayıf olmak anlamı taşımaz. Liderle ya da sürüdeki diğerleriyle geçinemediğin zaman ayrılırsın yada lider seni kendine rakip görebilir. Bu fikir ayrılığı senin isteğin ile değil, liderin isteği ile sonuçlanır. Sürüden ayrılman senin kuvvetli bir kişiliğin olduğuna ve doğrularından taviz vermediğin anlamına gelir. Lidere yada sürünün önde gelenlerine baş eğmektense kişiliğin ve cesaretin senin kendi doğrularının peşinden gitmeni sağlar. Sürüden ayrılmak korkusu aslında dışlanmak korkusu yaşayan kişilere mahsustur. Suskunluk, sanılana ivme kazandıran bir merkez-kaç kuvvetidir. İnsanlar toplumdan dışlanırım korkusu  ile kendilerine önlem aldıklarını düşünürler. Bu önlem alma varsayımı çevreye uyum göstermek denilen huzur içinde yaşamak için etliye sütlüye karışmamak, halkın çoğunluğuna uyum sağlamak gibi görülse de ben buna katılmıyorum. Sürüye uyum sağlamak, sürü içinde yaşamak, kendi düşüncelerinden sıyrılıp hep başkalarının düşünceleri peşinde olmak, kendi benliğinden, kişiliğinden sıyrılmaktır. Benim için bu bir acizliktir. Sürü içinde olmanın yanlış olduğunu bile bile bulunmak öylece yol almak istersen, bu durumda da ömür boyu kendini başkalarına mahkum etmektir.

Sahiplik insanın en belirgin özelliğidir ama kendisini geliştiribilirse. İnsan noksansız yaratıldığı halde kendini tanımadığı zaman muhakkak kendine bir dayanak arar. Dayanakların da kimi maddeye dayanır, kimi de bir kula. Dayanaklar gün gelir de ortadan kalktığı zaman ver elini boşluk sonra ne olacak? En iyisi önce kendisine dayanacak insan. Kulağından ne giriyor, gözüyle ne görüyor, ağzından ne çıkıyor onu bilecek. Hayallerimiz hayalden öteye varamadığında, nasılsa hayaldi diyebilmek vardır. Zor olan gerçeklerin hayal oluşunu yaşamaktır.

HÜLYA ÇAKICI

Dünyanın ekseni...


Dünyanın ekseni on'ar bin yıllık yada daha fazla dönemler de kayabilir. Dolayısıyla bölge bölge iklim değişiklikleri yaşanır. Dünyanın ekseni kayıp, kutuplar ekvatora gelirse buz kütleleri erir ve sular dünyayı basar. Sonra kar olup, yeni kutup bölgesine yağarak kuzey ve güney kutbunu oluşturur. Bugün kutup olan yerler geçmişte başka yerdeymiş, şimdi çöl olan Afrika geçmişte yeşil bir ova, belki de bir denizmiş. Geçmişte verimli arazi olan yerler, bugün kurak çorak bir arazi olmuşlar. Mısır piramitleri içinde geçerli bu durum, Amazondaki ormanlarla kaplı şehirler içinde yani her yer için geçerli. Eksen kaydı, iklim değişti herkes göç etti. Eksen kayması da bilinçli olarak gerçekleştirebilir. Piri Reisin haritasını bile böyle açıklayabiliriz. Tonlarca kar altında olan karasal alanın haritası nasıl çıkmıştır. Çünkü oralar bir dönem kutup bölgesi değil, dünyanın başka bir eksenindeydi ve kolayca haritası çıkartılabildi.

Kabul etmek gerekir ki, dünya tarihi bir kaç kere resetlenmiş. Bilinen insanlık tarihinden öncede medeniyet kurmuş yerleşik halklar varmış. O dönem tasvir edilen hayvanlar ve insanımsı hayvanların nesli yok olmuş. Yeryüzünde birden fazla tufan olduğu da düşünülüyor. Örneğin Giza'daki sfenksin üzerinde su çizgisi bulunuyor.

Sümerler tufanı biliyorlardı ama kayıtlar silindi belki. Urartu kralı Gılgamez, Utnabiştim ile yani NUH (A.S) ile görüşmek için yaptığı macera anlatılır. Gılgamezin NUH (A.S)'dan ölümsüzlük bilgisini almaya gitmesinde önemli sırlar vardır. Tufan sonrası bu görüşme tufan öncesi bilgilerin Gılgameze verilmesi ile ilgilidir. Tabletlerin eksik veya tamamlanmayan kısımlarında bu konular yazılmış olabilir. Çünkü tufan sonrası bu buluşmanın taşa kazılması ve tufan öncesinden bahsetmemesi mantıklı değil.

Tufan öncesini bilen NUH peygamberin adını Utnapiştim olarak adlandıran yazıta geçiren Gılgamez tufan öncesi bilgileri de almış olabilir. Bu Sümerlilerin tufan öncesi bilgilerini bildiklerini gösterir. Sümerlilerin yıldız ataları Anunakiler ile ilgili yazıtlarında, yıldız atalarımız geldi kadınlarımızla beraber oldu şeklinde yazıları vardır. Türkiye'de bulunan Göbekli tepe, Adem ve Havva'dan dört bin yıl önce varsa bu taşları bu şekilde kazıda alet bulunmamasına rağmen kim veya kimler koydular.

HÜLYA ÇAKICI

14 Haziran 2017 Çarşamba

Tanıyınca hemen kaç...


Sürekli sizi eleştirenler.
Burnundan kıl aldırmayanlar.
Boş vakitlerin de sizi arayanlar.
Yalnız kalmamak için sizi isteyenler.
Gözü dışarıda olanlar.
Yürümeyen ilişkiler için hep karşı tarafı suçlayanlar.
Sürekli haklı çıkmaya çalışanlar.
Kendi isteklerini dayatanlar.
Sizi değiştirmeye çalışanlar.
Size bağıranlar.
Geçmişi unutmayan kinciler.
Anne, baba ya da geçmiş ilişkilerinin hırslarını sizden çıkaranlar.
Sürekli eski sevgilisinden bahsedenler.
Eski eşiyle, sevgilisiyle barışmak isteyenler. Görüşenler.
Hem ilişkiyi yönetmek isteyen, hem de adım atmayanlar.
Geçmiş ilişkilerindeki terk edilme ve öfkelerini size yansıtmaya çalışanlar.
Arayınca sen aradın, aramayınca neden aramadın, diyen dengesiz tipler.
Sürekli sen bunu dedin, sen bunu yaptın diyenler.
İş için bir yere gittiğinizde bozuk atanlar.
Kadın hem çalışsın, hem de yemek pişirsin, bana hizmet etsin diyenler.

Olmayacak hayaller kurmamalı insan. Hayalleri de yaşamları ile paralel olmalı. Hayale de, sevgiye de heyecan gerek.Düşünce de sadelik ve netlik olmalı. Bir de yürek olmalı sevdiğin insan da. Düşüncelerini dile getirmekte ve yine sen kalmalısın her zorlukta ve her şartta yanında.
Beklentiler kişiseldir. Bizim için değerli olan diğeri için de, değerliyse bunu hisseder ve kendince paylaşır. Diğeri için değerli olmayanı ondan beklemek ona karşı haksızlık olur. Aynı düşünce de olan insanlar, birbirlerini daha iyi anlarlar. Hayat çok nettir, bir şeyi yaşadık mı silemeyiz. Bir beklentiye girdik mi bir kez, karşılığını bulmadan mutlu olamayız, huzurumuz kaçar, yaşama karşı enerjimiz azalır.

Zamanla doğru insan arasında ters orantı vardır hep. Doğru zaman da yanlış insan, yanlış zaman da doğru insan denk gelir. Doğru insanı buldum ve bir bakıyorsun yanlış. Zamanla anlıyorsun. Ama elbet karşına doğru insan çıkacak. Sen sadece aşka, sevgiye ve insanlara inan. Yüce yaradan zamanı gelince en doğru insanı karşına çıkaracaktır.
Aslında doğru kişinin aşkı, yanlış kişinin aşkı hepsi aynı kapıya çıkıyor. Hissettiğin duygular da değişme yok.

Önemli olan doğru kişiye mi veriyorsun zamanını, aşkını, sevgini, arkadaşlığını, dostluğunu, merhametini vs. yoksa yanlış kişiye mi? Tek hatamız insanlara çabuk güvenmek, inanmak. Hayellerimizi paylaşmak. Zamanımızı değmeyecek insanlara hediye etmek. Canının acıdığını hissedersin. Ama ne kalbini susturabilirsin ne de gerçekleri değiştirebilirsin. Hayatı olmasını istediğin gibi değil, olduğu gibi yaşamaya çalışırsın. Yüreğindeki binlerce acıya rağmen gülen maskeni takıp her yeni güne umutla bakmaya devam edersin.

Hiç gitmeyecekmiş gibi sevenler, hiç sevmemiş gibi gidenlermiş. Unutmak istediğin keşkeler oldukça, uyuyamadığın geceler hep olacaktır. Kibir, gurur, açgözlülük, hırs ve son nefes daha ötesi yok anlayana. Hayat nettir. Hani bir söz vardır. Tırnakların varsa başını kaşırsın. Gerçekten de öyle olmalıyız. Hayatı belirleyen bizler değiliz. Geleceği göremeyiz yine de gelecek için tedbir almak zorundayız. İnsan psikolojik bir varlıktır. Hassastır. Bundan dolayı dünya da temkinli yaşamalıyız. Kişi kendisinin olmayanlara bakmayı bırakıp, sahip olduklarına odaklanırsa huzur da mutluluk da ona gelir.

Bazen insan kendini bir çıkmazın içerisinde bulur. Her işin bir zorluğu, her zorluğun da bir çıkışı vardır. Sabır ve azim. Her şeyin de bir çözümü vardır. Hiç bir şey çözümsüz değildir. Ölümün dışında. Hayat bir karne, yaşantımız da sınav. Yorumlarımız ve yaptıklarımız puan olduğuna göre, umarım yüksek puan alırız. Yoksa sınıfta kalırız.

HÜLYA ÇAKICI