31 Ocak 2017 Salı

Seviyorsan sarıl sımsıkı...


Hayatımızdaki şeyleri ciddiye almayı bıraktığımızda daha az yorulduğumuzu ve daha mutlu olduğumuzu fark ederiz. Hiçbir şeyi hele sevgiyi ve aşkı kalıp içine sokamayız. Gözlerinin içini güldüren varsa bırakma çünkü onlar gerekirse gözlerindeki yaşada çare olurlar. İnsan sevmeyi bilmediğinden değil, sevgisine layık biri olmadığından yalnızdır bazen. Bazı insanlar duygulara ve düşüncelere dokunmak için doğmuştur, her dinlediğimizde bir şeyler öğrendiğimiz yaşama karşı duruşu ve heyecanı ilham verici olan kişilerdir bunlar.

Gez ama söyleme.
Gerçek bir aşk hikayesi yaşa ama söyleme.
Mutlu ol ama söyleme.
İnsanlar güzel olan herşeyi mahveder.
Durma, arkana dönüp bakma.
Dış etkenleri hiç takma.
O zaman hedef tamamdır.
Yaşam bizler için.
Gök varsa yer de var.
O yollar güzeldir bizim olduğu için. Yorulmadan, yılmadan yürümek için.
Göğsüme süngü gibi saplantılı bir misafirlik ediyor özlemek.
Özlemek diyorum.
Sen benim yaralarımın dikişisin.
Gecelerden intikam alırcasına uyumadığım.
Gönül sevmekten vazgeçmez.
Hep bir kıvılcım bekler.
Tekrar alevlenmek için.
Bulduğu ilk fırsatta tekrar doğar ateşin küllerinden aşk.

Değiştiremeyeceğimiz bir geçmiş geride dururken, biçimlendirip sahip olabileceğimiz bir gelecek bizleri bekliyor. Mutluluk sahip olduğumuz değil, neyin keyfine varlığımızla ilgilidir. Sevgiler, seven insanın gözlerinden, yaptığı hareketlerinden, aldığı riskten, verdiği değerden anlaşılır. Gerçek sevgi sessizdir. Çünkü seven insan korkar kaybetmekten, sevgisini dile getiremez lal olur.

Mutlu olabilmek, birbirimize sevgi duyabilmek için bütün yeteneklerimiz var ama bizler bu gerçeklere gözlerimizi kapatıyoruz. Ömür uzun gözükse de kısa aslında. Yaşarken hayatın değerini ve kendimize zaman ayırmasını bilmeliyiz. Önce kendimizi sevip, kendimize değer vermeliyiz. Sevgi bir sözcük değil bir deneyimdir, deneyim ise sözcüklerden kurtarır yaşamamızı sağlar. Sözcükler imajdır, herhangi bir şeye elbise giydirmeye benzer. İnsan içinde dünyayı barındırır nasıl bakması ve öğrenmesi gerektiğini bilirse kapı ve anahtar elindedir. Yeryüzünde kendimizden başka hiç kimse bize ne o anahtarı verebilir, ne de o kapıyı açabilir.

Sevgi gören gözle ilgilidir, herkes her şeye bakar ama önemli olan ne gördüğüdür. Bana güzel gelen başkasına gelmeyebilir. Neden hala 'eğer'lerle ve 'çünkü'lerle seviyor, seviliyor ve buna inatla devam ediyoruz. Ne yazılırsa yazılsın, ne söylenirse söylensin insan egoludur, kibirlidir ve buna bağlı olarak nankördür. Ve nedense sevmeyi bilmeyenler hep en güzel sevmelere denk gelirler. İnsanları olduğu gibi kabul etmek en güzeli, değiştirmeden, yargılamadan. Sevenler hata aramaz, insanlık ve güven arar. Ona rağmen sevmek, ona rağmen yaşatabilmek sevgiyi. Seven severken kusur görmez ama sevgisi bitmeye başlarsa tüm hatalar en küçüğü bile göze batar.

HÜLYA ÇAKICI 

Ve işte yaşamlar böyle şekillenir!


Adaletsiz ve çıkarcı bir ortamda yaşayıp, adaletli ve dürüst olmak zordur. Toplum ve sürü psikolojisinden kurtulmak bencil ve hayvani yönü aşmak ile akıl / vicdan bağlamında düşünmeye bağlıdır ama yine de yanlış yaşam da doğru olunabilir. Hayata verdiğiniz yön şeklinde yaşarsınız. Hayatının yanlışını da, doğrusunu da insanın kendisi belirler, belirlemeli. Doğru yaşamak yanlış hayatı yok eder yeter ki doğrudan ayrılınmasın. İnsanlar bulundukları ortama göre yaşantılarını şekillendirir. Eskiler nefes de kudrete bağlıdır derler. Dünyadaki yaşantımızın düzenli ve huzurlu olması % 99 maddiyata bağlı. Maddi durumu ve yaşadığı ortam kişinin geleceğine etki eder. Gördünüz mü hiç zengin olup kenar mahalle de yaşayan. Ve işte yaşamlar böyle şekillenir.

Kimsenin siyasi duruşuna bir tavrım olmaksızın; Özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü ve halkın kendini yönetmesidir. Maalesef artık milli bir kavganın içindeyiz, bu olmak yada olmamak kavgasıdır. Milli haysiyet ve şerefimizi tekrardan inşa etme kavgasıdır. Ayrıştırıcı değil, bütünlükçü ve birleştirici olma durumunu belirleme kavgasıdır. Bu vatan da ve ay yıldızlı bayrak altında tekrardan var oluş kavgasıdır ve şimdi arzusunu kurduğumuz Cumhuriyetçi, Laik, Milliyetçi, Devletçi, Devrimci ve Halkçı bir iradeyi bu ülkede tekrardan görmek kavgasıdır. Damarlarındaki asil kanı hiçbir zaman inkar etmemiş olan ve bu uğurda vazifeden hiçbir zaman ayrılmamış olan Yüce Türk Milleti o güzel yarınları tekrardan inşa edecek güçte ve kudrettedir.

Bir ülkenin güçlü olması kendisini yönetenleri sağlama almakla, dokunulmaz yapmakla olmaz. Bilakis yöneticiler her an halkın iradesini ensesinde hissedecekler ki yanlış yapmasınlar. Onlar için sorgulanabilirlik, hesap verilebilirlik hat safhada olmalıdır. Aksi takdirde bırakıp gittiklerinde Saddam gibi Kaddafi gibi yaşadıkları saltanattan başka hiçbir şey kalmaz arkalarında. İnsanlığın kalmadığı, sevgi, saygı ve hoşgörünün bittiği, bireysel zenginliğin arttığı sanal bir ülkede yaşıyoruz. İnsanoğlunun sonu yine kendi elinden olacak, baskın egosu yüzünden, gelen hiçbir din, vahiy bu egoyu yenemedi, en koyu dindar bile egosunun dediğini yapıyor.

Bugünün Türkiye'si gücün varsa kurallar yok, paran varsa her şeyi yaparsın, görgüsüzlük, şımarıklık, ne oldum delisi olmak durumları. İnsan duyguları ve düşünceleri arasında bazen seçim yapmak zorundadır ki, anlatılacak çok doğru varken dinleyecek kulakların olmaması bu seçimi yaptırır.

HÜLYA ÇAKICI

Dedikodu


Bir kadın komşularından birisi hakkında bir dedikoduyu yayıp duruyordu. Bir kaç gün içinde bütün köy dedikoduyu duydu. Dedikodunun kurbanı derinden yaralandı ve incindi. Dedikoducu kadın daha sonra yaptığından pişman oldu ve çok üzüldü. Hatasını nasıl tamir edebileceğini sormak için bilgeye gitti.
"Pazara git." dedi bilge.
"Bir tavuk al ve onu kestir. Eve dönerken
tüylerini yol ve yol boyunca yere at."
Nasihatin garipliğine şaşırsa da denileni yaptı kadın.
Ertesi gün bilge bu defa şu tavsiye de bulundu:
"Şimdi git ve dün attığın bütün o tüyleri topla ve bana getir."
Kadın aynı yolu izledi ama umutsuzluk ve korku içinde gördü ki rüzgar bütün tüyleri uçurup götürmüştü. Saatler süren arayışın sonunda elinde sadece birkaç tüyle dönebildi.
"Görüyorsun." dedi yaşlı bilge.
"Onları yere atmak mümkün ama geri toplamak imkansız.
Dedikodu da öyle.
Dedikodu yapmak ne kadar kolaysa, dedikoduyla işlediğin hatayı telafi etmek de o kadar zordur."

Acılar karşısında metin ol, belaya düşersen cesur ol, birini seversen mert ol, hakkın yeniliyorsa asi ol, hepsi başına birden gelirse Allah'a emanet ol.

Dibe Vurmadan Özgür Olamazsın


Hayatın iki kuralı var; Asla pes etmeyin. Daima birinci kuralı hatırlayın.

Özgürlük birilerinin hediye ettiği bir şey değil, hayattan alman gereken en büyük haktır. Bedel ödemek gerekirse de ödenmelidir, bedelsiz bir şey yok zaten. Özgürlük başkalarıyla ilgili değildir, insanın fikrinde, seçimlerindedir. Sınırlamalar tüm bunlara müdahale etmeyle başlar. İnsan olarak özgürüz ama başkalarının özgürlüğünün başladığı yerde bizim özgürlüğümüz biter. Bazen bağlanır, bazen bağlı kalırsın. Aşılacağını bildiğin sınırları bile zorlayamazsın. Yaşama tutunmak adına aşamadıklarımız bazen hayat bağı, bazen de ayak bağıdır. Aslında sınırlarımızı tamamen ve özgürce biz çizmiyoruz, çizemiyoruz, ya birileri tarafından çiziliyor, ya içinde yaşadığımız toplum, yada yanlış yapmaktan korkup kendimizin sınırladığı zihnimiz. Sınırlar başkasını dışarda bırakmaz sizi içeri hapseder. Sorgulamayan kişi, sorgulanan olarak yaşamını sürdürür. Kabullenmeyi biliyoruz ama sorgulamayı beceremiyoruz. Sınırları zorlamalı kimse kimseden üstün yaratılmadı.

Herkesin yaptığı şeyleri yapmak zorunda değilsin, farklı bir bireysin ve sen kendi yolunu seçtikten sonra kimin nereye gittiğinin bir önemi yok. Böyle hareket eden bir kişi hayata ve kendisine çok şey katmıştır ama bilinçsiz toplum bunu göremeyecek kadar farkındalıktan yoksundur, çünkü düzen böyledir. Çoğunluğun yolu seni şaşırtmasın, kendi yolunu kendin belirle ki, toplu tuzağa düşme. Sistemin dişlisinden çıkabilen ve ağaç gibi kökü yere bağlı olmadığının farkına varan bir ruhun özgürlüğü. Nereye gittiğini bilen insana yol vermek için dünya kenara çekilir. Nereye gittiğin konusunda şüphelerin yoksa yanılsan bile önüne yeni bir hedef koyabilirsin. Aykırı düşünceli insanlar her daim başkalarının zihinlerinde iz bırakırlar. Her şey düşünme ile başlar. Bu eylem seni önce sürüden ayırır sonra yolunu seçmeni sağlar.

İç sesini dinlemeye başladığında insanların yalanlarını anlamaya başlıyorsun. Ya gerçeklerle yüzleşeceksin yada o tatlı yalanları dinlemeye devam edeceksin. Görmek istemeyenden kör, duymak istemeyenden daha sağır kimse yoktur. Ne yaparsan yap görmek istediğini görür ve duymak istediğini duyarlar. Öyle sorgusuz yaşıyorlar ki, ölüme beş kala kafa dank ediyor. Bir de sürekli yalan dolanla kendisini akıllı sanan zavallılar var. Sorgulama gerçeklerin ışığında doğruyu bulma temelinde olmalıdır. Yoksa şüphelerin girdabında yerinde sayarsın. Nasıl düşünmesi, dinlemesi, görmesi vs. gerektiğini öğrenmeli insan.

Bilinçli insanları bilinçsizlerle imtihanı bu dünya. En büyük tehlike ise, insanların insani duygularını yitirmesi. Kusursuz insan yok, herkesin bir eksiği var vicdansız olmayalım yeter. Kendimizi olduğumuzdan farklı göstermezsek hem ruhumuz ile zihnimiz uyumlu olur, hem de bunun ortaya çıkaracağı pozitif enerji ile dışarıdaki varlıkları da kendimize çekmiş oluruz. Maske takmak ise ruhu kapatıp zincire vurmakla eş değerdir. Uzun vadede ne mutluluk getirir, ne de huzur. Kendin oldun mu tüy gibi hafif olursun.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1045665-dibe-vurmadan-ozgur-olamazsin

29 Ocak 2017 Pazar

En büyük pişmanlığınız nedir?


Yıllarca evlerinde ölümü bekleyen hastalara bakan Avustralyalı hemşire Bronnie Ware, emekli olduktan sonra kitap yazmaya karar verdi.

Hemşire Ware, hastalara “En büyük pişmanlığınız nedir?” diye sordu. Bronnie Ware yanıtlara kitabında yer verdi.

1. "Keşke başkalarının benden beklediği hayatı sürmek yerine düşlerimi gerçekleştirme cesaretim olsaydı."

Ware’e göre insanlar, yaşamlarının sona erdiğinin farkına varıp geriye döndüklerinde düşledikleri şeylerin çok büyük bir kısmını gerçekleştirmediklerini görüyor ve pişman oluyor.

2. "Keşke bu kadar çok çalışmasaydım."

Ware’e göre erkek hastaların büyük bir kısmı, işleri nedeniyle ailelerine ve dostlarına yeterince vakit ayıramadıkları için pişman oluyor. Ware, erkek hastaların büyük bir kısmının eğer bir şansları daha olsa dönüp çocuklarının kaçırdıkları anlarını yaşamak istediklerini gözlemledi.

3. "Keşke duygularımı dile getirmeye cesaretim olsaydı."

Birçok insanın diğerleri ile ilişkilerini belirli bir düzeyde tutmak için duygularını bastırdığını söyleyen Ware, bastırılan duyguların insan sağlığı üzerinde son derece olumsuz etkileri olduğunu ileri sürdü.

4. "Keşke arkadaşlarımla ilişkimi sürdürseydim."

İnsanların kendi yaşamlarına çok fazla odaklanıp arkadaşlarıyla ilişkilerini yitirdiğini ancak ölüm yatağında fark ettiğini söyleyen Ware, ölmekte olan insanların en çok eski arkadaşlarını özlediğini söyledi.

5. "Keşke kendime daha çok mutlu olmak için izin verseydim."

Çoğu insanın mutluluğun aslında bir seçim olduğunu ölüm anı gelene dek fark etmediğini söyleyen Ware, insanların rahat yaşamak uğruna eski alışkanlıklarına sıkı sıkıya bağlı kaldığını belirtti.

Alışkanlıklarından vazgeçmek istemeyen insanların değişme korkusu yaşadığını ve daha fazla mutlu olma şansını kendi kendilerine yok ettiğini belirten Ware, ölüm yatağındaki hastalarının "Keşke daha çok gülseydim, keşke aptalca şeyler yapmaktan bu kadar korkmasaydım" diyerek pişmanlıklarını dile getirdiğini sözlerine ekledi.

28 Ocak 2017 Cumartesi

Görecek günlerimiz var daha!


Bir kördüğüm ki, çözdükçe dolanıyor. Artık bir gelecek hayali kuramıyoruz, yarını yaşama hayali bile kuramazken. İnsanım diyebilmek için önce onura, omurgaya ve kişiliğe sahip olmak gerekir. Maalesef günümüz Türkiye'sinde her insanım diye salınan da bu değerler yok. IQ, ahlak, aile görgüsü, medeniyet, onur, şeref, gurur, saygı olmayanlardan bir şeyler beklemek anlamsız. Kural tanımaz, yasa tanımaz olundu, insanlardan da koyun olması beklendi ve beklentiler de gerçekleşiyor gerçekleşti. Tanrı bu ülkeye acısın ve korusun, millet çaresiz.

O kadar alıştık ki kaosa, bir sonraki patlama nerede olacak diye düşünmeye başladık çok sıradan bir şeymiş gibi. Korkardık küçükken 'tecavüz' kelimesini cümle içinde kullanmaya. Korkardık gazetede 'şehit' haberi görmeye. Şimdi İzmir'de bir patlama oldu, Reina'yı unuttuk. Falanca bir yerde bir patlama olacak, İzmir unutulacak. Alışma, unutma desek de nafile. Albert Camus doğru söylemiş, 'umut kötülüklerin en beteri.' Bir sabah kalkacağız ve güneş kendiliğinden doğmayacak.

Siz sanıyor musunuz ki, bu koyun dediğimiz seçmenler bunca cinayeti, tecavüzü, yolsuzluğu, haksızlığı görmüyor? Görüyorlar, hepsini biliyorlar. Kendileri gibi oldukları için, bunları meşrulaştırdıkları için ses çıkarmıyorlar. Komşusunun kızına, oğluna, karısına, çocuğuna yeltenmenin önünü açtıkları için. Haram lokma yemeyi normalleştirdikleri için. Zannetmeyin cahiller. Herkes her şeyin farkında. Yalakalık sıralamasında kapışıyorlar sadece öne geçebilmek için. Ülke suç unsurunu aklamakla meşgul ne yargısı hiç kimseyi tanımıyorlar. Seviyeyi tanımamıza rağmen her seferinde yine de şok oluyoruz.

Hala dimdik ayaktayız. Soru şu Nereye kadar? İnsan nasıl inanırsa öyle yaşar, nasıl yaşarsa öyle yönetir / yönetilir, içi başka dışı başka iki yüzlü yaşanmaz. Makamlar istediği kadar büyük olsun oturanlar küçük insanlar olduktan sonra. Gemilerde de iki kaptan vardır, uçaklarda da, hangimiz tek pilot olan uçakla uçmak, tek kaptanın olduğu gemiyle açılmak isteriz? Zorla elde edilen güç uyuşturucu gibidir, sürekli dozunu artırmak istersin ve artırdıkça da sona yaklaşırsın. Koyunlar ömürlerini kurttan korkarak geçirir, halbuki onu yiyen sonunda insandır.

Siyaset yüzünden kırıldığımıza değmiyor. Halkın amacı ülkesinin bütünlüğü, birliği, dirliği, refahı olmalı, siyaset ve siyasetçiler değil. Siyasetçiler futbol oyuncuları, tiyatro oyuncuları gibidir, devamlı tribünlere oynarlar ve arka tarafta da halkı satarlar. Siyaset, politika ikiyüzlülüktür. Onlara bir şey olmaz, olan millete olur, sefaleti, yokluğu çeken millettir. Ama her kapıyı açacak bir kilit, her duvarı aşacak bir yiğit de mutlaka vardır.

HÜLYA ÇAKICI 

27 Ocak 2017 Cuma

Haksızsam haklısın deyin


Biz beyin kullanmıyoruz () ihtiyacımız da yok. Çünkü bizim yerimize düşünenler, karar verenler ve uygulayanlar var. Hatta o kadar ileri gidiyorlar ki çok özel konularımıza kadar yerimize karar veriyorlar daha ne isteyebiliriz? Baş aşağı yuvarlanıp gidiyoruz işte beyinmiş? O da ne ki? Hesap edemediklerimizin hesabını görecek bir merci var ve asla da ıskalamayacaktır. Vicdanlı kişiler genelde sapmalar yapar ama hakkın hukuku yok. Ne kadar batıyormuş görünse de hayat gemisi ilahi adalet onu korur.

Konu Fetocular değil, fikrimce beyin göçü denilebilecek eğitime sahip değillerdi. Sorun, Türkiye'deki antidemokratik uygulamalar. Bugün ak dediğine yarın kara diyen bir yönetim, yasaların hiçe sayılması özgürce düşünmek yaşamak isteyenleri korkutuyor. Yıllarca insanları Ergenekon'dan yatırıp sonra ben yanıldım demekle olmuyor. Bu sebepledir ki eğitimli ve özgür yetişenler yazılı hukuk kurallarının esas alındığı sıkı sıkıya uygulandığı ülkeleri tercih ediyorlar. Bu da ülkemiz için büyük kayıplara neden oluyor ve Afganistan gibi, Pakistan gibi olmanın yolunda hızla ilerlememizi sağlıyor. Yanlışa yanlış diyen kesim sürekli horlanıyor, aşağılanıyor, yok sayılıyor. Fetoculuk bunun en iyi örneklerinden birisidir. Yıllarca Fethullah Gülen hakkında ikaz edilmişler ama ikaz edenler cezalandırılmış, sonrasında da pardon denilmiştir. Hep aynı yanılma ve şu an ki anayasa içinde aynı şey söyleniyor, ancak testi kırılınca hata fark edilecek.

Eski Türkiye ve bugünün Türkiye'si, eskiden bırakın başkanlık sistemini bir araya gelip sömürecekleri ülke yoktu. Şimdi yirminin üzerinde devlet Türkiye'de bomba patlatma peşinde. Darbe atlatmış bir Türkiye, Elbab'da savaşan bir Türkiye ve hala takır takır maaş alan bir Türkiye. Ne çabuk unutuldu İMF'den kredi alamazsak maaşları ödeyemeyiz lafı. Ama görüyoruz ki günümüzde de çoğu zaman söylediklerinin arkasında değiller, nedenleri ise makam, servet, para hırsı ve yanıldık, aldatıldık.

Hukukun olduğu yerde hukuk mücadelesi verilir. Hukukun olmadığı yerde ülkeden gitmek düşünülüyorsa sebebi hukukun olmadığı, farelerin büyük oranda çoğalışı, çoğalan farelerin kuduz oluşu ve kuduzun bulaşmaması için çözümün kuduzdan kaçmak olduğu içindir. Doğru bilinenleri tekrar tekrar söylemek gerekiyor ama ne yazık ki bedeli çok ağır ve korkutucu oluyor.

HÜLYA ÇAKICI 

24 Ocak 2017 Salı

Üstümüzde yüzyılın sosyal deneyi dönüyor!


Cehaletin insana ödettiği bedelin ağırlığını bu toplum taşıyamaz artık. Utanç verici bir dönemden geçiyoruz. Cehaleti meziyet sananların elinde kahrolan bir kitle ve mahvolan bir ülke olarak tarihe geçeceğiz. Kalifiye ne kaldı? Eskiden televizyonda birbirinin sözünü dahi kesmeden tartışan liderlerden, Türkçe konuşmayı ve yazmayı beceremeyen milletvekillerine, müthiş bir hızla cahilleşiyoruz. Üstümüzde yüzyılın sosyal deneyi dönüyor. Dünyadaki milletler özgür olmak için mücadele verirken bizim toplumumuz köle olmak için çabalıyor, gerçekten genetik bir bozukluk oluşmuş gibi.

Tembel bir milletiz ve buna hepimiz dahiliz, çünkü sadece bunları sözcüklere döküyoruz. İş söze gelince herkesin söyleyeceği çok söz var ama iş uygulamaya gelince kimse yanaşmıyor. Önemli olan eleştirmek değil bir soruna nasıl bir çözüm bulunur aramak ve yapmamız gereken eylemler neler olmalıdır, nasıl yararlı hale gelebiliriz'in yollarını aramak.

Özgürlük onu savunma cesaretini taşıyanların hakkıdır. Gaza getirilip şaha kalkmış bir cehalet ülkesinde yaşıyoruz. Anahtar kelimeler; Allah, din, iman, milli irade, vatan, millet, bayrak. Kimse görmek istemeyenler kadar kör değildir. Bir toplumda üretkenlik varsa onların önünde hiçbir düşman kuvveti duramaz. Oku, öğren ve üret. İnsan kendini bildiği, etrafına faydalı olduğu kadar insandır. Önceleri hayvanlar, şimdiler de ise insanlar birbirlerini yiyorlar ki modern dünya bu olsa gerek. İnsan olmak demek Eşref-i Mahluk (yaratılanların en şereflisi) olmak sırrına ermek demektir. Yaradanı bilip, kul olduğunu idrak etmek demektir. O zaman dünya yaşarken cennet olur hem kendin için hem başkası için.

İnsanın kişisel hırsları aklının önüne geçerse hata yapma oranı yükselir. Ülkemizde en büyük sıkıntılar bu yüzden doğuyor. Dünyayı kendinden ibaret sayanlar kendi dünyasında ve kendi hayal aleminde yaşayanlar kendilerini dünyanın en büyük lideri olarak görürler ve hep kendi düşüncelerini doğru sanarak aldanırlar. Büyük insanlar büyük oldukları halde gösterişe önem vermeyen, mütevazi olanlardır. Öğrenmek amacıyla hayata bakmazsanız inek gibi sabah akşam sadece yersiniz. Ve bir ineğin insandan farkı ineğin eti, sütü yenir ve içilir, dışkısından da gübre yapılıp ısınılır. Cahil insanlardan ise kör, sağır, boş fitneci olur. Cehalet kusurları örtmek için mükemmele sataşır. Çıkarlar söz konusu olunca sahiplenme, bölme, yıkma ve bozma eylemleri kaçınılmaz olur.

HÜLYA ÇAKICI 

Çakralar...


KÖK ÇAKRA
1. Çekmecelerini düzenle.
2. Evini temizle.
3. Sıcak su torbasıyla uyu.
4. Rengarenk, neşeli cıvıl cıvıl çoraplar giy.
5. Yumuşak ayakkabılar giy.
6. Eve girmeden ayakkabılarını çıkar…

SAKRAL ÇAKRA
1.Romantik bir film izle.
2.Duygusal müzikler dinle.
3.Yemekte yalnız isen kendin için en güzel sofrayı kur.
4.Çok güzel bir fotoğraf çektir.
5.Günde bir parça Çikolata ye

SOLAR PLEKSUS
1. Kendine bir görev çizelgesi yap.
2. En sevdiğin kalemle kendini anlatan bir yazı yaz.
3. Yatak odana kilit koy ve kendi alanını oluştur.
4. Hayır demeyi öğren.
5. Ajanda edin ve onu kullanmayı öğren.
6. Sabahtan günlük hedeflerini yaz ve akşam eve döndüğünde o hedeflerden yaptıklarını ve onun dışında yaptıklarını yaz.

KALP ÇAKRASI
1) Şiir oku.
2) Sevdiğin birinin elini tut.
3) Herhangi bir arkadaşını / kişiyi kucakla.
4) Aşk filmleri seyret.
5) Salata ve taze yeşil sebzeler ye.
6) Üzerinde yeşil yada pembe rengi taşı
7) Senin hayatında sana veya hayatına pozitif etki yapan birine mektup yaz…

BOĞAZ ÇAKRASI
1. Teşekkür mektupları yaz.
2. Konuşmadan önce nefesini dinle.
3. Konuşmadan önce nefes al.
4. Boynunu saracak şekilde Gök Mavisi renginde şal, kolye, kravat.. kullan.
5. Sıcak bitkisel çaylar iç.
6. Söylemek istediklerini konuşmadan önce planla…

ÜÇÜNCÜ GÖZ
1. Aynaya seni iyi hissettirecek bir not yaz
2. Kendine çiçek al
3. Hafıza ve akıl oyunları oyna
4. Gün içinde gördüğün 3 güzel şeyi not al…

TEPE ÇAKRASI
1. Mozart veya Gregorian dinle
2. Yataktan kalkmadan meditasyon yap
3. Her gün Şükret
4. Geçmiş hayatınla ilgili bir hikaye yaz.

Çıkarlar söz konusu olunca!


Küçük kasabanın birinde bir caminin tam karşısında arazisi olan adam, bir genelev inşa etmeye başlamış.

İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler. Ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl bir işyeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamamışlar. Tüm cemaatin tek yapabildiği şey imamın öncülüğünde bu genelev için her gün beddua etmekten öteye geçememiş.

İnşaat ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala her nasılsa şiddetli bir yıldırım düşmesi sonucu genelev yerle bir olmuş. Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti saklamaya gerek görmemişler.

Genelev sahibi adam, cami imamının ve cemaatin direkt veya in-direkt olarak bu hasardan sorumlu oldukları iddiası ile camiye karşı tazminat davası açmış.

Cami imamı ve cemaat, savcılığa verdikleri savunmalarında bu konuda herhangi bir şekilde sorumlu tutulmalarına şiddetle itiraz etmişler. Bu olayın kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını da kabul etmemişler. Gerekli tüm belgeler tamamlanıp mahkeme günü geldiğinde hakim dosyayı dikkatle incelemiş ve taraflara dönüp:

- Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum, demiş.
Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var.
-Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir genelev sahibi.
-Diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan bir imam ve cemaati.!

19 Ocak 2017 Perşembe

2017 YILI ASGARİ ÜCRET - YASAL KESİNTİLERİ


2017 YILI ASGARİ ÜCRET - YASAL KESİNTİLERİ
( 01.01.2017 – 31.12.2017 Dönemi)
Brüt Ücret
1.777,50 TL
Sigorta Primi İşçi Payı
248,85 TL
İşsizlik Sigortası Primi İşçi Payı
17,78 TL
Gelir Vergisi Matrahı
1.510,88 TL
Gelir Vergisi
226,63 TL
Damga Vergisi
13,49 TL
Kesintiler Toplamı
506,75 TL
Asgari Geçim İndirimi
(Bekâr ve Çocuksuz)
133,31 TL
NET ÜCRET (Asgari Ücret + AGİ)
(Bekar ve Çocuksuz)
1.404,06 TL
AGİ DAHİL NET ASGARİ ÜCRET
TUTAR
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Bekar)
1.404,06 TL
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Evli eşi çalışmayan)
1.430,73 TL
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Evli eşi çalışmayan 1 çocuklu)
1.450,72 TL
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Evli eşi çalışmayan 2 çocuklu)
1.470,72 TL
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Evli eşi çalışmayan 3 çocuklu)
1.484,05 TL
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Evli eşi çalışan)
1.404,06 TL
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Evli eşi çalışan 1 çocuklu)
1.424,06 TL
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Evli eşi çalışan 2 çocuklu)
1.444,06 TL
AGİ Dahil NET Asgari Ücret
(Evli eşi çalışan 3 çocuklu)
1.457,39 TL
2017 Asgari Geçim İndirimi (AGİ) Tutarları
ASGARİ GEÇİM İNDİRİMİ 2017 HESAPLANMASINA İLİŞKİN TABLO
(2017 yılı içerisinde uygulanacak rakamlar )
ÜCRETLİNİN MEDENİ DURUMU
AYLIK TUTAR
Bekar
133,31 TL
Evli eşi çalışmayan
159,98 TL
Evli eşi çalışmayan 1 çocuklu
179,97
Evli eşi çalışmayan 2 çocuklu
199,97
Evli eşi çalışmayan 3 çocuklu
213,30
Evli eşi çalışan
133,31
Evli eşi çalışan 1 çocuklu
153,31
Evli eşi çalışan 2 çocuklu
173,31
Evli eşi çalışan 3 çocuklu
186,64

KANSEROJEN PALMiYE YAĞINDAN YAPILAN ÜRÜNLERİN LİSTESİ


Vallahi "O kanser yapar mı, bu kanser yapar mı?" demekten kanser olacağız. Palmiye de Allah'tan deyip yiyeceğiz başka yolu yok gibi görünüyor.

Nutella
Doritos
Ruffles
Kinder Surprise
Kinder Chocolate,(Medium Bars,Small Bars,Mini,with Cereals,with Cereals Mini)
Kinder Bueno, (Bueno White)
Kinder Happy Hippo, (Hippo Hazelnut)
Kinder Maxi King
Kinder Milk Slice
Kinder Pingui
Kinder Choco-Bons
Kinder Joy
Ülker Dankek (Kek Ürünleri,Lokmalık Çeşitleri)
Ülker Hanımeller
Ülker Çubuk Kraker
Ülker Krispi
Ülker Biskrem
Ülker Bebe Sütlü Bisküvi
Ülker Coco Star
Ülker Dido
Ülker Çokonat
Ülker Çikolatalı Gofret
Ülker Pötibör Bisküvi
Ülker İkram
Ülker Halley
Ülker Olala Suffle kek
Ülker Susamlı çubuk kraker
Ülker Hanımeller Tuzlu Kurabiye paketi
Ülker Rondo kremalı bisküvi
Ülker Saklıköy Sütlü Kremalı Lifli
Ülker Çokokrem
Ülker Makarneks
Ülker Yupo draje
Ülker Probis
Ülker Kekstra
Ülker Bebek bisküvisi
Ülker Bizim yağ(margarin)
Ülker Çokoprens
Ülker Finger
Ülker Metro
Ülker Caramio
Ülker Çokomilk
Eti Karam Gurme
Eti Pop kek
Eti Burçak Yulaflı Bisküvi (sütlü kremalı,kakao kremalı)
Eti Çay Keyfi
Eti Susamlı Çubuk
Eti Gong
Eti Cicibebe
Eti Fırınından Tartini Turta (Çeşitleri)
Eti Cin
Eti Puf
Eti Balık Kraker
Eti Alaska Frigo
Torku Banada
Torku tam biskuvisi
Torku fındık ezmesi
Torku çubuk kraker
Nestle Nesquik Kahvaltılık Gevrek
Nestle Nesfit
Nestle Kitkat
Nestle 1927 Tüm serileri
Nescafe (Tüm çeşitleri)
Şölen Nutymax
Saray Love it
Snickers
Findux fındıklı çikolata kreması
Peripella Kakaolu Fındıklı Krema
VİP Kahve (çeşitleri)
Sole Margarin
Casey kekleri
Jelibon
Oreo bisküvi
Dr.Oetker Krem Şanti
Carte d'Or Kat Kat Puding
Pringles
Mc Donalds ve Burger King patates kızartmaları
Peanut M&M'S
Nudo Erişteler
Indomie tüm noodle ürünleri(erişteler)
Balparmak Balli Mix
Knorr Et Bulyon
Knorr Çorbalar
Skittles Fruits Şekerleme
Fiskobirlik Nuga
Rocco Rengarenk Ekşi

18 Ocak 2017 Çarşamba

Her şeyi hoşlandığı yem ile avlarlar.!


Kimileri bin türlü kötülük edip tek bir hesap vermeden yaşıyor, kimileri tek bir yanlışla mahkum oluyor. (William Shakespeare)

Güven vermek önemlidir. Güven duymak da önemlidir. Ama en önemlisi, duyulan güveni boşa çıkarmamaktır. Ne kadınlar vardır, yanında yürüsen bile şereftir. Ne erkekler vardır, etek giydirsen kadına hakarettir. Dünya farklı dönüyor artık herhalde. İnsanlar bu kadar çok değiştiğine göre. Akşam gördüğünü sabah tanıyamıyorsun. Romanı yazar, çizer kalemi kırar gider, kalbi taşlaşmış kendini dünyanın merkezi sanır. Hiç düşünmez ki  kırdığı kalemin sahibi var. Allah mahşerde görür hesabını. Kadın veya erkek sapmış ise gerçekten tek taraflı ne yaparsanız yapın engelleyemezsiniz. Aldatmak karşı tarafı değil, kendini kandırmaktır. Özgüvensiz insanlar aldatır. Bu topraklar da eksik, aşk ve mutluluk kutsanmaz, ayrılık ve acı kutsanmıştır. Birlikteliklerdeki tutku kutsanmaz da, ayrılıklardaki tutku kutsanır hep. Yaralarıyla mutlu olmaya daha yatkın bir kültüre sahibiz biz.

Aslında kötü diye bir şey yoktur. Bizim kötülük yüklediğimiz pek çok nesnel ya da öznel kavramlar vardır. Gerçekleşen olayları dar bir çerçeveden görürüz. Onun bize uzun vadeli getirdikleri ve bizden götürdükleri nelerdir bilemeyiz. Bir çok evrensel değer yargılarını hiçe saymalı, sadece yapmamız gerekenleri yapmak istediğimiz anda ve biçimde gerçekleştirmeliyiz. Bunu yaparken başkalarının kişisel hak ve özgürlüklerini çiğnememeye özen göstermeliyiz. Yani evrensel değerlerin iyi ya da kötü olduğuna doğru veya yanlış olduğuna kim karar verir. İnsanlar niçin çoğunluğun istek ve arzularına göre hareket etmek zorunda kalsın. Devletinin almış olduğu savaş kararı yüzünden emir komuta zincirine dahil olarak silahlanıp belki de hiç tanımadığı bir ülke ile savaşarak tanımadığı bir insanı neden öldürmek istesin. İyi hem vardır, hem de yoktur. İyi vardır, çünkü bir varlığın varoluşunu sürdürmesi için ona gerekli olan şey iyidir. Bunun tersi de kötüdür.

Toplum olarak yozlaştık. Normal olması gereken davranışlara şaşırır haldeyiz. Hiç birşey olması gerektiği gibi değil. Aile yapısı, insan ilişkileri hep değişti. Hiç birşeyin ağırlığı kalmadı. Yalaka bir toplum olduk resmen. İnsanlar istediklerini elde etmek için her türlü yalakalığı yapar hale geldi. Güven duygusu hepten kayboldu. İnsani değerler, teknoloji ve zamana paralel olarak yozlaşıyor.
Küçük insanlara büyük görevleri küçük beyinler verdiğinde korkulanlar olur. Her yerde, her zaman kıvırırlar çünkü.

HÜLYA ÇAKICI

Can yakanın canı olmaz!


O kadar çok taviz verildi ki ışığı gören geliyor. Ülkedeki bütün yabancıların geri gönderilmesi gerekir ki temizlik böyle yapılır. Ülkeye giren kişilerin ne olduğu araştırılmadan alınmasına izin verilmemeli ve kimliği araştırılmalı. Çünkü bütün terör eylemlerini gerçekleştiren kişiler yabancı uyruklu. Gelecekte daha büyük sıkıntılar çekeceğiz yurdumuz da bulunan yabancılardan ne oldukları belli olmayan bu kişilerden. Ülkeyi mesken edinenleri, elini kolunu sallayarak girenleri, vatandaşlık verilecekleri / verilenleri ne yapacağız ülkeyi ringonun ahırına çevirdiler ve bunların ülkeye girip çıkmasına göz yumanlar önce size sormak lazım. Ülkemiz yaşanacak yer olmaktan çıktı her yer bunlarla dolu ve hala da göz yumuluyor.

Yabancıların elini kolunu sallayarak ülkemizde kayıtsız, belgesiz dolaşmaları her zaman tehlikedir. Ayrıca işsizliğin olduğunu biliyoruz ve kaçak çalışanlar ekonomiye zarar veriyor. Savaştan kaçarak sığınmacı olarak kalanlara iyi niyetli davranıyor olabiliriz ama her ipini koparanda barınmasın artık ülkemizde.

Önemli olan eylem yapmadan yakalamak. Reina katliamcısı Abdulkadir Masharipov  40 insanımızı öldürmüş bir aydır memlekette cirit atıyor. Adamın geriye 197 bin doları kalmış. Bu da demektir ki 3 bin dolar harcayabilmiş son 16 günde. Silahlar, mühimmat, para, organize bir terör saldırısı kimse buna kişisel bir eylem diyemez. Adam turist gibi bütün Türkiye'yi gezmiş. Bu adamlara göz yumanlar var ki, İstanbul / Rakka arası kolayca irtibat kurabiliyor. Besle kargayı oysun gözünü.

Eğer ifadesi doğruysa ortada vahim bir durum mevcut. Adamlar bir saatte eylem yerini değiştirip, iki saatte katliam yapıyorsa mit, polis, istihbarat ne yapar. İfade de bir çok yabancı uyruklu kişi yada kişilerden bahsediliyor. Türkiye genelinde yaşayan tüm yabancı uyruklu kişilerin tek tek incelenip sıkı güvenlik taramasından geçirilmesi gerekli, şüphe uyandıran tipler yakın takibe alınıp bir daha can yakmadan müdahale edilmeli. Bu kadar yabancı zevki sefa için ülkemize gelmiş olamaz.

HÜLYA ÇAKICI 

17 Ocak 2017 Salı

HİÇBİR ŞEY İÇİN ÜZÜLMEYİN!


Hayatı sorgulamayı bırakıp kendimizi sorgulamalıyız, bakış açımızı, düşüncelerimizi, önyargılarımızı ve kendi çizdiğimiz sınırlarımızı. Kalpten yapılan basit bir iyilik, bazen sizin için en büyük yatırım olabilir. Hayat rengarenktir, onlardan birini bulduğunuzda her şey güzel olur ve siz de mutlu olursunuz. Hayat basit ama zorlaştıran bizleriz.

11 Eylül İkiz Kulelere saldırı sonrası binadaki firmalardan birinin hayatta kalanlarla yapılan sabah toplantısında güvenlik amiri orada hayatta kalabilenlerle ilgili şunları anlatmış.
O sabah;
- Firma müdürü, o gün oğlu ana okuluna başladığı için işe geç kalmış.
- Birinin o gün ofis kahvaltısına getirilecek Donut’ları alma sırasıymış.
- Bayan elemanlardan birinin sabah alarmı çalmamış.
- Biri kaza yüzünden trafiğe takılmış.
- Biri otobüsünü kaçırmış.
- Biri kıyafetini lekelemiş, üstünü değiştirmek vakit almış.
- Birinin arabası çalışmamış.
- Biri telefonu cevaplamak için geri dönmüş.
- Biri çocuğunu hazırlamakta zorlanmış, geç kalmış.
- Biri taksi bulamamış.
- Biri o gün ofise yeni aldığı ayakkabıları ile gelmek istemiş ama ayakkabı ayağını rahatsız etmiş ve bir eczaneye uğramış yara bandı almak için. Bu gün hayatta olma sebebi olan bandını almak için.

Şu anda trafikte sıkıştığımda, asansörü kaçırdığımda, bir telefona cevap vermem gerektiğinde yani beni rahatsız eden küçük şeyler olduğunda, Allah'ın benim o anda “orada olmam gerektiğini” istediğini düşünüyorum.

Bir daha ki sefere sabahınız tersliklerle başladığında, çocuklarınız giyinmek istemediğinde, arabanın anahtarını bulamadığınızda, bütün trafik ışıklarına takıldığınızda, huzursuz olmayın, sinirlenmeyin. Küçücük terslikler belki de o an korunduğumuz için yaşanıyordur ve biz umarım küçük sıkıntılı anlarda bunun olası nedenlerini hatırlarız.

Olay ve olguların birbirine belirli bir şekilde bağlı olması, her sonucun bir nedeni olması yada her sonucun bir nedene bağlanarak açıklanabilir olması yada belli nedenlerin belirli sonuçları yaratacağı, aynı nedenlerin aynı koşullar da aynı sonuçları vereceği düşüncesidir.

HÜLYA ÇAKICI 

Yitirmenin ne olduğunu biliyorum!


Yitirmenin ne olduğunu biliyorum.
Kendi hayatını hayatından çıkartmayı biliyorum.
Kendi mabedinden uzaklaşmayı biliyorum.
Eğer isteseydin sunabilirdim kalbimi ellerine.
Yapabilseydim indirebilirdim yıldızları yeryüzüne.
Gücüm olsaydı çevirebilirdim zamanı geriye.
Çiçeklere su ver, çiçekler güzel olsun, kokla.
Çocuklara şiir yaz, içinde umut olsun.
Unutma hep kendine söyle.
Yarın çok geç bugün ölmeliyim.
Sağır bir kurşun gibi ağır ağır düşmeliyim.
Kayan bir yıldız gibi gökyüzünde sönmeliyim.
Hissediyorum üstümde gezinen rüzgarı.
Küçük bir kum parçası karışıyor denize uzakta bir yerde.
Ayrılık zehirden bir hançermiş.
Ayrılık vakti yaklaştıkça yüreğe zehir damlar.
Boğaza bir şeyler düğümlenir.
Sonra elin ayağın tutmaz olur, düşünemez olursun.
Sağır olursun, duymadan bakarsın.
Sevdadan geriye kalırsa sadece hüzün kalır.
Yalnızız buluşmamız yasak.
Görüşmemiz uzak.
Devrilmiş kadehler gibi dönüyor başımız.
Bir film sahnesi gibi akar gider ayrılık.
Biz zaten hiçbir roman da kendi hayatımıza rastlamadık.
Şarkılar yanlış anlatmıştı.
Üşüyüp durdu ruhumuz.
Oysa tuttuğumuz balıkları bile yeniden denize atmıştık.
Hayata dair bilerek yanlış yapmamıştık.
Bazen acı vurdu, bazen de yağmur.
Hiç gülmedi yüzümüz.
Çıkmaz bir yoldu yürüdüğümüz.
Bir inme gibi dolanır bedeninde pişmanlıklar.
Biz zaten hiçbir şeye tam vaktinde yetişemedik.
Boşuna telaşlarla yorduk ömrümüzü.
Buruşturup attılan kağıtlar da.
Hiç bitmeyen şiir olacak.
Ama gülümseyin her şey unutulur.

HÜLYA ÇAKICI 

Vardır bir sebebi!


Adamın biri bir gün bahçesinde otururken boktan top yapan bir bok böceği görmüş. Böcek pisliği ayakları ile yuvarlayarak giderken içinden şöyle geçirmiş:
Ey Allahım! her şeyi çok güzel, çok hoş yaratmışsın da, şu böceği sırf pislikle uğraşsın diye mi yarattın?

Aradan bir kaç ay geçmiş adam umarsız bir hastalığa yakalanmış. Derdine kimseler çare bulamamış. En sonunda bir doktor;
Bak! bazen bahçeler de gezen bir böcek olur, ayakları ile pislik yuvarlar işte o yuvarladığı pisliklerden 40 gün boyunca aralıksız yiyeceksin, demiş.

Adam 40 gün boyunca o pislikleri yemiş ve iyileşmiş.

Aradan yıllar geçmiş aynı adam gemiye binmiş ve denizin ortasında çok büyük fırtınaya yakalanmışlar. Herkes bağırıp çağırıp ağlaşırken bu adam bacak bacak üstüne atıp sakince çayını yudumluyomuş. En sonunda birileri dayanamamış sormuş;
Biz yana yakıla dua edip bağırıp çağırıyoruz bu ne sendeki rahatlık be adam.

Adam şöyle cevap vermiş;
KURBAN OLDUĞUMUN BİR KERE İŞİNE KARIŞTIM BANA KIRK GÜN BOK YEDİRDİ VARDIR BİR SEBEBİ...

Bir ben, bana alışamadım!


Her şeye alıştım.
Yarı aç yarı tok gezmeye.
Etrafımdaki iki yüzlülere.
Leş yiyicilere.
Densizlere, düzenbazlara.
Aşk kaçkını sahtekarlara.
Dinden dem vurup ekmeğimi çalanlara.
Bana şükürü layık görüp.
Kasalarını dolduranlara.
Kışın ayazına.
Yazın sıcağına.
Her şeye.
Ama her şeye alıştım da.
Bir ben, bana alışamadım.

HÜLYA ÇAKICI 

Kayyum nedir?


KAYYUM, belli bir malın yönetilmesi yada belli bir işin yapılması için görevlendirilen kişi demektir. Kayyum genellikle usulsüzlük yapılan özel kurumlara, şirketlere, devletin el koyduktan sonra atadığı yöneticidir.

KAYYUM NASIL ATANIR?
Kayyum, usulsüzlük yapıldığı belirlenen özel kurumlara ve şirketlere devlet el koyduktan sonra atanan yöneticidir. Kayyum, mahkeme tarafından atanır. Kayyum olarak atanan kişiler, makamlarının kendilerine verdiği yetki ve görevler dahilinde çalışmalarını yapar.

Atanan kayyumun görevleri mahkeme tarafından belirlenir. Kayyumun görev yetkileri geçicidir. Kayyumun yetkileri atanmasına neden olan durumlarla sınırlıdır. Eğer kayyum atanması belli bir işin için istenirse, kayyumun görevi, yetkisi ve kalacağı süre, bu işe göre belirlenir. Kayyumun görevi, şirket ya da kuruluşun suç unsuru mahkeme kararıyla sabit olana kadar ya da söz konusu kuruluş, suçlamalardan aklanana kadar bulunduğu şirketi ve kurumu yönetmektir. Kayyum olan kişi, bu kapsamda her türlü kararı alarak uygulamaya geçirmek, yeni yönetimi belirlemek, suçlamalara konu olan faaliyetler varsa bunları sonlandırmakla görevlidir.

Kayyum atamaları üç çeşit yapılır. Ergin kişilerin isteği üzerine kayyum ataması olabilir. Buna ‘İstek Üzerine Kayyımlık’ denir. Vesayet makamı bazı sebeplerden veya kanunda belirtilen hallerde, bir ilgilinin isteği üzerine de kayyım atayabilir. Buna da ‘Temsil Kayyımlığı’ denir. Son olarak da vesayet makamı, yönetimi kimseye ait olmayan yerler için gereken önlemleri alır ve bazı hallerde yönetim kayyumu atar. Buna da ‘Yönetim Kayyımlığı’ adı verilir.

Asgari ücretliye bir şey olmaz!


Gelişen Türkiye mi? Çalışıp ezilen Millet mi? Yerlere, göklere sığdıramadığınız idareciler mi? İnsanlar az ile geçinmeye alıştırılıyor ki gelecekte de fazla bir şey beklemesinler. Bir şey olmaz asgari ücretliye, fakirden alıp zenginlere vermeye devam. Fakire para lazım değil, çok şükür kıt kanaat geçiniyoruz, bir şey olmaz bize ekmek, su neyimize yetmiyor.

İnsan hayatının ucuz olduğu bir yer de kimse adaletten bahsedemez. Nasıl geçinecek bu millet. Ev için banka faizlerini minimum düşürüp evlere % 30 zam yapılan ülkenin adıdır Türkiye. Kiralara yanaşılmaz altıyüz lira kira ile ancak gecekonduda oturulur. 15 temmuz da bu ülkeyi kurtaran bu milletti, 100 lira zammı çok gördüğünüz millet işte bu insanlar. 1404 lira maaşla çocuk mu okutsun, kira mı versin, elektrik, su, mutfak masrafina mı yetişsin, ne yapsın bu insanlar. Evler de huzur diye bir şey kalmadı boşanmalar, işsizlik diz boyu. Milletvekiline ikibin lira zam. Devlet büyükleri elinizi vicdanınıza koyun ve görün artık fakir fukaranın halini. Ben partici değilim kimseyi savunmuyorum ama görebiliyorum. Çocuğuna çikolata alamayan aileler var, bayram da pantolonunu yamayıp sırf çocuğuma kıyafet alıyım diyen aileler var, devlet büyükleri hani siz de bu milletin fakir çocuklarıydınız? Neden görmüyorsunuz? Neden görmek istemiyosunuz? Siz o babaların, çocukların gözlerine bakıp yüreğiniz el veriyorsa biz bu parayı hak ediyoruz ama baban sadece asgari ücreti hak ediyor diyebilir misiniz?

Yine de her şey güllük gülistanlık gibi, kimsede çıt yok. Bakmayın siz milletin artistlik yaptığına iş ciddiyete bindi mi sağ da, sol da, çarşı da, pazar da yalakalık yapanları bile yanında bulamazsınız. Milletin cebine tam dokunmadığı sürece ülkeyi işgal bile etseler umurlarında olmaz. Devir, boşver yıkılana bir tekme de sen vur devrine döndü artık.

HÜLYA ÇAKICI 

Kindar neslin son sürümü!



Ön sıralar ayaktaysa arkadakiler sanırım yer çekimine meydan okuyorlar. Onbeş yıl önce bizim elimizde de bir adet Cumhuriyet vardı bakalım gözümüz açıldığında ne kalmış olacak. Avrupa bin yıl önce haçlı seferleriyle öğrendi dinle bir yere varılamayacağını. Sonra bunlar dünya lideri oldu, dindar ülkeler de bunların maşaları. Artık umutları da tüketiyoruz sevgiyi, kardeşliği tükettiğimiz gibi. Acaba diyorum bazen, ilk kelime 'Oku' değil de 'Okuma' olsaydı senaryo yine böyle mi olurdu?

Biçtiğini beğenmeyen ektiğini gözden geçirmeli. Bir konu hakkında 'gerizekalı' yerine konulmak istemiyorsan o konu hakkında ne medya da gördüğüne inanacaksın, ne de siyasetçilerden duyduğuna. Ülkede hiç sorun yokmuş gibi davranmak hiçbir sorunu çözmez. Dini imanı para olanlar vatan, millet çıkarı nedir bilmezler. Bu güzel topraklar da böylesi kalbi, beyni kirli insanlar nasıl oluştu. Hiçbir görüşleri yok, herhangi bir konuda bilgileri yok, sevdikleri hiçbir şey yada canlı yok, en basitinden bir hobileri yok, hiçbir şeye ve canlıya saygıları yok ama hep saygı beklerler, onu da diğer her şey gibi ezberden isterler. Nesilden nesile kirlenmiş içgüdüleriyle hayatta kalan ve sık üreyen bir cins.

Bu millet bu hale erkek çocuklarına alınan oyuncak tabancalarla, televizyonlar da yayınlanan vurduğum vurduk, kestiğim kestik filmlerle, okullar da öğretilmeyen insan ve doğa sevgisiyle, kitap okumayıp aylak gezen arkadaş gruplarıyla, boş kafalı yobaz aile ve devlet büyükleriyle vs. geldi. Kötülük ve nefret bulaşıcı bir hastalıktır hemen etrafı sarar fark etmezsiniz bile. Bağıran çağıran, sesini kalınlaştırarak gürleyen insanlar korkaktır, zavallıdır, gel bakalım derdin ne desen korkudan gelemezler yanınıza. İnsanlar nefret içinde boş yere alevleniyorlar. Saygı denen bir şey kalmadı. Ülke ruh hastası, beyin yoksunu, kişiliksiz, cahil insanlar topluluğu ile dolup taşıyor. Küçükken hayvanlarla konuşmak isterdim şimdi fark ediyorum ki zaten konuşuyormuşum.

Gösterişe meraklı fakat Neşet Ertaş dinleyen, vayt çaklıt moka şagır fıri içerken tavla oynayan, annesinin makarnasına burun kıvırırken, penneye bir haftalık market alışverişi kadar para veren, gezerken çok yorulduğu için çalışan insanlara dert yanan tipler, kısacası ne olduğunu kendisi de bilmeyen bir nesil türedi şimdilerde. Bu kadar cehalet ancak eğitimle verilebilir. Hayattaki en zor şey anlamayana bir şeyleri anlatmaktır ki, basmıyor beyinleri işte.

HÜLYA ÇAKICI 

İzliyoruz gözlerimiz kapalı


Biz sesimizin önemini susturulduğumuzda anladık. Türkün aklı sonradan başına gelirmiş. Umarım her şeyimizi kaybetmeden aklımız başımıza gelir. Aslında aklını başına almalarını dilediklerimizin hiçbiri koyun değil, sadece koyun postuna bürünmüş tilki. Hepsinin her şeyden haberi var. Yarın öbür gün kandırıldık diyecekler. Koyunlar, yaşadığı yer için canını ortaya koymaz ahırlarında saklanırlar sadece yemlenmek için, çıkarları için ortaya çıkarlar.

Hiçbir şey tesadüf değildir. Her şey bir şeylerle başlar sonra büyür. Kontrol edilmesi zordur. Aklını kullanan insan her şeyi ve herkesi sorgular. Ama nedense gerçek anlamda aydın bu ülkede yok. Şayet varsa da çok az ki biz onları göremiyoruz.

Televizyonlar bizi anlatmıyor, kitaplar bizi yazmıyor, bizim sorunlarımız, hayatlarımız, çıkmazlarımız yok, kendimizi okuyamıyoruz hiç bir hikayede. Esnafın sıkıntısı anlatılmıyor, mağazadaki satış görevlisinin, müşteri temsilcisinin, santral görevlisinin, bakım elemanının sorunlarını, hastanedeki hemşireyi, hastayı, memuru bilmiyoruz. Bize televizyonlar bölünmez bütünlük saçmalıyor, Türkçeyi güzel kullanmanın fazileti, ünlülerin halleri, evlenmek isteyenlerin gülünçlüğü, ülkenin bölgesel çıkarları, dört şerit otobanları, havalimanlarını, ne olacak memletin hallerini izliyoruz ve düşünüyoruz. Bize ait olmayan ve çoğu kez bizimle ilgisi olmayan olayların taraftarları gibi bunları dert ediniyoruz.

NATO ile derin bir kırılma sürecindeyiz. Kimse ilan etmese de, Suriye'deki yangın cephesi Türkiye'ye genişletildi. Putin gerçekleştireceği müdahalelerin haklı nedenlerini 70. genel birleşimdeki konuşmasında açıklamıştı. Türkiye 2. Dünya Savaşından bu yana en ciddi saldırı tehditi altında. İnsanların acımasızlığından şikayet edenler acımasızlıkta daha ustalar.

Vatan savaşta fakirlerin, barışta zenginlerindir. İlkeler yoksa her şey beklenir, değerler yoksa hiçbir şey beklenmez. Esas olan kendi oyununu kurmaktır. Kurallarını başkalarının belirlediği ve o kuralları istediği zaman değiştirebildiği bir oyunda, kazanmak adına ne yapılırsa yapılsın mağlubiyet kaçınılmazdır. O yüzden boşuna kendimizi kandırmayalım, kuralları önceden ve başkaları tarafından belirlenmiş bugünkü dünya sisteminde Türkiye ne yaparsa yapsın asla kalkınmış bir ülke haline gelemez.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1044873-izliyoruz-gozlerimiz-kapali-

13 Ocak 2017 Cuma

Birisi barışı başlatmalı, tıpkı savaşı başlattığı gibi


Birisi barışı başlatmalı, tıpkı savaşı başlattığı gibi.
Stefan Zweig

Savaşları çıkaranların çocukları O savaşlar da asla bulunmazlar. Stefan Zweig tüm kitaplarını okuduğum yazarlardan birisi. Amok Koşucusu ile başlayan (hayranlığım) okumam tüm kitaplarını kapladı ve içinde hiç fire vermedim. İsterdim ki yeni nesil de bu tür kitapları okusun ve bakmaktan çok görebilmeyi öğrensin. Ama çok zor artık. Teknoloji ve yeni türeyen taklit kitaplar zoraki okunuyor artık. Stefan Zweig 2. Dünya Savaşındaki katliamlara dayanamayıp, karısıyla birlikte intihar etmiştir.

İnsanlık freni patlamış bir kamyon da uçurama doğru gidiyor. Gelecek nesillerin durumu hiç iç açıcı görünmüyor. Açlık, sefalet, yoksulluk, işsizlik, göçler, artan şiddet, terör, savaşlar, doğal kaynakların tüketilmesi, iklim değişikliği vs. İnsanoğlu kendi cehennemini kendi hazırlıyor sanki.

Bakıyorum dünya da kadınlar, çocuklar ve hayvanlar hep her türlü şiddete, kötülüğe, tacize, haksızlığa uğrayan onlar. Dünya'yı yönetenler de erkekler ve dünya iyiye doğru değil kötüye doğru gidiyor.

Ortalama 70 yıllık ömürlerini boşa harcayanlarla çevrili etrafımız. Kendileri yetmiyormuş gibi, başkalarını da zorluyorlar. İşte insanın insana kul olduğu bu düzeni yıktığımız gün, kalem kağıda barış ilan eder.

Akıllı dürüsttür veya akıllı olmanın bir kuralı da dürüst olmaktır. Eskilerin çok güzel bir sözü vardır. Değneksiz geziyorlar bunlar. Değnek biz de sırtlarında ha kırıldı ha kırılacak. Memleket iç savaşa doğru at gözlüğünü takmış gidiyor götürülüyor. Ama bilmedikleri de birşey var. İlk önce beden değil kafa kopar. Bir tarafta eğitimli, bilgili, mesleğine saygılı insanımız, diğer tarafta meslek adabından uzak görgüsüz, büyük mevkiye gelmiş basit, küçük insancıklar. Ve sonuçta haksızın zorbalılkla haklandırıldığı, adaletin ve demokrasinin yok edildiği bir yönetim.

Dünyanın en pahalı internetini Türk halkı kullanıyor. Devlet buna göz yumuyor ve rekabet ortamı oluşturacak başka firmaların bu piyasaya girmesini de engelliyor. Çünkü bu alandaki firmalar daha çok kar etsin ve bu firmaların oluşturdukları tek eller bozulmasın. Türk halkı kullanmadığı elektriğin parasını ödüyor. Elektrik dağıtım şirketleri kardan zarar etmesin diye. En son, Zorunlu Trafik Sigortası konusun da sigorta şirketlerine göz yumulması ile, millete attıkları kazık da ortada. Gariban parasız, pulsuz ve işsiz ise IMF'nin dikte ettiği ve vekilleri ve onların reşit olan çocuklarını muaf tutarak yasalaştırdığı, GSS denilen yasa yüzünden bugün hiç almadığı bir sağlık hizmeti için hiç olmayan geliri üzerinden devlete her ay haraç ödemekte daha doğrusu ödeyememekte ve bu GSS yüzünden bugün milyonlarca insan devlete haybeden milyarlarca lira borçlu durumdadır.
Milleti yoksullaştırıcı politikalar yüzünden bankaların ağına düşen, bankalara milyarlarca lira borçlu olan milyonlarca insandan hiç bahsetmeyelim. Böyle onlarca örnek sıralayabiliriz. Millet resmen uluslararası şirketler tarafından soyuluyor ve soygunun resmen bekçiliğini, korumalığı yapılıyor.
Bedava yaşıyoruz bedava! Şimdi ise tam tersi. Bedava / boş / gereksiz ödüyoruz paraları. Bedeli ödeyen, ödemeyen, yardım eden vs. hep belli.

Kişisel menfaatler dışında ne ilkesel bir duruş var, ne de insani bir kaygı. Ne bana ne diyebiliyorsun, ne hiç birşey olmamış gibi yaşayabiliyorsun. Ne gücün var değiştirmeye bu kadar saçmalığı, ne de kabullenen bir vicdanın bunca haksızlığı. İnsan olana azap, ızdırap bir ülke.
İnsanlar iyice tuhaf olmuşlar bu ülkede çok ağır olan şeyler normal gibi gelir olmuş. İllaki duyarli mantıklı insanlar da çok ama bir acayip toplum olduk. Dilerim bir an önce özüne döner bu millet.

Ortak menfaatler söz konusu olunca kişiler dilsiz, kör ve şeytan olurmuş. En tehlikeli silahları üretip satan ve milyonlarca masum insanın ölümüne sebep olan cahiller değil, bilgili canilerdir. İnsanlık ve doğa yararına kullanılmayan bilim zulme ve sömürüye hizmet eder.

HÜLYA ÇAKICI

Kürekleri Çekip Uzaklaşma Zamanı...


Geçer dediklerimi geçirdim, biter dediklerimi bitirdim, nefret ettiklerimi sildim ve yeter dedim. Geride bıraktıklarım hesap sormasın hiç bana. Farkında olduğum için var oldunuz, vazgeçtiğim için bugün yoksunuz. Bence siz artık kendi çapınızda eğlenin. Şu dünyaya geldik gidiyoruz. Kimseden kimseye fayda yok. Ne dostun var, ne arkadaşın, her şey menfaat çıkar sırtını dönmeye gör. Şimdikilerin sevgisi de yok. Sevgi, aşk, dostluk, arkadaşlık masallar da kaldı artık, her şey sahte. Kendisi olamayan insan evrimi kaçırır, başkalaşır o artık insan değildir sadece canlıdır. Kalp bir kez kırıldı mı, hiç kimseye aldırmaz ve hiç bir şeyi umursamaz. Belki mutluluğun sonu ama huzurun başlangıcıdır bu.

Mutlu olmak bir seçimdir demişler, ne kadar doğru. Ben artık hep mutluluğu seçiyorum. Mutsuzluktan o kadar bıktım ve yoruldum ki. Zaten çok vakit de kalmadı, işte geldik gidiyoruz. Yeter ki siyah bakmayalım, beyaz, yeşil, pembe, mavi hakim olan anlarımız, anılarımız, sevginin sıcak renkleriyle çerçevelensin, mutluluğun dayanılmaz çokluğunu yaşasın. Yıllar sonra bize kalan sadece küçük mutlu anlar olacak ve gerisi yalan. Her yaşın hüzünleri de, mutlulukları da özünde bir yerler de buluşuyor. Yaşadığımız sürece huzurlu, mutlu, neşeli anları biriktirmek önemli olan.

Eskiden insanlara kızardım sonra gördüm ki kızmaya bile değmiyor. Selam verdim rüşvet değildir diye almadılar, diyor Fuzuli. Çevreme baktığımda kimsenin yanımda olmadığını, bana eşlik eden tek şeyin zaman olduğunu görüyorum. Yaşadığımız dünyayı pişmanlıklar içinde terk edip gideceğiz bir gün. Gerçekten hayatı doya doya yaşamalı ama nedense hiç birimiz bunu beceremiyoruz, yaşamadan bazı seylerin farkına varamıyoruz. Ne kadar anlatılsa kişi yaşayınca idrak ediyor bunun ne anlama geldiğini, tecrübe ediyor. Her anımız bize hediye kıymetini bilip sonra keşke demesek keşke. Olumsuz ve negatif konuşmalardan, ortamlardan, insanlardan kendimizi soyutlasak, enerjimizi kaliteli insanlara harcasak, iyi düşünüp güzel şeyler konuşsak belki her şey daha güzel olur, kimbilir.

İnsanın kendisinden başka ne dostu, ne de arkadaşı var artık. Sırtını döndüğün an satışlardasın. İyi olduğun için herkesin sana adil davranmasını beklemek, vejeteryan olduğun için boğanın sana saldırmayacağını düşünmek gibi. Önce kendimizi sevmelim, nefreti ve kıskançlığı bilemeyecek kadar büyük değiliz, bari kendimizden utanmayacak kadar büyük olalım. Başkaları için değil kendimiz için yaşayalım.

HÜLYA ÇAKICI

Dürüstlerin aforoz edildiği toplum


Kimler neyin hesaplarında, şeytana sorsak beni karıştırmayın der. İnsanlar gerçek olmayan vaadlere inanmaya daha çok istek duyuyor. Öyle ki elinde sihirli değnek varmış gibi konuşanlar, işin uzmanı olmayan kişiler daha çok çekiyor milletimizi. Yani ülkece umuda, mucizeye ihtiyaç duyuyoruz. Ülke de nerede dolandırıcı, sahtekar aynı zamanda vasıfsız, kendisi hakkında bile fikri olmayan, beyni olmayan ama iyi taklitçi varsa sosyal medya fenomeni oluyor. İnsanlar takip edip, bilmeden tanımadan bunları popüler yapıyorsa asıl sorun insanımızda, toplumumuzu oluşturan bireylerdedir. Dudağı şişik, sosyetik olunca istediği kadar kandırabilir. Diploma önemli değil dayın olsun yeter.

Gerçek olan neyimiz kaldı acaba? Televizyona çıkıyorsa doğru söylüyordur mantığıyla hareket eden insanlar dinlediği kişileri iyice araştırsınlar. Böyle yüzlerce insan var. Lisansı olmadan psikolog olan mı ararsın, diyetisyen mi ararsın, genel müdür mü ararsın, ceo mu ararsın böyle sürer gider. Ülkede herkes her şeyi yapar hale geldi, olmak isteyip olamadığı bir durumun, mesleğin kandırmacanın içinde insanlar. Hem herkesi kandırmak, hem de kendini kandırarak avutmaktan mutlular.

Sahteler türedikçe gerçekler sahteliğe dönüşecek. Memlekette yalan para ediyor. İnsanları kandırmak, paralarını çalmak bu kadar basit olmamalı. Bu konudaki hukuki yaptırımlar katılaşırsa önü kesilmese bile azalacaktır. Her yer saçma sapan insanlarla doldu. Menejer, yaşam koçu, diyetisyen, spor hocası, mesleki kurslar, seminer verenler, network işi yapanlar, hacı, hoca, büyücü, cinci, insan söğüşleyen dolandırıcılar vs. Profosyonel kişiler cahilleşince iyice toplum bunlara inanır oldu. Rant olduktan sonra cahile de, okumuş cahile de semeri vuran çok olur. Haksız kazanç, etik ilkelere değer o haldeki şaşırmıyoruz artık, her gün başka bir olay. Sahtekarlar bitmez bu ülke de her çeşit var. Gerçeği iş bulamaz sahtesi ünlenir. Dürüstlerin aforoz edildiği topluma müstehak!

Ülkede sahte olan veya olmayıp da varmış gibi davranan en tepedekinden, en alttakine kadar o kadar çok yalancı, dolandırıcı, sahtekar var ki, hep dikkatli olmak gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI 

Aşkın Adaleti Yok!


Doğru zamanda doğru yerde olamamaklardan oluşur hep hayat. Hiçbir şey açıklayamaz içimizdeki boşluğun ağırlığını. Gelişine yaşıyoruz hayatı kırgın yüreklerimiz, yorgun bedenlerimiz, kaybedilmiş heveslerimizle öylesine. Bazı şeyler yüreğimizi yaksada sonradan görüyoruz ki güven boşa çıkmış, emek ziyan olmuş, kısacası ders almamız için yaşanması lazımmış, hayır sandığımızdan şer, şerden de bir hayır çıkabiliyormuş. Etraftaki gürültüden kendi yüreğimizin sesini duyamamışız. Bazılarının yüreği karanlık, bazılarının aydınlıktır. Dünyanın kötülerle dolu olduğunu düşünüp küsme, herkesin iyi olduğunu düşünüp hayal kırıklığına uğrama, sadece kendini koru.

Çok söz veriliyor ama çok geçmeden de fabrika ayarlarına geri dönülüyor. Hayatta yapılacak o kadar çok hata var ki, aynı hatayı yapmakta ısrar etmenin bir anlamı yok. İnsanlar birbirine hep sevgi masalı okur durumda. Kimi ele ele görsem onsuz yaşayamıyor. Ayrılıp yeni birisini bulduğunda da aynı masal. Günümüz de sevgi olayı farklı, kişiden kişiye değişir olmuş. Bazı insanlar arzuladığı insanı bile sevdiğini düşünüyor. Gerçekten seven insanlar yok mu? Tabii ki vardır ama onlar bile ümitlerini kaybetmişlerdir, kendileri gibi birilerini bulamamak korkusundan. Savaşın sevginizi ispat edin. Çıkar konuşur vicdan susar olmuş savaşmayın boşverin. Sevgi bazılarına ağır gelir, bırakın yorulmasınlar. Her şey karşılıklı olunca güzel. İnsan sevdiği için savaşır sonucu ne olursa olsun, tabii algılayabilenler için geçerli ve tabii kıymet bilmeyenler kaybeder.

Yol haykırarak gel dese de sana ayakların kalbinin kırıldığı yollarda bir daha yürümez. Aşk hep güzeldi, çirkin olan yanlış kalplerdi. Mecnun Leyla'yı, Leyla Mecnu'nu arasa da bu savaş alanında, Leyla da, Mecnun da artık başka gönül çarşısında.

Ormanda yol ikiye ayrıldı. Ben hep daha az kullanılanı seçtim, bu da hayatımdaki tüm farkı yarattı. Ne baktığım yerde kaldın, ne de bıraktığım yerde. Bulutlara değdi başın, ben toprak olup senden yağmur dileyince. Neden bazı insanlar sizin deniziniz de yaşayıp, dereleriyle övünüyorlar. Sevgi insanın içindeki nehirdir, ne kadar güçlü akarsa içinde kötülük tutunamaz. Düşlediğim kadardın bense düşlerimin ötesini hayal ettim. Sahte bir gülücük yerine, yüzüme karşı gösterilen gerçek bir nefreti tercih ederim. Kabullenmek o anda hissettiğinizi hissetmenize izin verir. Bu şimdiyi kabullenmenin bir parçasıdır. Benim tapınağım gerçek sevgilerin barındığı yüreklerdir.

Neydi suçumuz? Kusurumuz neydi? Hatalarımız neydi? Neydi kötülüklerimiz? Neden payımıza düştü sessizlik? Aşkın adaleti yok. Olsaydı terazinin bir kefesine kalp kırıkları, gözyaşı ve hasret, diğer kefesine sevmeyi bilmeyen bir yürek koyup tartmazdı. Olsaydı sevdiği kadar sevilirdi her yürek. Aşk adil olsaydı eğer mutsuz ve yalnız, acımasız gecelerin koynunda sabahlamazdı aşıklar ve bitmezdi aşklar.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1044513-askin-adaleti-yok

12 Ocak 2017 Perşembe

MİMAR SİNAN’DAN SÜRPRİZ MEKTUP


Birkaç yıl önce Süleymaniye Cami’sinin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalması üzerine en yetkin mimar ve mühendislerden oluşan bir ekip, camiinin bütün yükünü taşıyan kemerleri incelemeye aldı.

Kemerlerin içinde gizli bir bölme ekibin dikkatini çekti.

Bölmede, Mimar Sinan’ın imzasını taşıyan Osmanlıca bir mektup vardı. Mektup’ta şöyle yazıyordu:

“Bu notu bulduğunuza göre kemerlerden birinin kilit taşı aşındı ve nasıl değiştirileceğini bilmiyorsunuz.”

Koca Sinan kademe kademe kilit taşının nasıl değiştirileceğini anlatıyordu. Heyet, Sinan’ın söylediklerini aynen uyguladı. Süleymaniye Camii böylelikle kurtarıldı. Bu not şimdi Topkapı Sarayı’nda saklanıyor.


Yaşamın ve Farkındalığın 16 Altın Maddesi

1- Ufak şeyleri dert etmeyin.
2- Erkenden kalkmaya alışın.
3- Hayatı olduğu gibi kabul edin.
4- Tenkit etme isteğinizi bastırın.
5- Bırakın ara sıra canınız sıkılsın.
6- Rastgele iyilikler yapmaya çalışın.
7- Başkalarını suçlamayı artık bırakın.
8- Her şeye hakim olmaya çalışmayın.
9- Her an bir şeyler öğrenmeye açık olun.
10- İnsanların gözlerine bakın ve gülümseyin.
11- Bırakın, çoğu zaman başkaları haklı olsun.
12- Herkesin onayını alamayacağınızı unutmayın.
13- Her gün biraz vaktinizi, minnettarlık için harcayın.
14- Hizmeti, hayatın değişmez bir parçası haline getirin.
15- Sevgi kapasitenizi geliştirip, hayatınızı sevgi ile doldurun.
16- Gerçeği olduğu gibi kabul edin, çünkü hayat adil değildir.

Umuda Kelepçe Vurulmaz


Müslüman Noel, yeni yıl kutlamaz. Zaten Müslüman coğrafyalar da genellikle kutlama olmaz. Acı, kan, şiddet, bomba ve cehalet vardır çünkü. Göz göre göre insanların ölmesine sebep olanlar, vahşeti önlemek yerine vahşete ön ayak olanlar, umarım sizlerinde canınız yanar. Kininiz de boğulursunuz. En çok üzen de, birilerinin bizim topraklarımız da bu kadar rahat hareket edebilmesi.

Devlet kendi şiddetine hukuk, bireyinkine ise suç adını verir. (Max Stirner)

Cemaatler, belediyeler, diyanet, işi gücü bırakıp 15 gün boyunca yılbaşı kutlayan insanları organize bir şekilde hedef göstermiş, teröristlere istemeden yardımda bulunmuşlardır olayın özeti budur. Anlayabilene tabii. Kimseye zarar vermeden içki içmeleri veya yılbaşı kutlamaları kendilerinin kararıdır. İnsan olmak dindar olmaktan daha önemlidir. Her şeyi Allah yaratmıştır, yaratılmışı katletmek Allah'a savaş açmaktır. Katil katildir, İslam'la, insanlıkla hiçbir alakası yoktur.

Noel ve yeni yılı (yılbaşı) birbirinden ayıramayan insanların olduğu ülkede terörü nasıl bitirebilirsiniz ki? Beyni yıkanmış insanlara NOELİN 25 Aralıkta Hristiyanlar tarafından, YENİ YILIN (yılbaşı) ise 31 Aralık gecesi tüm devletler, dinler, ırklar, dini inancı olanlar olmayanlar, kabileler, göçmenler vs. yani tüm dünyada kutlandığını nasıl anlatabiliriz. Tek suçumuz etki altında yaşayan insanların bulunduğu bir ülkede yeni yıla eğlenerek, mutlu olarak girmek isteyen insanlar oluşumuz.

Dün "Müslüman Noel kutlamaz" diye bildiri dağıtarak, fetva vererek yılbaşı kutlayanları hedef gösterenler, bugün "bu saldırı birliğimize yapıldı" diyorlar. Fikrimce bunu daha önce düşünüp, yılbaşı kutlayanların aleyhine cuma hutbesi okutmasaydılar, okumasaydılar daha iyi olurdu.

Günah olan şeylere sevap demeyen diyanet çocuk tecavüzleri hakkında kaç cuma hutbesi okutmuş, dinen bunu yapanlara verilmesi gereken cezalarla ilgili kaç vatandaşı camilerden bilgilendirmiştir? Aynı kurum hırsızlık, kul hakkı, rüşvet, lüks ve israfa İslamın nasıl karşı olduğunu hem dünya, hem ahirette bunu yapanların nasıl cezalandırılacağını kaç cuma hutbesiyle insanlara tebliğ etmiştir? Kadın cinayetleri ve tecavüzlerle ilgili kaç cuma hutbesiyle insanlarımız aydınlatılmış, günah olana günah denmiştir? Daha çok soru var ama cevap yok, en azından ülkenin yarısından yok.

Dürüstlük pahalı bir mülktür herkeste bulunmaz. Körle yatan şaşı kalkar. Türkiye'nin şu anki halini en iyi bu sözler tanımlıyor. Beterin beteri var diye diye yemediğimiz kazık kalmadı.

Bu ülkede ölmekte bir son değil. 'Orada ne işi vardı?', 'Belliymiş zaten ne mal olduğu.', 'İyi olmuş.' gibi cümlelerle defalarca öldürüyorlar sizi. Mezarınızda bile rahat ettirmiyorlar.

HÜLYA ÇAKICI 

6 Ocak 2017 Cuma

Yağmur olasım geliyor


Yağmur olasım geliyor.
Ne kadar pislik varsa dünya da temizleyesim.
Sen tüm duygularını yaşayıp.
Bir yaprak gibi dalından yere düşerken.
Ben senin o şekildeki yalnız, umutsuz, masum halini sevdim.
Beni unutma! Biliyorum giden unutmak ister.
Geri de bıraktığı her şeyi.
Sen her şeyi unut. Beni unutma!
Her an düşün demiyorum. Ara sıra hatırla işte.
Sana ihtiyacım var dediğim de!
Hiç aldırmayışını ben hiç unutmuyorum mesela.
Bu saatten sonra sen de benimle ilgili şeyleri an yana yakıla.

Sevenleri buluştur. Yağmurla su gibi.
Kimsenin girmediği bir sevda yaşat.
Sevdanın kökü derinler de. Uçurum da serinler de.
Geleceğe umutlar yarınlar da. Umudu yarınlara yazanla yaşat.
Benimle yaşlan.
Her sabah şükreder, gözlerine bakar Amin derim.
Bu gün de gördüm seni, bu gün de güzel geçecek.
Ben herkes gibi değil de, duam gibi severim seni.
Kalbimden, gönlümden kopan gizli saklı sözler gibi.
Kim duasını sevmeden diler ki.
Kalbin bir gün seni sevgiliye götürecek.
Ruhun bir gün seni sevgiliye taşıyacak.
Sakın acın da kaybolma. Bil ki çektiğin acı bir gün dermanın olacak.
Ölümün zamanını bilmeyiz.
Sevmek için hiç bir zaman geç değil. İnsan her zaman sever.
Yeter ki içindeki sevgi duygusu eksik olmasın.
Sevmek yaşamın en güzel duygusudur.
Yürekte azda olsa bir iz kalmıştır mutlaka.
Ufak bir kıvılcım yeterli gelir.
Çünkü gerçek sevgi tamamıyla bitmez.
Sadece küllenir bir kıvılcım bekler.

Teknolojik cahiller en tehlikelileri...


Atatürk Havalimanına iniş yapan uçağın altından drone geçti...
Atatürk Havalimanına iniş ve kalkış yapacak uçakların güzergahlarında tüm önlemlere rağmen drone uçurulmaya devam ediliyor. Yapılan haberler, uyarı levhaları ve cezalara rağmen drone uçuranlar, hava trafiğini tehlikeye düşürüyor. Havalimanının havadan görüntüsünü almak isteyenler, bölgede yine drone uçurdu. Son olarak Nairobi -İstanbul seferini yapan bir uçağın pilotu drone rapor etti. İniş için alçalan uçağın pilotu, Atatürk Havalimanı hava trafik kontrol kulesi görevlisiyle bağlantı kurdu. Pilot kuleyi, “Efendim 16 milde altımızda yaklaşık 500 feette drone geçti bilginize” diye uyardı.
Alıntı

Drone: Kameralı insansız hava aracı demektir.
Pilotların korkulu rüyası kuşlar zaten. Bir de Drone'un motora kaçtığını düşünün! Rüya kabusa dönüşür!
Olmaması gereken yerler de yasak zaten.
Öncelikle, drone'lar hobi amaçlı kullanılan cihazlardandır. RC arabalar gibi. Yani hobidir. Yerleşim merkezlerine belli bir mesafeden yakın uçurtmak ve kayıt yapmak yasaktır. Hatta ciddi bir mahkeme kararı var konuyla alakalı olarak.
Drone'un yazılımı, hava alanlarının veya uçuşa yasak bölgelerin içine girmek isteseniz bile, komutunuzu uygulamaz. Hava alanlarının drone'ları engellemek için zaten sistemler var. Para harcayıp kullansınlar. Yasaklamaktan başka bildiğiniz bir şey yok.
Hava limanının merkez olduğu 9 km'lik mesafede yasak. Uçuran cezasını görecektir. Eğitim ve bilinçlendirme ile yürünmesi gereken bir yolda her şeye yasak getirilmemeli. Havaalanları uyarı mekanizmalarını çalıştırırlarsa eğer sorun olmaz. Yasaklanmalı diyerek kesip atılmamalı. Neyin ne olduğunu öğrenmeye çalış ve kendini geliştir.
Yasakla olmaz. Zaten engelleyemezsin. Mayıs ayında zaten 500 gr üstü drone olan herkes kayıt altına aldırmak zorundaydı. 500 gr altı drone uçağa zarar veremez. Fakat hava alanı etrafın da uçurmak zaten yasak. Bunlara ceza verilmeli uçağın motoruna girebilir. Havaalanı etrafın da oturanların tepesine düşer uçak. Azıcık korkutmaktan zarar gelmez değil mi ;)
Hollanda Polisi şehir merkezlerinde izinsiz uçurulan ve video kaydeden drone'lara karşı kartal eğitiyormuş. Bizde de Havalananın da apronlar da 12 dk, boyunca bir video kaydet. Güvenlik açığına gel.

HÜLYA ÇAKICI

Noel Baba Antalya'nın Demre ilçesindendir


Noel Baba efsanesi ve 6 Aralık'ta çocuklara şekerleme ile hediye verilmesi geleneğinin, Piskopos Nikola'yı konu alan Hollanda efsanesi Sinterklaas'a dayandığı kabul edilir. Bu efsane ilk kez Hollandalı göçmenler vasıtasıyla Amerika Birleşik Devletleri'ndeki New Amsterdam'a ulaşmıştır. Piskopos Nikola (Barili Nikola ya da Myralı Nikola olarak da bilinir), Likya'nın Myra yöresinde (günümüzde Antalya-Demre) yaşamış bir 4. yüzyıl Hristiyan azîzidir. Antik Likya'nın liman kenti Patara'da (Antalya'nın Kaş ilçesinin Kalkan beldesi yakınlarındaki bir antik kent.) doğduğu kabul edilir. Öldükten sonra Myra'daki kilisesinin mezarlığına gömüldü. 6. yy'a gelindiğinde türbesinin ünü yayılmıştı. 1087 yılında İtalyan denizciler yada tüccarlar kemiklerini İtalya'nın Bari kentine götürdüler.

Denizcilere yardım eden bir papaz olarak biliniyor. Bir diğer önemli olayı evlenme çağına gelmiş üç kızın paraları olmadığı için her bir kıza yardım etmesidir. Yardım ederken bacadan değil pencere yada kapı önlerine koyarak onlara yardımcı olmuştur. Günümüzdeki anlatılan Noel baba tamamen hayal ürünüdür.

HİÇ BİR ŞEY OLDUĞU GİBİ KALMAZ


Dervişin biri uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra bir köye ulaşır. Karşısına çıkanlara kendisine yardım edecek, yemek ve yatak verecek biri olup olmadığını sorar.

Köylüler, kendilerinin de fakir olduklarını, evlerinin küçük olduğunu söyler ve Şakir diye birinin çiftliğini tarif edip oraya gitmesini salık verirler. Derviş yola koyulur, birkaç köylüye daha rastlar. Onların anlattıklarından Şakir'in bölgenin en zengin kişilerinden birisi olduğunu anlar. Bölgedeki ikinci zengin ise Haddad adında bir başka çiftlik sahibidir. Derviş Şakir'in çiftliğine varır. Çok iyi karşılanır, iyi misafir edilir, yer içer, dinlenir. Şakir de, ailesi de hem misafirperver hem de gönlü geniş insanlardır. Yola koyulma zamanı gelip Derviş, Şakir'e teşekkür ederken; böyle zengin olduğun için hep şükret der. Şakir ise şöyle cevap verir: Hiçbir şey olduğu gibi kalmaz. Bazen görünen, gerçeğin kendisi değildir. Bu da geçer.

Derviş, Şakir'in çiftliğinden ayrıldıktan sonra bu söz üzerine uzun uzun düşünür. Bir kaç yıl sonra Derviş'in yolu yine aynı bölgeye düşer. Şakir'i hatırlar, bir uğramaya karar verir. Yolda rastladığı köylülerle sohbet ederken Şakir'den söz eder. Haa o Şakir mi? der köylüler. İyice fakirledi şimdi Haddad'ın yanında çalışıyor. Derviş hemen Haddad'ın çiftliğine gider, Şakir'i bulur. Eski dostu yaşlanmıştır, üzerinde eski püskü giysiler vardır. Üç yıl önceki bir sel felaketinde bütün sığırları telef olmuş, evi yıkılmıştır. Toprakları da işlenemez hale geldiği için tek çaresi olarak selden hiç zarar görmemiş ve biraz daha zenginleşmiş olan Haddad'ın yanında çalışmak kalmıştır. Şakir ve ailesi üç yıldır Haddad'ın hizmetkarıdır. Şakir, bu kez Dervişi son derece mütevazı olan evinde misafir eder. Kıt kanaat yemeğini onunla paylaşır. Derviş, vedalaşırken Şakir'e olup bitenlerden ötürü ne kadar üzgün olduğunu söyler ve Şakir'den şu cevabı alır: Üzülme ve unutma asla, bu da geçer.

Derviş gezmeye devam eder ve yedi yıl sonra yolu yine o bölgeye düşer. Şaşkınlık içinde olan biteni öğrenir. Haddad birkaç yıl önce ölmüş, ailesi olmadığı için de bütün varını, yoğunu en sadık hizmetkarı ve eski dostu Şakir'e bırakmıştır. Şakir, Haddad'ın konağında oturmaktadır, kocaman arazileri ve binlerce sığırı ile yine yörenin en zengin insanıdır. Derviş, eski dostunu iyi gördüğü için ne kadar sevindiğini söyler ve yine aynı cevabı alır: Bu da geçer.

Bir zaman sonra Derviş yine Şakir'i arar. Ona bir tepeyi işaret ederler. Tepe de Şakir'in mezarı vardır ve taşında şu yazılıdır: "Bu da geçer" Derviş, "Ölümün nesi geçecek?" diye düşünür ve gider. Ertesi yıl Şakir'in mezarını ziyaret etmek için geri döner; ama ortada ne tepe vardır ne de mezar. Büyük bir sel gelmiş, tepeyi önüne katmış, Şakir'den geriye bir iz dahi kalmamıştır.

O aralar ülkenin sultanı Mahmut, kendisi için çok değişik bir yüzük yapılmasını ister. Öyle bir yüzük ki, mutsuz olduğunda umudunu tazelesin, mutlu olduğunda ise kendisini mutluluğun tembelliğine kaptırmaması gerektiğini hatırlatsın. Hiç kimse sultanı tatmin edecek böyle bir yüzüğü yapamaz. Sultanın adamları da bilge Derviş'i bulup yardım isterler. Derviş, sultanın kuyumcusuna hitaben bir mektup yazıp verir. Kısa bir süre sonra yüzük sultana sunulur. Sultan önce bir şey anlamaz. Çünkü son derece sade bir yüzüktür bu. Sonra üzerindeki yazıya gözü takılır, biraz düşünür ve yüzüne büyük bir mutluluk ışığı yayılır. BU DA GEÇER YAHU yazmaktadır.

Kendi Haline Bırakıp İzleyin...


Belki bir gün lazım olur diye kıyıya köşeye biraz mutluluk saklamalıydık. (İlhan Berk)

Ya kalırsın yada yola devam edersin, başka seçeneğin de yok zaten. Hayattaki her şey uzaktan güzel gözükür. Bir sergiye gittiğimizde bile, uzaktan seyredildiği zaman daha iyi anlaşılabilir.

Mutluluğa kendinden çok şey, başkalarından az şey bekleyerek ulaşırız. Uçmak için kuş olmaya gerek yok küçük sevinçler yeterli ki, sonuçta dertlerimizin yaratıcısı da biziz, dermanını bulacak olan yine biz. İçimiz bunu iyi biliyor ama bizler duymuyor, dinlemiyoruz. Dinlersek cevap gelecek, önce fark edeceğiz ve sonra düzelteceğiz, sürekli mutlu olmak yerine kendini mutlu etmeyi bilecek kadar zeki olmak yeterli bunu göreceğiz. Çünkü mutsuz insan yoktur, mutlu olacağına inanmayan insanlar vardır ve insanları yorgun kılan yaşamları değil işte bu taşıdıkları maskeleridir.

İçi acı çekse de gülmeye devam eder insan, çünkü güçlü bir insanı asla üzemezsin ancak zannedersin. Artık böyle şeylere alıştık, bazen hiç yapmam dediğin şeyler o kadar sıradan olmaya başlar ki, ister istemez alışırsın. Bunu bakıp da görmek önemli olan. Gönül gözümüzle bakarsak her şeyin güzelliğini görebiliriz. Olumsuzluklar içinde olduğumuz sürece hiçbir şeyi göremez, dolayısı ile mutlu da olamayız. Yani dış dünyayı umutsuz görüyorsan ruh pencereni temizle, güzellikleri de görürsün penceren temizlenirse. Ama bazen bakar kör olmakta faydalı umutları taze tutmak adına, ayarlamayı bileceksiniz işte kendini.

Dervişlik dedikleri hırka ile taç değil. Gönlün derviş eyleyen hırkaya muhtaç değil. Gerçek gönülleri hak ve halk aşığının. Onlarla işim olur mu ki? Gönlünün zenginliğini elalem gördü. Duyguları varsa belki yüzleri kızarmıştır, belki. Her şeyi bildiğini sanma, gerçekten çok bilgili olsan da, kendi kendine ben cahilim diyebilecek cesaretin daima olmalı. Hoşgörülü olmak olumsuzluklara dur diyebilmektir böyle insanların hem kendileri rahattır, hem de etrafındakiler.

HÜLYA ÇAKICI 

Ülkecek hala direniyoruz!


Bir şeyi ortaya çıkaran veya yapan ve bir şeyler için savaşan küçük seçilmiş bir grup. Bir şeyin yapılmasını seyreden ve sadece konuşup yerinde sayan büyükçe başka bir grup. Ve neyin olup bittiğini bilmeden yaşayan muazzam bir kalabalık. Ülkecek delirmek üzereyiz ama yine de hala direniyoruz kalan bir parça aklımızla. Fırtına, özgürlük, mutluluk bunu hazmedemeyenlere kükreyiş bu. Artık çok kişi öğrenmeye başladı, her şeyin koltuktan göründüğü gibi olmadığını.

Ülkemizde siyaset ile İslamı ayırt edemiyoruz. Açık kapalı ayrımı olmadan, toplumsal baskı olmadan vs. yaşamayı öğrenemedik, öğrenemeyeceğiz. Kurân'ı Kerim'de zulumden kaçının, mazlumun ahına girmeyin deniyor. Atatürk'ün sayesinde Türk Alfesini öğreniyoruz, okuyabilme şansı yakalıyoruz. Bizlere miras bıraktığı haklardan yararlanırken bile nankörleşiyoruz. Devletin dini olmaz din toplum içindir. Müslüman gibi yaşamak kişinin kendi seçimidir halka zorla empoze edilmez. Hz. Muhammad (S.A.V) kızına bana güvenme diyor, baba oğuldan sorumlu değil. Din Allahındır. Burası Türk yurdudur, Türk'ün yurdudur ve böyle düşünceye sahip insanlar tarafından yönetilmektir asıl olan. Ama halkın çoğunluğu bu düşüncede olmadığı sürece yöneticiler de bu düşüncede olmazlar.

Ülkenin neresinden tutsan elinde kalıyor. Terör mü dersin, zihniyet bozukluğu mu, ahlaksızlık mı, hırsızlık mı, yolsuzluk mu, kolay yoldan para kazanmak mı, adam öldürmek mi, tehdit etmek mi, makamı kötüye kullanmak mı, bir şeylerden çıkar sağlamak mı, zihniyeti bozmak mı, vatanı satmak mı ve aklınıza gelebilecek en kötü şeyler mi, şerler mi? Atom bombası atılmış gibiyiz. İddia bayilerini açıp kumar oynatanların, kapısından içeri gireken "Selamünaleyküm" diyenlerin, çıkarken de şeytanınız bol olsun diyenlerin, oradan kahveye gidip din siyaseti yapanları savunanların ülkesinde din iman olmaz. Dinin imanın manasını arayanlar tasavvufa yönelsin, Hz. Mevlana'yı araştırıp anlasın, gerçekten anlayana kadar Kuran-ı Kerim'i oturup yüzlerce, binlerce kez okusun. Sonra zaten kendisi anlayacaktır din ile dincilik arasındaki farkı.

Laik, seküler ülkelerde tatlı tatlı Müslümancılık oynamak, şeriat çığırtkanlığı yapmak kolay. Bir de içlerine girip tatsınlar şeriatı. Müslümanlara dini vecibelerini yerine getirmenin zorunlu, İslam hakkında olumsuz bir görüş bildirmenin yasak olduğu, hırsızlıkla suçlananların elinin kesildiği, eşini aldatmakla suçlanan kişilerin taşlanarak linç edildiği ülkelerde yaşasınlar. Üstelik kutsal mekanların merkezi orada. Peygamberinizin ve yoldaşlarının mezarı orada. Ama bunun yerine dinleri, kültürleri, yasaları İslamınkinden çok farklı olan Avrupa ülkelerine gitmeyi tercih ederler. Başkalarına da şeriatı tavsiye ederler.

Osmanlı dönemine kadar Türkler sadece bir kaç boy hariç Müslüman değildi. İnandıkları Gök Tanrısı yani Gök Tengri idi. Tek Tanrıya inanan ilk toplumlardan biridir. Cengizhan Moğol lideri Türk olduğu ile ilgili ibareler var ama hiçbiri Müslüman değil. Eğer Arap gibi giyinmek, konuşmak, davranmak sevapsa üç peygamberin de hangi topraklar da öldürüldüğüne dikkat etmek gerekir. Aralara üç kutsal din indirildi. Şimdi 'Araplar puta taparken, Türk'ler göklere bakıyordu', sözünü düşünün. Ve bizler 'Ben Arabım ama Araplar benden değil diyen bir peygamberin ümmetiyiz, bunu da düşünün.

HÜLYA ÇAKICI 

4 Ocak 2017 Çarşamba

Türk astrolojisine göre burçlar


1. TORUK (21 Mart-31 Mart): İrade sahibi, gururlu, şerefli, iyi yüreklidir.İyi bir yöneticidir.
2. HIMMIY (1 Nisan-10 Nisan): İyimser, idealist, romantiktir.
3. HUTTUS (11 Nisan-20 Nisan): Hassas, mantıklı, dürüst, kıskanç ve irade sahibidir.
4. HUNTA (21 Nisan-30 Nisan): İnatçı, zevk sahibi, kırılgan ve duygusaldır.
5. ÇOLPANCI (1 Mayıs-10 Mayıs): Duygu tutsağıdır. Çocuk ruhlu temiz kalpli Ve sadıktır.
6. KÖLKÖL (11 Mayıs-21 Mayıs): Enerji dolu, aşkta şahane, kahraman yapılı ve iktidarcıdır.
7. ÇAMAY (22 Mayıs-31 Mayıs): Mantıklı, temiz ahlaklı, idealist, fikirde önder,yeteneklidir.
8. KÜYLÜ (1 Haziran-10 Haziran): Düzeni sever. Güç sembolüdür. İhaneti kabul etmez.
9. KUŞMUŞ (11 Haziran-21 Haziran): Mantıklı, parlak, iyimser, eleştirici,şen ve şanslıdır.
10. SEZGEK (22 Haziran-30 Haziran): Mızmız, tatlı dilli, içine kapanık,inatçı, yetenekli, şendir.
11. KUŞDÜGER (1 Temmuz-11 Temmuz): Duyguları mantığından üstündür. Yemeği sever;sanata ve siyasete yeteneklidir.
12. GONDARAY (12 Temmuz-22 Temmuz): İyi bir hafızaya sahiptir, his dünyası zengindir.
13. ÖTGÜR (23 Temmuz-31 Temmuz): Zeki, gururlu, çekicidir. Maddi problemlerini büyütür.
14. KÜSÜMMÜ (1 Ağustos-12 Ağustos): Dedikoduyu, işte önder ve bir numara olmayı sever.
15. KÜNLÜ (13 Ağustos-23 Ağustos): Duygusal, gururlu ve aşkta önderdir. Psikolojiye meraklıdır.
16. SINÇIMA (24 Ağustos-1 Eylül): Şerefli, dürüst, insancıl, yaratıcı, zeki ve otoriterdir.
17. ATÇAK (2 Eylül-13 Eylül): İyimserdir ama depresyona da müsaittir. Gururlu ve hassastır.
18. KILLI (14 Eylül-23 Eylül): Otoriter, gururlu, sabit fikirli, süper zekalı ve insancıldır.
19. CANAKKI (24 Eylül-3 Ekim): Sorumluluk taşır. Yetersizlik kompleksi vardır. Gösterişi sever.
20. BAN (4 Ekim-12 Ekim): Duygusaldır, zor işte arkaya bakmaz. Aşk tutsağıdır.
21. CEMİŞ (13 Ekim-23 Ekim): Altıncı hissi kuvvetlidir. Uygun zamanı seçmekte üstüne yoktur.
22. BATIK (24 Ekim-1 Kasım): Çift karakterli, cesur, gaddar, önderdir.Mükemmel arkadaştır.
23. HIRTLI (2 Kasım-12 Kasım): Çabuk karar verir ve kararlarını bozmaz. Suç komplekslidir.
24. TUTAMIŞ (13 Kasım-22 Kasım): Dinci, idealist, değişkendir. Mistik konulara meraklıdır.
25. USLU (23 Kasım-2 Aralık): Objektiftir. Hoşgörülü, gözlemci, otoriter bir yapısı vardır.
26. KUTAS (3 Aralık-12 Aralık): Mistik, sabit fikirli ve kıskançtır.Anlaşılamaz huylara sahiptir.
27. TUSANAK (13 Aralık-21 Aralık): Güçlü bir karakteri vardır. İktidarcıdır. Emir vermeyi sever.
28. TUTAR (22 Aralık-1 Ocak): Zor durumlardan kolayca çıkar. Sık küser.Arkadaşı azdır.
29. BEÇEL (2 Ocak-12 Ocak): Karamsardır. Dışı ve içi farklıdır. Kötülüğün karşısında zayıftır.
30. PIRSIUAY (13 Ocak-20 Ocak): Geniş bir mantığa sahiptir. Uzun yaşar. Şan sever.
31. BALAUZ (21 Ocak-1 Şubat): Mantıklı, gaddar, önder ve dehadır. Bilim adamı olabilir.
32. CANTAY (2 Şubat-10 Şubat): Titiz, mantıklı, zekidir. Astronomiyle ilgilidir.
33. ERGÜR (11 Şubat-18 Şubat): Aşkta hayalcidir. Önder fikirleri vardır. Psikolojisi hassastır.
34. SÖNEGEY (19 Şubat-28/29 Şubat): Dengesizdir. Çekici, gizemli, kurnaz, nazik ama serttir.
35. CANNAN (1 Mart- 9 Mart): İyi yürekli, tatlı dilli, zarif ve hüzünlüdür. Başkalarına baskı yapabilir. Mistik ve pratik hayat arasında bocalar.
36. ŞATIK (10 Mart-20 Mart): Sanatkar, özgür, depresif ve şehvet düşkünüdür. Rahatsız bir ruha sahiptir. Sinir hastalıklarına yakalanabilir.

En önemli renk?

Dünyanın bütün renkleri bir gün bir araya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli, en özel olduğunu tartışmaya baslamışlar;

YEŞİL demiş ki: "Elbette en önemli renk benim. Ben hayatın ve umudun rengiyim. Çimenler, ağaçlar ve yapraklar için seçilmişim. Şöyle bir yeryüzüne bakın her taraf benim rengimle kaplı..."

MAVİ hemen atılmış: "Sen sadece yeryüzünün rengisin ya ben? Ben hem gökyüzünün hem de denizin rengiyim. Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hiçbir işe yaramazsınız..."

SARI söz almış: "Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim. Güneşin rengiyim. Ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz..."


TURUNCU onun sözünü kesmiş: "Ya ben? Ben sağlık ve direncin rengiyim. İnsan yaşamı için gerekli vitaminler hep benim rengimde bulunur. Portakalı, havucu düşünün. Ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayın..."

KIRMIZI daha fazla dayanamamış: "Ben hepinizden üstünüm. Ben kan rengiyim. Kan olmadan hayat olur mu? Ben tehlike ve cesaretin rengiyim. Savaşın ve ateşin rengiyim. Aşkın ve tutkunun rengiyim. Bensiz bu dünya bomboş olurdu..."

MOR ayağa kalkmış: "Hepinizden üstün olan benim. Ben asalet ve gücün rengiyim. Bütün krallar, liderler beni seçmişler. Ben otorite ve bilgeliğin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz. Dinler ve itaat ederler..."

Ve bütün renkler hep bir ağızdan kavgaya tutuşmuşlar. Herbiri diğerini itip kakıyorken; "En büyük benim" diyormuş.

Derken bir anda şimşekler çakmış ve yağmur damlacıkları gökten düşmeye başlamış. Bütün renkler neye uğradıklarını şaşırmış, korkuyla birbirlerine sarılmışlar..

Ve YAĞMUR'un sesi duyulmuş... "Sizi aptal renkler. Bu kavganızın anlamı ne? Bu üstünlük çabanız neden? Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farklı bir görev için yaratıldınız, birbirinizden farklısınız ve her biriniz kendinize özelsiniz. Şimdi elele tutuşun ve bana gelin!"

Renkler bunun üzerine kendilerinden çok utanmışlar. Elele tutuşup birlikte gökyüzüne havalanmışlar ve bir yay şeklini almışlar...

Yağmur onlara; "Bundan böyle..." demiş. "Her yağmur yağdığında siz birleşip bir renk cümbüşü halinde gökyüzünden yeryüzüne uzanacaksınız ve insanlar sizi gördükçe huzur duyacaklar, güç bulacaklar. İnsanlara yarınlar için umut olacaksınız. Gökyüzünü bir kuşak gibi saracaksınız ve size GÖKKUŞAĞI diyecekler. Anlaştık mı?"

Bu yüzden ne zaman dünyamız yağmurla yıkansa, ardından gökyüzünde GÖKKUŞAĞI belirir.

Biz de gökkuşağındaki o renkler gibi birbirimizden farklıyız ve hepimiz çok özeliz.

VE bunu bilerek etrafımız ile uyum içinde yaşamalıyız...