27 Nisan 2017 Perşembe

Fevkalade cahillik...


Başarının kriterleri bellidir; içinde emek vardır, alınteri vardır, fedakarlık vardır, öz güven vardır, var olmak vardır, dürüstlük vardır, hedef vardır, amaç vardır, dik duruş vardır, mücadele vardır ve en önemlisi karakter vardır.

Bir gün Allah bir kişiye ne istersen vereceğim ama istediğin şeyden sana bir tane, komşuna iki tane vereceğim ona göre iste demiş. Adam düşünmüş ev istesem komşumun iki evi olacak, araba istesem benim bir arabam olacak, komşumun iki arabası olacak ve Allahım sen benim bir gözümü kör et, böylece komşumun da iki gözü kör olur. İşte bazı kişilerin hasetlik, çekememezlik ve cahillik seviyesi bu düzeyde...

Çıkarcı gücün egemen olduğu toplumlar da adalet saklambaç oynar. Hitler Alman halkının tüm desteğini almıştı, düşmanları ise Alman Yahudileri idi. Çünkü Alman Yahudileri çok zengindiler, Alman halkı da çok fakir. Bizim düşmanımız ise Cumhuriyet, çünkü özgürlük vadediyor. Özgürlük olmazsa insanlar köle olacak ve üç maymunu oynayacaklar. Her iki durumda da garip ve korkutucu olan ülkenin halkları nasıl bu durumu anlayamadı? Aslında Alman halkını felakete sürükleyen dönemin din adamları yani papazlardı. Hitler sadece durumu idare edip onları kullandı. Savaş sonrası Almanya gerçeği görüp din ve devlet işlerini ayırdı. Hemen demokrasiye geçip asli görevini yapması için papazı kiliseye yerleştirdi. Biz ise cemaatlerin yönetimlerinden gayet memnun gibiyiz.

İngiltere nasıl Yunanlıları kışkırtıp üstümüze saldırttıysa, aynı oyunu Polonya ile oynamış, toprak vaadedip Polonyalıların Almanya'ya ilk saldırıyı gerçekleştirmesine yardımcı olmuş, sonra da Polonya'ya sırt çevirmişlerdir aynı Yunanlılara yaptıkları gibi. Yani aslında savaşı başlatan Polonyadır. İpler Amerika ve İngilterenin elindedir. Yedi yıl iki tarafa yardımdan sonra kurtarıcıymış gibi ülkeyi işgal etmiştir. Almanya hala bile işgal altında olan bir ülkedir ve Amerika'nın ikinci ayağıdır. İkinci dünya savaşının tarihini aslında Almanlar değil, Amerika ve İngiltere yazmıştır. Bunu da gizlice hem Almanya'ya, hem de Rusya'ya para ve silah yardımında bulunarak başarmışlardır. Sonuç, böcek olmayı kabulleniyorsan kafana bastıklarında şikayet etmeyeceksin.

Güce tapan, kendine güvenmeyen tipler her yerdeler. Amaç yok, hedef yok, başarı yok, çözüm yok, okumaz, kafası karışmaz, sorgulamaz, biat eder ve bir o kadar da doğruyu bildiğinden emindirler. Bilim ve ilim ile ilgilenmeyenlere bir şey anlatamazsınız, anlamak gibi dertleri yok, anlamaya çalışmak için çaba sarf etmezler, ezbere üretim gücü ile yaşarlar. Güneş tutulması, ay tutulması kısa sürmekte ama insan beyni tutulduğunda yıllarca sürmekteymiş onuda anladık...

HÜLYA ÇAKICI

AUSTRO-TÜRKEN


AUSTRO-TÜRKEN,
Avusturya'da yaşayan Türkiye'den gelmiş bütün göçmenlerin ortak adı.
Bugün en büyük gazetesi 'Kronen Zeitung'un başlığı, Austro-Türken'ler ile ilgili. Çünkü referandumda %73'ü "Evet" demiş.
Şaşkınlar ve halk bu gazetenin facebook sayfasında da soruyor:
Doğduğunuz ülkenin politikası ve kaderi ile bu kadar ilgilenmeniz, bu kadar vatansever olmanız gözlerimizi yaşartıyor. Aynı takdiri doyduğunuz, vatandaşlığını alırken Avusturya'nın çıkarlarını da koruyacağınıza yemin ettiğiniz ülke için neden yapmıyorsunuz? Çocuk parası, işsizlik parası, sosyal kasadan yardım, ücretsiz anaokulu, ücretsiz eğitim kira yardımı, 6 ayda bir çift maaş, ucuza araba, ucuza benzin, et, tavuk, salam, sosisiniz vs. bizden. Yıllarca bu ülkenin ekmeğini yediniz, yardım kasasından yararlandınız. Bizim ülkemize ve Avrupa'ya "Nazi" derken, bir bürokratınız hakaret ederken, neden ekmeğini yediğiniz ülkeyi savunup, bize destek olup, kınamadınız da üstüne üstük ödül verir gibi %73 ile olayı taçlandırdınız?

Cevabı aslında çok basit:
1)Oy kullanılan yerlere Evet'çiler otobüs kaldırıp, bütün oyları garantiye aldılar. Çok iyi organize oldular.
2) Austro-Türken'lerin büyük çoğunluğu Karadeniz, İç Anadolu ve Doğunun iç bölgeleri kökenli. Şimdi Avusturya sert yaptırımlar peşinde. Kendisine yapılan haksızlık ve nankörlüğün hesabını nasıl soracağını düşünüyor.

15 yılı aşkındır Avusturya'da çifte vatandaşlık yasak. Türk vatandaşlığından çıkıp Avusturya vatandaşlığına geçenler, nasıl olsa bunlar duymaz, anlamaz diyerek tekrar gizliden Türk vatandaşlıklarını aldılar. Bu referandum ile bu olay açığa çıkıp, Avusturya Hükümeti uyanınca bu şekilde kendilerini kandıran herkesin peşine düştü.

Avusturya Hükümeti, Listeyi seçmen listesinden ve askerlik formlarından ele geçirmiş. Şimdi hepsinin Avusturya vatandaşlığını geri alıp, ekstra bütün yardımlarını kesiyorlar.
Austro-Türken'ler de Viyana Türk Konsolosluğu önünde çok çok uzun kuyruklar oluşturarak Türk vatandaşlığını geri iade için uğraşıyorlar.
(ALINTI / TAKUNYA)

Bunlardaki anlayış, Avusturya gavur ya onların her şeyini almak sevap mantığı. Kendilerini çok akıllı sanıyorlar, ekmek elden, su gölden rahat yaşarken biz burada asgari ücrete, ev kirası, okul parası, pahalı benzin, elektrik, su vs. geçinmeye çalışırken adamlar gayet rahatlar. Avusturya hükumetinin yerinde olsam hepsini kapıya koyarım.

Hani memleketi çok seviyorlardı? Ama vatandaşlıktan çıkmak için kuyruğa girmişler. Avusturya onları geri göndersin, asgari ücretle yaşasınlar da görsünler, neyin ne olduğunu bilmeden hariçten gazel okumak kolay. Ama onlara bir şey olmaz, Türk vatandaşlığından da çıkarlar, Türkiye'yi karanlığa da yuvarlarlar.

Uzaktan kumandayla ülkeyi mahvettiler şimdi de TC'den çıkıyorlar. Bu nasıl bir onursuzluk. Kendi ülkesinde iş bulamayıp Avrupanın hizmetçiliğini yapanlar, bir de bununla övünenler gelin sizleri bekliyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Ufku görebilsek cesur olacağız...


Ülkeler siyaset izlerken hep değişen dünya düzenine veya değiştirmeye çalıştıkları dünya düzenine göre hamlelerini yaparlar. Sorgulanmayan her düşünce, her olay keşkeleri bol hayat tarzı olarak geri döner. Dünyanın ilk uygarlıklarından olan Etiyopya'da sınır şehirlerin birbirlerine nasıl düşman yapıldığı, biz olmadıkları için kendileri açken, susuzken nasıl başkalarının peşkeşlerine seyirci kaldıkları, koskoca bir kıtanın nasıl talan edildiği... Tarih tekerrürden ibaret balık hafızalı, cahil topluluklar yüzünden bu tekerrür. Cahili kandırmak kolay, bildiğinden döndürmek zordur. Akıl sınırı olmayanın dil sınırı hiç olmaz, böylelerinin vereceği fayda konuşmamak ve var olmamaktır.

Uygar dünyayı inşa edeceğiz diyenler en başta vahşeti yaratıyor ve sözde uygarlıkların çıkarlarına hizmet etme halinde şekillendiriyorlar. İnsanoğlunun ilkel halinde şimdiki düzeydeki saldırganlık dürtüsü yokmuş. Toplumsal yaşamla üst yapının şekillendirdiği kabuller bu saldırganlığın dozunu artırmış gibi görünüyor. Aslında insan her gün kendisini yaratıyor, bazen üstüne bir şeyler ekliyor, bazen üstünden bir şeyleri kaldırıyor.

Referandumun sonucunda ister rejim değişikliği, ister sistem değişikliği denilsin sonuçta ölümlüyüz, Cumhurbaşkanımız da bir gün ölecek veya siyaset yaşamına son verecek. Asıl soru; ülkede geleceğimize yönelik bir siyasi plan yapılıyor mu? Yapılıyorsa ileri de siyasi lider kim olacak? Başkanlık sistemi yeni gelecek kişi için mi getirildi? Belki aceleyle olduğu için kendi seçmeni bile oy vermedi bu kişiye. Basit, hatta belki çok basit olabilir. Çünkü basit işler önemsenmez, görülmez ama hep bir plan vardır. Yapılan işlemler sadece Müslümanlara yönelik nedense, yıllarca plan yaptılar bizler de yıllarca bozduk. Bizleri geriye düşürenler sürekli içimizden çıkan kuzu görünümlü kurtlar oldu. Kendimizi ve gelecek kuşağı ilim, bilim, matematik, fen, tarih vs. gibi konularda en iyi şekilde yetiştirmeliyiz ki, ülke olarak ayakta durabilelim. Hepimizin bir hesabı olabilir ama unutmamak gerekir ki, en büyük hesap sahibi yüce Allahtır.

Yapılan her adaletsizlik hepimizin içinde bulunduğu gemiye açılan birer deliktir. O delikler çoğaldıkça ve tamir edilmedikçe, gemi su almaya devam edecektir. Bu durum gemidekileri daha çok korkutacağı için paniğe yol açacak, ruhsal bunalıma sokup, gemide olayların artmasına, huzursuzluğun dayanılmaz hale gelmesine neden olacaktır. Gemimiz sakin ve havanın açık olduğu bir zamanda değil, şimşeklerin çaktığı, dalgaların olduğu fırtınalı bir zamanda yol alıyor. Ama bu durum kaptan için çok büyük bir sıkıntı değil, çünkü gemi batacak olursa binecekleri gemileri var, olan yine gemiye ve gemidekilere olacaktır.

Kimin gittiği, kimin kaldığı kimsenin umurunda değil, giden gittiğiyle kalıyor. Hiçbir olumsuzluktan ders çıkaramayan, hava cıva kahramanlık taslayan insanlar olduk. O kadar karışık bir haldeyiz ki tatmin olamıyor, doymuyoruz. Olumsuzluklar, mutsuzluklar ve sorunlar besin kaynağımız olmuş durumda. Bu durum öz güvenle ve toplum içi yaşam görgüsüyle ilgili. Sevgi, saygı, görgüyle yetiştirilmiş insanların çoğunlukta olduğu toplumlardan nezaket kuralları geçerlidir. Şimdiler de ise kapitalizm görgü kurallarının geçerli olduğu toplumları da bozmaya başladı, ego ve bencillik ön plana çıktı.

Akıl sağlığını koruma moduna geçmek gerekiyor. Son zamanlarda çok fazla açıklamalara maruz kalmaya başladık, topu topu bir tane beynimiz var, var olanı da bir şekilde korumanın yolunu bulmak gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

22 Nisan 2017 Cumartesi

Bana Felsefe Yapma!


Doğduğunuz anda başka bir bebekle yer değiştirmiş olsaydınız nasıl bir hayatınız olurdu? ABD'de, Fransa'da, İngiltere'de veya Hindistan'da doğmuş olsaydınız şimdiki hayatınıza göre neler daha farklı olurdu? Değerleriniz, inançlarınız, tutumlarınız neler olurdu? Veya aynı toplumda daha zengin yada daha yoksul bir ailenin çocuğu olarak doğduğunuz bölgeden daha gelişmiş yada daha az gelişmiş bir bölgede veya farklı cinsiyette doğsaydınız hayatınız şimdi yaşadığınız gibi mi olurdu? Aynı eğitimi görebilir, aynı işe girebilir miydiniz? Aynı davranış ve tutumlara mı sahip olurdunuz? Kısaca aynı insan mı olurdunuz? Bunu düşünmek bireysel olduğunu düşündüğünüz bir çok şeyin büyük ölçüde toplumsal faktörler tarafından belirlendiğini anlamamıza yardımcı olacaktır.

Felsefe, bilim, sanat üçlüsü bir toplumda birlikte değer görür. Bilimi öğrenilmeden ezberlenen formüllerden, sanatı sahte, zorlama, şiddet, öfke, entrika içeren dizilerden ibaret gören bir toplumun gençleri felsefeyi de duyduğu gibi bilir. Felsefe yapma kafan karışır, consume, obey, die / tüket, itaat et, öl. Hele siyasette bunu söylüyor ve senin yerine düşünür, karar veririm diyen bir yapı varsa öğrenci de felsefi düşünceye direnir, ön yargılı yaklaşır ve zor yerine kolayı tercih eder. Felsefe bizim gibi toplumlar da azınlığın işidir. Farkındalık sahibi okuyan öğrenci de bir o kadar azdır. Bir şeyler ne kadar çoksa o kadar yoktur.

Ülkemizde felsefeye olan ilgi çok az. Üniversiteler de bile felsefeyi, düşünmeyi, konuşmayı ve sorgulamayı seven insanların sayısı oldukça az. Bu durum kişinin içinden gelmesine / olmasına bağlı hale getirilmiş. Aslında felsefeye en çok ihtiyacın olduğu alan dinlerdir, çünkü insanların niçin inandıklarını bunun felsefi ve bilimsel sebeplerini bilmeleri gerekir, başımıza gelenlerin nedenlerinden birisi de ezbere Müslümanlıktır. Görüş ve bakış açısı olarak değerlendirilmediği sürece felsefe kimseye uğramayacaktır. Felsefe tanımsal olarak bile tam olarak anlaşılmayan bir alan olarak karşımızda duruyor. Her düşünceyi bir karşıt üreterek açıklama kısırlığı, felsefeyi din karşıtı olarak konumlandırarak kendisini gösteriyor. Soru sormaktan kaçınan ve derinlemesine düşünmekten aciz bir toplum var. Ayrıca insanlar pragmatizm etkisinde kaldıklarından felsefeyi yararsız bir etkinlik olarak düşünüyorlar. Orta öğretim felsefenin temel kavramları dersi verilmediği için ilerleyen yıllar da felsefeye dair de ilgi gelişmiyor.

Tanrı kelimesini kullandığı için felsefe hocalarını dinsiz diye tabir ediyorlar bu derece alakasızlar. Toplumsal tabuları yıkmak oldukça zor. 'Ya bir sus Allah aşkına bana felsefe yapma" bakışı ne yazık ki yediden yetmişe hakim.

Felsefenin tüm konu alanlarına nasıl yararlı olduğunu, farklı bakış açısı kazandırdığını, felsefenin gerçekte yaratıcıya ulaşmanın bir aracı olduğunu söyleyerek, tabuları bir anda yıkarak felsefe sevdirilemez. Ancak sevgi ve hoşgörüyle düşünceleri temellendirerek, anlatarak sevdirilebilir. Küçümseyerek ve ötekileştirerek hiçbir şey sevdirilemez. Toplumun büyük bir kesiminin felsefi konuşmalardan sonra takındığı tavırları sineye çekip dayanmak gerekiyor. Yavaş yavaş beyinler açılacak ve bu da dayanılması gereken uzun bir süreç.

HÜLYA ÇAKICI 

20 Nisan 2017 Perşembe

Köy Enstitüleri en büyük eğitim reformudur.!


Köy Enstitüleri en büyük eğitim reformudur.!
Türkiye'de hiçbir başarı cezasız kalmıyor.
Köy Enstitüleri'nin kapatılması en yakın örneği. En büyük eğitim reformudur.
Asıl kapatılma sebepleri.
O zamanlar Devlette ve Ülke çapında önemli yerler edinen kişilerin, Enstitülerden, Enstitüdeki eğitimden ve oradan yetişenlerden KORKMASIDIR. Bu önemli eğitim hareketi, şehrin kompradorları ve doğunun toprak ağaları tarafından önce engellendi/sonra kapattırıldı.
Köy enstitüleri kapanmasaydı, Türkiye orta doğunun en güçlü ülkesi olacaktı. Bundan korkan ABD ülkemizdeki işbirlikçilerine kapattırdı. Emperyalizme geçit vermeyen Çanakkale ve diz çöktürülen Kurtuluş Savaşı Zaferimiz korku nedenleridir. Dış egemen Emperyalist ülkeler ve içerdeki basiretsiz kişilerin ortak çabalarıyla kapatılmıştır. Seksen öncesinde bütün köyler de okul vardı. Turgut Özal tarafından kaldırıldı. Çünkü yurdumuzun saygın insanlarının aydınlığa açılan  kurumlarıydı.
Şehre göçü önlemenin tek projesidir. Rantiyecilerin işine gelmeyen bir durumdur.

Köy enstitülerini kapatan Adnan Menderes'tir. Toprak ağaları ve feodal güçler böyle bir uygulamanın kendilerini güçsüzleştireceğini öne sürerek kapatılmasını istemiş ve bunun için tüm Doğu-Güneydoğu oylarını vermişlerdir. Tabii asıl kapatılmasını isteyen Amerikadır. Marshal yardımına karşılık köy enstitülerinin kapanması ve Mısırözü yağı alması karşılığında bir çok maddeyi içeren anlaşmayı Menderes kabul etmiş ve imzalamıştır. Menderes'in Türkiye'yi küçük Amerika yapma söylemleri ve yabancılara toprak kullanım hakkı ilk Menderes zamanın da verilmiştir.
Köy Enstitüleri, halk kolay yolu tercih etmesin diye kurulmuştu. Ülkenin kalkınmasını sağladığı gibi işsizliğe de çözüm olacaktı. O zaman ki CHP'nin en büyük yanlışlarından biridir kapatılmasına engel olmamak. Bedelini hala ödüyoruz.

Bu iş çağdaş üretken, vizyon ve misyon işi. Şimdikiler de bunların hangisi var. Atatürk'ü bunlardan ayıran en temel özellik. Atatürk üreten. Diğerleri tüketen.
Sorgulamamak, ağalık düzeniyle yönetilmeye mahkum olmak, yıllardır Türkiye'de yaşanan acınası bir hal. O yıllar da hızlı toparlanan bir Türkiye var. Kimin işine gelir zeki bir toplum. Korku, bilinçli ve akıllı nesillerin yetişmesine engel oldu. Olmaya da devam ediyor. Örneğin, Aşık Veysel'de bir Köy Enstitüsü öğretmeniydi (Usta öğretici olarak 15 üstü Köy Enstitüsü gezmiş ve bazılarında uzun süre kalmış, öğrencilerle çalışmış, eğitim vermiştir. Saz öğretmeni olarak). Ve Aşık Veysel'i tüm Türkiye'ye tanıtan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'nde yaptığı saz öğretmenliğidir. Günümüz de hala adının üstüne bir ad çıkmadı. Bu arada Ruhi Su'da Köy Enstitüsü Öğretmeniydi. Bu örnekler ne demek istediğimi anlatmak için yeterlidir. Rahmetli amcam da Köy Enstitüsü'nde okumuştu. Çok güzel yağlıboya, suluboya resim yapar, mandolin çalardı. İyi marangoz ve bahçıvandı. 6 şişle yün çorap örüşüne şahidim. Tüm bunları Köy Enstitüsünde öğrendiğini anlatırdı. Köy enstitüleri aklınıza gelebilecek her konu da bilgisi olan eğitmenler yetiştirmiş, bu ülkeye çok şey kazandırmış ama ömrü kısa olmuştur.
81 ile sıradan üniversite yapmak marifet değildir. Marifet medeniyetin ışığın da gerçek bir üniversite olan bu enstitüleri kapatmamaktı.
Dünya'da üretimin ve eğitimin bir arada yürüdüğü ender eğitim sistemlerinden birisidir. Keşke tekrar açılsa da eğitim, öğretim dersanelere kalacak kadar yerler de sürünmese.
Böyle devam etseydi, şimdi televizyonlardan, gazetelerden ve dünya basınından ülkemizle ilgili bu haberleri duyuyor olmazdık. Kapatarak kendi kaderimizi kendimiz çizmiş olduk. Bilim ve sanat toplumları kanatlanarak uçarlar. Uçamayanlar tavuk olarak kalırlar. Önlerine atılan bir avuç yemle yetinirken arkalarından alınan yumurtayı görmezler.
Ülkenin batışını hızlandıran bu ilim/bilim yuvalarının kapanmasıdır. Vebali kapatanların başına.
Düşünen insan, üreten insandır. Bu da birilerinin tekerine çomak sokacağı için Köy enstitüleri kapatılmıştır. Yükseliş ilerleme başladığında hemen bir balyoz gelip kafamıza çarpıyor. Oysa bu başarıları ileri götürmek için savaşmak lazım. Demek ki o gücümüz yoktu. Halen de yok.
Köy enstitüleri bu ülkenin uyanış destanının ve milli mücadelesinin onurudur. Binalar, yerler, şehirler yok edilebilir. Yok sayılabilir. Köy enstitülerinden vatana yayılan aydınlık unutulsun diye. Tarih topyekün yadsınabilir. Ancak köy enstitülerinin bu ülkenin eğitim hayatına kattığı aydınlık fikirler yok edilemez.
1985 yılında Diyarbakır'daki Dicle Köy Enstitüsünü, bir yıl sonra da Hasan Oğlan Köy Enstitüsünden geriye kalanları gezme şansım olmuştu. Tarım alanları, hayvancılık, arıcılık, marangoz atölyeleri, demircilik, terzilik, resim heykel, müzik ve daha sayamadığım birçok atelyeler. Orada okuyan çocuk hayatta gerekli olan, ihtiyaç duyacağı birçok beceriyi kazanarak mezun olacaktır. Kaldı ki o dönem yazar, ressam, ozan ve sanatçılarımızın çoğu Köy Enstitüsü mezunu değil mi? Bu ülkenin dibine dinamiti Köy Enstitülerini kapatırken koydular. Sonra da öğretmen okullarını kapatarak devam ettiler.

Belki eşi benzeri olmayan bir eğitim modeli değildir. Buna rağmen ülkemizdeki şimdiye kadar ki ve halen de en iyi eğitim projesidir/Eğitim yerleridir.
Her yıl, Köy Enstitüleri'nin kapatıldığı gün, yıldönümlerin de dünyanın her yerinden vatandaşlar aynı saatte beddua okusalar.! Bence bir süre sonra dayanamazlar ve yeniden açmak zorunda kalırlar. Tabii güncellenmiş örnek modellemeyle :)

HER İŞ GELİRDİ ELLERİNDEN. ÖNLERİN DE SAYGIYLA EĞİLİYORUM.

HÜLYA ÇAKICI

19 Nisan 2017 Çarşamba

İki büyük lider...


Dünyaya iki büyük lider gelmiştir. Birincisi Allah tarafından alemlere rahmet olarak gönderilen dinimizin peygamberi; Hz. Muhammed Mustafa, diğeri Allah tarafından ülkemize nasip edilen, silah arkadaşları ile birlikte ezanımızın dinlenmesini, bayrağımızın inmemesini sağlayan Mustafa Kemal Atatürk'tür.

HZ. MUHAMMED (SAV), cahiliye döneminde sahte dinler üreten, sahte Tanrılar piyasaya süren, zengin ve para babalarına karşı direnip, halkını İslamla buluşturmuş, köleliği kaldırmıştır. Kız çocuklarının diri diri öldürüldüğü bir zaman da kızını omzuna alıp gezdirmiş, 'ilim Çin'de de olsa gidiniz' diyerek halkına cehaleti değil, aydınlığı göstermiştir. Bugün ise onun ismini kullanarak kendilerini şeyh, şıh ilan edenler ve onların kandırdığı halk ellerinde Kur'an, kalplerinde kinle dolaşıyorlar. Halk okumak yerine dinletilerek uyutuluyor ve dinletenler de kendi uydurdukları şeyleri dinletiyorlar. İsrail Amerika'ya Müslümanları öldürtüyor, Müslüman da Müslümanı öldürüyor. Cemaat liderleri Müslüman kanı dökenleri değil, Müslümanları yöneten ve Müslüman olan liderine hakaret ediyor, ettiriyor. Hiç İsrail ve Amerika'ya lanet okuyan, kınayan bir cemaat lideri veya müridi duydunuz mu?

Diğer lider ve devlet adamı olan, 'dünyanın en büyük lideri Hz. Muhammed'dir' diyen Mustafa Kemal Atatürk, silah arkadaşları ile birlikte haçlıları ülkemizden temizliyorlar. Mustafa Kemal Atatürk, Padişahlık zamanında egemenliği kendisine değil, milletine vererek dünyayı kendisine hayran bırakan bir liderdir. Ve halkına 'benim sözlerim ilimle çelişiyorsa sözlerimi bırakın ilimi seçin' diyerek cehaleti değil, aydınlığı seçmesini telkin etmiştir. Kulun kula değil Allah'a kulluk etmesini öngörüp, egemenliği kendine değil de halka vermiş, ülkesini kimsenin iç işlerine karıştırmadığı gibi, kimseyi de ülkesinin iç işlerine karıştırtmayarak büyük bir devlet adamlığı yapmıştır. Yahudilerin büyük İsrail devletini kurma hayallerini yıkmıştır. Yüzyıl önce Yahudilerin dünyanın sahibi konumunda olduğunu anlamış ve ülkesini ona göre dizayn etmiştir. Ama ondan sonraki devlet adamları ona değil, İsrail ve Amerika'nın dediklerine uymuşlardır. Yahudilerin sistemi demokrasiden, tek adamlığa, oradanda dedikleri yapılmazsa halkına düşman edip, tamamen ülkeleri ele geçirmek şeklindedir. Bundan dolayı Mustafa Kemal'i sevmezler, cemaat liderleri ve müridlerine Mustafa Kemal'e küfrettirip, vatan haini gibi göstertip, ayyaş, sarhoş, dinsiz vs. gibi iftiralar atarlar. Bunların gözlerini para hırsı ve menfaatler bürümüş, kalp gözleri mühürlenmiştir.

Elimizde Kur'an var ama anlamıyoruz, Hz. Muhammed (sav)'ın ismini sayıklıyoruz ama yapın dediklerini uygulamıyoruz. Atatürk'ün öngörülerinin hepsi tek tek çıktı ve çıkmaya devam ediyor. Bizler yine de iki büyük liderin yolundan gitmeye devam edeceğiz ve bölünmeyeceğiz.

HÜLYA ÇAKICI

Yurt dışı Türkleri...


Türkiyeyi çok seviyorlar ve Türk halkının refah içinde olmasını istiyorlar Avrupa'da yaşayan Türkler (). O zaman tüm mal varlıklarını buraya getirsinler. Almanya'da, Hollanda'da vs. kalmasınlar. Türkiye'ye izine gelirler 'abow ne pahalı ülke ya nasıl geçiniyorlar burada, bin euro bozdurdum az önce düşürdüm sandım ataş pahası bura gavurun gözünü seviyim anam' derler. Yıllardır Avrupa'da ama yaşadığı ülkenin dilini bile tam bilmez, kendi gettolarında yaşarlar, parasını yediği adama gavur der, kafir der, kurtlar vadisini izler milliyetçi duygusu kabarır, muhteşem yüzyılı izler ben Osmanlı torunuyum der, der de der ama Türkiye de yaşamaya yanaşmazlar.

Yurt dışında yaşayan Türkleri inceleyelim; Avrupa'daki Türk vatandaşları Avrupalının yapmadıkları pis işleri yaptılar. Eğitimleri düşüktü, dolayısıyla Avrupalı onlara biraz tepeden baktı. Çoğunluk oranın kültürüyle bütünleşemediler, içine kapandılar ve kendi gettolarına, camilerine, kahvehanelerine çekildiler. Avrupalıyı kıskançlık alttan alta nefrete dönüştü ve dine sarıldılar. Türk dizileri özellikle kurtlar vadisi veya muhteşem yüzyıl gibi diziler de 16. yüzyılın, büyük Osmanlının Avrupayı fethedişi, horlanmışlığı ve ezikliğini unutturdu.

Arap ülkelerinde bu biraz tersine işledi. Oradaki vatandaşımız iyi kötü bir demokrasi kültüründe yetişip oralara çalışmaya gitti. Ama orada gördü ki, basit bir hata kırbaçlamaya, yıllarca hapsedilmeye, hatta kellenin kılıçla uçurulmasına neden oluyor. Türkiye'deki demokrasiyi eksikte olsa mumla arar duruma düştü. Onlarda onun için yüksek hayır oyu verdi.

Amerika'ya gidenlerin sosyolojik durumu Avrupa'ya gidenlerden farklı. Avrupa'ya gidenler iş, ekmek peşinde, eğitimi düşük, genel olarak Orta Anadolu insanları. Amerika'ya gidenler ise ya orta sınıfın maceracı, girişken çocukları yada eğitim için oraya gidipte orada kalanlar, İngiltere'de de durum aynı. Çünkü 60'lı yıllarda başlayan Avrupa'ya işçi göçünde İngiltere ayağı yok, İtalya ayağı da yok. Almanya, Avusturya, Hollanda, İsviçre, Belçika ve Norveç var.

Avrupa'da demokratik, özgürlükçü bir devlette yaşayıpta, kendi ülkendeki baskıcı, anti-demokratik bir değişimi onaylamak gerçekten çelişkilerle dolu ve bir izaha muhtaç.

HÜLYA ÇAKICI

Yaşlı Adam ve Beyaz Atı


Öykü ünlü Çin düşünürü Lao Tzu'nun zamanında geçer. Lao Tzu, bu öyküyü çok sever ve anlatırmış. Köyün birinde bir yaşlı adam varmış. Çok fakirmiş ama Kral bile onu kıskanırmış. Öyle dillere destan bir beyaz atı varmış ki, Kral bu at için ihtiyara nerdeyse hazinesinin tamamını teklif etmiş ama adam satmaya yanaşmamış. “Bu at, bir at değil benim için; bir dost, insan dostunu satar mı” dermiş hep. Bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Köylü ihtiyarın başına toplanmış: “Seni ihtiyar bunak, bu atı sana bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Krala satsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne paran var, ne de atın” demişler. İhtiyar: “Karar vermek için acele etmeyin” demiş. ”Sadece at kayıp” deyin, çünkü gerçek bu. Ondan ötesi sizin yorumunuz ve verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa bir şans mı? Bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir başlangıç. Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.

Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Aradan 15 gün geçmeden at, bir gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi kendine. Dönerken de, vadideki 12 vahşi atı peşine takıp getirmiş. Bunu gören köylüler toplanıp ithiyardan özür dilemişler. Babalık demişler, sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir talihsizlik değil, adeta bir devlet kuşu oldu senin için, şimdi bir at sürün var.

“Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. “Sadece atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu. Ondan ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç.

Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler ama içlerinden “Bu adamın akli dengesi yerinde değil” diye alay etmişler. Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini temin eden oğul, şimdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler gene gelmişler ihtiyara. “Bu atlar yüzünden tek oğlun, bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak başka kimsen de yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı olacaksın” demişler.

İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye cevap vermiş. ”O kadar acele etmeyin, oğlum bacağını kırdı, gerçek bu, ötesi sizin verdiğiniz karar. Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra neler olacağı size bildirilmez.”

Birkaç hafta sonra, düşmanlar kat kat büyük bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarın kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almış. Köyü matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden gençlerin ya öleceğini, ya da esir düşeceğini herkes biliyormuş. Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık ama, hiç değilse yanında. Oysa bizimkiler belki asla geri dönyecekler. Oğlunun bacağının kırılması, talihsizlik değil, şansmış meğer.”

“Siz erken karar vermeye devam edin” demiş, ihtiyar, “oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek gerçek var, benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece Allah bilir.” Acele karar vermeyin. Hayatın küçük bir dilimine bakıp, tamamı hakkında karar vermekten kaçının. Karar; aklın durması halidir. Karar verdiniz mi, akıl düşünmeyi, dolayısı ile gelişmeyi durdurur. Buna rağmen akıl, insanı daima karara zorlar. Çünkü gelişme halinde olmak tehlikelidir ve insanı huzursuz yapar. Oysa gezi asla sona ermez. Bir yol biterken, yenisi başlar. Bir kapı kapanırken, başkası açılır. Bir hedefe ulaşırsınız ve daha yüksek bir hedefin hemen oracıkta olduğunu görürsünüz.”

(ALINTI / LAO TZU)

EŞŞEĞİN GÖLGESİ


Demosten (MÖ 322) eski Atina Kent Devletinde yaşamış ünlü bir Siyasetçi ve büyük bir Hatiptir.
Bir gün büyük bir Kalabalığa Ülkeyi İlgilendiren Önemli bir Mesele hakkında hitap etmeye çalışıyor, Ancak Halkın da Hiç İlgilenmediği Görülüyordu.
Demosten bunu görünce konuyu değiştirerek şöyle söyledi;
-  ''Bir Adam, evindeki eşyasını bir diğer Köye götürmesi için Eşek Kiraladı. Eşeğin Sahibi de birlikte gideceğini söyledi, Eşeğin İşi Bitince Hayvanı geri getirecekti. Öğle üzeri Yemek İçin Mola verildi. Güneş çok kızdırıyordu ve Eşeği Kiralayan, Hayvanın Gölgesine Uzanarak dinlenmek istiyordu.
Eşeğin Sahibi ise;
- ''Sen Sadece Eşeği Kiraladın, Gölgesini Değil. Eşeğin Gölgesinde Ben Dinleneceğim'' diyerek Eşeği Kiralayanı, Eşeğin Gölgesinden Kaldırmak İstedi. Eşeği Kiralayan;
- ''Ben Eşeği her şeyiyle kiraladım. O nedenle Gölgesinde Dinlenmek de benim hakkımdır'' diyerek karşı çıktı...

Demosten konuşmasının bu noktasında durdu ve Kürsüden Ayrılmak İçin Davrandı. Ancak Dinleyiciler, hep bir ağızdan; Kürsüden Ayrılmamasını ve Eşeğin Gölgesinde Kimin Dinlendiğini Söylemesini istediler..

Çağın Büyük Hatibi ve Halk Adamı Demosten o zaman bağırarak dedi ki;
- ''Siz ne Aptal insanlarsınız..! Sizi çok yakından ilgilendiren Hayati Bir Mesele Üzerindeki Konuşmayı dinlemek istemiyor, ama Eşeğin Gölgesiyle ilgileniyorsunuz.!''

Evet...! Şu Çok Acı Bir Gerçektir Ki;
Hayati ve İnsani Konuları, ya da Memleketi İlgilendiren Çok Önemli Konuşmaları Dinlemek İstemeyen, Ancak Gırgır ve Şamata ile, Yalan Dolan Dolu Sözlere Alkış Tutan, Aklını Birilerine Kiraya Vermiş Olan Eşekler (!), Bugün Olduğu Gibi, Dün De Vardı...!

Yalnız; Dört Ayaklı Eşekler Tarihe Gömülse De,
İki Ayaklı Eşekler Bu Günlere Baki Kaldı.

18 Nisan 2017 Salı

İran devrimi...


İran devriminden bir yıl önce İran'ın en ünlü eğlence merkezi Rex Sineması saldırıya uğrar. Yıl Ağustos 1978.

O dönemin teröristleri aşırı dinci bir örgüt adı altında içeri girerek kapıyı kitler ve mekanı yakmaya başlar. Bu tarz olaylar artmıştır İran'da. O gün orada 470 kişi hayatını kaybeder. İnsanlar yaşanan kaostan korkup sosyalliği bırakır, ev toplanmaları artar, yollar-sokaklar boştur ve herkes sessizleşir, boyun eğer. Alkol satan mekanlar taşlanıp yağmalanır, başını kapatmayan kadınların kocaları dövülür ''neden kadınına sahip çıkmıyorsun diye.

Hemen ardından İran - Irak savaşı başlar nedensiz yere, büyük abilere pazar lazımdır çünkü, silahlarını satarlar... Bir milyon masum/sivil insan hayatını kaybeder. Sekiz senelik savaş boyunca vatan, millet, toprak, kan, şehit diyerek ortalık kırılır. Sekiz senenin sonunda savaş biter ve halk uyanmaya başladığında sistem çoktan değişmiştir; aydınlar, iş adamları ortadan kaybolmuştur. Ortalıkta cirit atan, kökü belirsiz halkın inancına sahip çıkması için özel bir ordu kurulmuş ve sosyal yaşam bambaşka bir hal almıştır.

Başarılı bir algı yönetiminin ve terörizm girişiminin gerçek yaşanmış bir örneğidir bu. Akıl tutulmasının başladığı, mantığın bittiği yerdeyiz.

16 Nisan 2017 Pazar

Akıl değer görmediği yerden göç eder...


Dünyayı yönetebilmek için algı yönetimini çok iyi bilmek, uygulamak ve aynı zamanda tarafınıza etkilerini azaltmak birinci derecede önemli diyebiliriz. Bugün hiçbir şey göründüğü gibi değil, olayların içeriğini iyi analiz etmemiz gerekiyor. O kadar çok teori dolaşıyor ki, aklın yerini hurafeler alınca böyle oluyor.

Dünyanın bu hale gelmesinin en büyük nedeni; insan olmayı becerememekten kaynaklı, sanıldığından çok daha ilkel olması insanın. Ne zaman popülasyonu artsa kendini imha eden bir döngü de takılıp kalmış ve gelişmeyi reddetmeye programlanmış bir doğasının olması ve bunun bile farkına varamayacak kadar sorgulamaktan, doğduklarından beri önlerine koyulan kalıpların dışında düşünmekten aciz olması.

İnsanları türlü kategorilere ayırıp sonra bu kategorilerin savaşmasını sağlayan zihniyetten, renginin siyah, beyaz, sarı vs. olmasının kendi elinde olmadığını anlayamayan insanlar.

Ülkemiz de insanlar ile anlaşamadığın bir konuda tartışmaya gerek yok. Siyaset, iş v.s bir çok konuda genel olarak insanlar kendi diklerine gidiyorlar. Öz eleştiri, kendini geliştirme gibi istekleri yok, tamamen gözlem ile taklit anlayışı var, şekilcilik var. Argüman yok, argüman bazlı tartışma yok, her kesim kendi fikrini dikta etmek istiyor. Çok zeki bir insanın ilk öğrenmesi gereken zekasının ışığını azaltmaktır. Çünkü tam parlarsa cahiller anlamaz, okumuşlar kıskanır sonuç dışlanırsın. Öyle bir ortamda yaşıyoruz ki zekanın kırıntısını gören üstüne çullanıyor, çalışan beyinlere tahammülleri yok yani aptal görünmeyi becerebiliyorsan yeterince zekisin günümüzde. Lüzumsuz işlere kafa yorup, lüzumlu olanlarına da yormayan insanlarız. Kendisini göremeyen milletler her zaman korkmaya ve sinmeye mahkumdur.

İnsan aklıyla ve yüreğiyle baktığı zaman doğruyu görebilir, gerçeğin mayası gözle görülmez. İnsan kalitesini ölçecek standartta insan yetiştiremiyoruz. Belki de sistem artık liyakat uzerine işlemediği için insanlar da kendilerini yetiştirmek için çaba sarfetmemeye başladı, bunun farkında olanlar da zaten sistemin dışındalar. Kendimizle ilgili bir çok konuda biz değil başkaları karar veriyor. Ne konumda olursanız olun başka karar mekanizmalarının hedefi olmaktan kurtulamıyorsun.

Gelişmemiş toplumlarda geleceği değil günü kurtarmak geçerli. Dünyayı bir virüs gibi yok ederek yaşıyor, kendimize alan yaratıyoruz. Bilinç, zeka, akıl tüm ihtimalleri önümüze yığıyor ve ihtimallerde yok oluyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Ekip biçme meselesi!


Sorunlarınız zaten etrafınızdakilerin çoğunun umurunda olmaz üstüne üstlük sevindirir. Kimsenin yara izi bir başkasında sızlamaz o yüzden nasılsın sorusuna iyiyim sağol dışında cevap vermeye gerek yok. Bundan da ne kadar güven o kadar mutluluk formülü çıkıyor ki, yaşananlar düşünülünce bu sözün doğruluğu hissediliyor. Eksiksiz ve kusursuz bir hayatı isteyenler değil, bulundukları halden hoşnut olmasını bilenler mutlu olabilirler. Bu sırra erenler mutluluğa kavuşmak için ne işlerinin düzelmesini ne de zengin olmayı bekler. İçinde bulundukları şartları en iyi şekilde değerlendirerek mutlu olmasını bilirler.

Gerçekleri idrak ederek yaşanılanlar evrensel duygular ve hislerdir. Kendi gerçeğini farkedip örnekler duymak, sadece bizim sorun yaşamadığımızı bilmek, neden ve sonuçları görmek, bunu bilincimiz doğru kabul ettiğinde buna inanırız, bununda gelecekteki yaşamımızı daha kaliteli hale getireceğine inanırsak değişim gerçekleşir.

Dünden öğrendiğimizi bugün uygulayamıyorsak dünün bir anlamı olmaz. Bir yere kadar üzüImek, bir yerden sonra vazgeçmeyi biImek gerek. Geçmişte yaşamak insanı hiçbir zaman ileriye götürmez. Yaşanılanlar tecrübe olmalı ama asla geleceğimiz için kabus olmamalı. Herkese mahsus değil belki ama biraz azimle atılamayacak adım yoktur. Küllerinden doğabilir insanlar ve zihinlerinden geçmişi yerleştirdikleri gibi yavaş yavaş silebilirler isterlerse ve sonrasında da gelsin yeni biri, yeni bir zihin, yeni hayat.

İnsanlık içimizdeki bilgeliğin, neşenin, saygınlığın, asilliğin gücüdür. Öyle ki, davranışlarımızda kendisini gösterir ve böylece kişiliğimiz oluşur, bize neşe, huzur ve anı yaşama hissi verir. Kendi hayatının sahibi olabilmeli insan doğrusu ve yanlışı ile, doğru amaçlar edinebilmek ve o doğrular için yaşamak her şeyden önce sağlam bir karakter, düşünen bir akıl ve vicdan gerektirir.

İnsanların düşüncelerini değiştirebileceğini ve hayatlarına bu düşüncelerle yön verebileceğini düşünsem bile özün hiçbir zaman değişmeyeceğini biliyorum. Zalimlerin çarkı, cahillerin çalışmayan kafalarıyla döner. Ay tutulur, güneş tutulur, dil tutulur ve sonunda akıl da tutulur. Tutuk bir akıl için mantıksal gerekçeler iflas etmiştir. Çünkü esas sıkıntı tüm bunların toplumda kabul görmesidir. Karanlıkta yaşamaya alış güneş her zaman olmayacak...

HÜLYA ÇAKICI

14 Nisan 2017 Cuma

Heidi'nin ayağı niye çıplak?


Verdingkinder'lar!
(Çıplak ayaklı çocuklar)

Bu da dünyanın en özgür ve demokratik ülkesi olan İSVİÇRE'nin karanlık ve aşağılık tarihinden bir kesit!

Çok sevilen yıllarca izlenen Heidi karakterinin gerçek hikayesi ve çıkış nedeni!

Johanna Spyri'nin 53 yaşında yazdığı Heidi'nin ayakları ile ilgili bu sırrı ve İsviçre'nin karanlık yüzünü yazdı.

Verdingkinder… Bu kelimeyi, “Sözleşmeli Çocuk” diye çevirsek de Türkçeye, kapsadığı karanlık ve acı öyküyü bilmeden anlamını açıklayamayız. Bu yazıda onlardan “çıplak ayaklı çocuklar” olarak söz edeceğiz. Karlı dağlarla çevrili yemyeşil çimenlerin üzerinde, sardunyalarla süslü ahşap çiftlik evlerini gösteren kartpostal resimlerinden tanırız İsviçre’yi.

Alp’ler, peynir ve çikolatadan sonra İsviçre’nin simgelerinden biri sayılan Heidi’yi hatırlayın. Kırmızı yanaklı, basit elbiseli, hiç yorulmadan herkesin yardımına koşan bu kız çocuğu, hep çıplak ayaklarıyla geçer öykülerin içinden. Onun büyükbabası olarak izlediğimiz yaşlı çiftçiyle arkadaşı Peter’in ayakkabıları varken Heidi, keskin taşların üzerinde ve soğuk havalarda bile hep çıplak ayak koşar keçilerin peşinden.

Yaratıcısı Johanna Spyri, 53 yaşında yazdığı Heidi aracılığıyla, çıplak ayaklı çocuklar gerçeğinin üzerindeki toplumsal sır örtüsünün bir ucunu kaldırmıştır. Küçük kahramanı aracılığıyla, doğaya, insanlara, hayata Alpler’in öksüz kızının gözüyle bakarken, bütün Verdingkinder’lerin çocuk dünyalarına ve duygularına dikkat çekmeye çalışmıştır. Heidi, İsviçre’nin toplumsal tarihinde hatırlanmak istenmeyen bir gerçeğin simgesidir ve onun çıplak ayakları bugün çocuklara karşı işlenmiş bir suçun yarattığı utancın üzerinde koşuyor. Heidi çıplak ayaklıydı; çünkü çıplak ayaklar, erkek ya da kız bütün “köle çocukları” diğer çocuklardan ayıran keskin uçurumun simgesiydi.

İsviçre’de 1789 yılında 14 yaşından küçük çocukların fabrikalarda çalışmaları yasaklandı. Ama çocuk sömürüsü için yeni bir kapı açıldı ve İsviçre, 18. yüzyılın sonundan 1960’lı yılların başına kadar çocuk emeği sömürüsünün örneğine az rastlanan bir biçiminin uygulama alanı oldu. Devlete borcu bulunan ya da boşanan çiftlerin, fakir ailelerin çocukları, yetimler, ailesi cezaevinde olan ya da kendisi suç işleyen çocuklar, devlet ve kilise vasıtasıyla, çalıştırılmak üzere başka ailelerin yanına yerleştirilirdi. Ancak 1974 yılında yasayla kaldırılan bu uygulamada, papazların önderliğinde ailelerden toplanan çocuklar çiftliklere kiralık olarak verilir veya şehirlerde kurulan çocuk pazarlarında, dört yaşındaki çocuklar bile, ev ve çiftlik işlerinde çalıştırılmak için satışa çıkarılırdı. Bu andan itibaren, çocukları arayan, sorunlarını dinleyen tecavüze uğradıklarında ya da işkence gördüklerinde sahip çıkan olmazdı. Çünkü toplumun gözünde onlar, suç işleyen, boşanan, fakir düşmüş ailelerinden “kurtarılmış” çocuklardı!

Böylece, ahırlarda hayvanlarla birlikte yaşayan, çoğu kez bir çuvaldan ibaret elbiseleri içinde hemen her zaman aç olan bu çocuklar, toplumsal hayatın olağan, sıradan bir parçası olarak kabul gördü. Bunun bir tür kölelik sistemi olduğu idrak edildikten sonra bile, uzun zamanlar boyunca İsviçre’nin konuşmaktan dahi kaçındığı bir tabu halinde üstü örtüldü.

YÜZLEŞME
Birkaç yıldır İsviçre toplumu bu gerçekle yüzleşmeye çağrılıyor. Çünkü köle çocuklardan bugün hayatta olanlar bu tarihsel utanca tanıklık ederek o dönemin hiç olmazsa vicdanlarda yargılanması yönünde güçlü bir kamuoyu baskısı oluşturdular.

Özellikle 1998 yılından itibaren Olten’da yaşayan birkaç tarihçi bir zamanlar tabu olarak adlandırılan bu gerçeğin konuşulmasını sağlamak üzere, yaşayan bütün Verdingkinder’lere ya da yakınlarına ulaşmak için çalışmalara başladı. Bu işe gönül verenlerden biri Tarihçi Marco Leuenberger. On yaşındayken babası kendisinin bir verdingkinder olduğunu açıklamış ve yaşadıklarını anlatmış. Bugün oğlu canla başla bu karanlık tarihin ortaya çıkarılması için emek harcıyor. Özellikle 2009 yılındaki Verdingkinder Reden adı verilen sergiyle ilk defa bilimsel çalışmalara, konferanslara, canlı tanıklıklardan oluşan açık oturumlara konu edilerek, sonra operaya ve ilk defa bir filme de uyarlanarak konu gündemde tutuluyor.

Konunun toplumda ilgi görmesi, ses getirmesi üzerine sergi 2016 yılına kadar uzatıldı. Bu etkinlikler sonucunda 11 Nisan 2013’ de devlet resmi olarak özür diledi. Verdingkinderler bir zamanlar çocukluklarının çalındığı bu yerde konuşarak tüm çiftliklerden hesap sorarcasına yaşadıklarını anlatıyorlar, İsviçre’ye ve dünyaya. Basel Üniversitesinden Veli Mäder açılışta şimdiye kadar yapılanların ses getirdiğini açıkladı. Toplumun konuya duyarlılığını arttırdığını, çok sayıda okulu ziyaret ettiğini ve şimdi bir adım öteye geçerek 30 Mart 2014 yılında parlamentonun önünde yapılan protesto gösterisinde verdingkinder ve yakınlarının maddi tazminat istemelerinin sevindirici olduğunu açıkladı.

SANAT VE EDEBİYATTA KÖLE ÇOCUKLAR
Peki, bu dönemde hiç tepki gösteren yok muydu? Vardı kuşkusuz. Örneğin, bir Rus doktorun, bir çiftlikte yoğun tecavüzler sonucu ölen bir erkek çocuğu hakkında ilk defa bir resmi rapor yazması o dönem için sık rastlanılan bir durum değildi. Ama bu tutumundan dolayı dışlandı ve yazdıkları dikkate alınmadı. Aynı zamanda kadın örgütleri, partiler ve sendikalardan da tepkiler gelmişti. Örneğin kendisi de bir “verdingbub” olan yazar Carl Loosli “Susmuyorum” şiarı ile yazdığı kitaplarıyla mücadelede yerini almıştı. Carl Loosli, İsviçre’nin bir “Verdingbub” yazarı, sosyal eleştirmeni, filozofu, gazetecisi. Yaşadığı dönemde yazdıkları dikkate alınmayan, dışlanan bir yazar. Carl Loosli, “annemi hayatımda yalnızca beş kez görebildim, babamı ise hiç görmedim” diyerek başlar hayatını anlatmaya. 1877 yılında Bern şehrinde gayri meşru bir çocuk olarak doğdu. Sekiz yıl bir çiftlikte yaşadı. 11 yaşından sonraki yaşamı yetimhanelerde, cezaevlerinde ve tımarhanelerde geçti. Ülke ve toplum sorunları üzerine düşünen, mücadele eden bir yazardı. Yaşadığı dönemde konuşulması tabu olan “Verdingkindern” gerçeğini yazdı, İsviçre’nin faşizme ve mültecilere olan tavrını, sanat anlayışını eleştirdi, Yahudiler, kadın ve çocuk hakları gibi sorunlar için mücadele etti. Bu yüzden düşmanı da çok oldu.

Onun “evlilik dışı çocuk” olmasından dolayı devlet ve kilise tarafından kendisine layık görülen yaşamı, İsviçre’nin “karanlık bir dönemine” tanıklık eder. Çocuğun eğitim yerinin cezaevi olmadığını söylemiş ama tüm bunlar yaşadığı dönem için aykırı düşünceler olarak nitelendirilip dışlanmıştır. Her şeye rağmen, İsviçre Yazarlar Derneği ve İsviçre Ressamlar, Heykeltıraşlar Derneği ve Mimarlık Derneği gibi kuruluşların ortaya çıkmasına önderlik etmiştir.

Ressam Albert Anker’in İsviçre halk hayatını resmettiği tabloların birçoğunda çıplak ayaklı çocukları görürüz. Bu köle çocuklar okulda, sokakta, evlerde çıplak ayakları, düşük omuzları, soluk benizleri ile o kadar ortadalar ama bir o kadar da görünmez olmuşlar. Biz bu tablolarda onları, özellikle okul konulu resimlerinde, diğer çocuklarla birlikte ama onlardan hemen ayırt edilebilen özellikleriyle görürüz. Kendilerine ancak iki senede bir verilen ayakkabıları ya iyice küçük gelmeye başlamıştır, ya da çoktan eskiyip atılmıştır. Büyüme çağındaki bir çocuğun ayakları için iki sene kısa bir zamandır!

Verdingkinder’lerin insanlık dışı yaşam koşulları ilk defa bir filme de konu edildi. Bu gerçeği yaşamış on bine yakın insanla yapılan röportajlardan doğan senaryo, Markus Imboden tarafından çekildi ve 2011 tarihinden itibaren gösterime girdi.

103 dakika süren film, puslu karanlık bir havada tepede, köyden uzakta yeşillikler içindeki bir çiftliğe taşınan bir tabut görüntüsüyle başlıyor. Dayağın, soğuğun, küçük bedenlerin taşıyamayacağı işlerin, bitmeyen çalışmaların yaşandığı çiftlikten çıkmaktadır. İçinde, on yaşında bir kız çocuğu vardır. Ev işlerinin yorucu çalışmalarının ardından geceleri evin oğlu tarafından tecavüze uğramıştır. Köle kız hamile kalmıştır ve sahibesi, çocuğu düşürtmeye kalkmıştır. Kanaması olur, doktora götürülmez. Bir rahip, sorgusuz sualsiz, tabutu alır gider.

Film, o zamana kadar kendi gerçeklerinin kabuğunda yaşayan pek çok insanın konuşmasını sağladı.

Örneğin; Lyss’ de oturan Hugo Zingg (76) filmin gösterimin ikinci günüde ‚ “Ben de O Cehennemi Yaşadım” diyerek bir gazeteye yaşadıklarını anlattı. Tam 70 yıl sonra bu yazı sayesinde, ikisi de yıllarca köle olarak ayrı çiftlikler de birbirlerinden hiç haber almadan çalıştırılmış iki kardeş birbirlerini bulabildi. İsviçre Çiftçiler Birliği, o günkü çocuklardan özür diledi. Thurgau yönetimi, zamanında bölgede çalıştırılmış tüm çocuklar için resmi olarak özür diledi. Şimdiye kadar bu ticarete aracılık yapan rahipler adına sadece Luzern Katolik Kilisesi özür dilemiş durumda.

DÖVÜLDÜLER, AŞAĞILANDILAR, TECAVÜZE UĞRADILAR.
13 Şubat 2012. Biel’e yıllardır görülmeyen yoğunlukta kar yağıyor. Yerel gazeteye verilen küçük bir ilanda; Biel Şehir Kütüphanesi’nde yapılacak söyleşi haberi var. İsviçre’nin karanlık dönemini simgeleyen ‘Verdingkinder’ tanıkları yaşamlarını anlatacak.

Salon saat 19 ‘da gençlerin ağırlıkta olduğu dinleyicilerle doldu. Verdingkinder Derneği Başkanı Walter Zwahlen, dinleyicilere, bu soğukta kendilerine zaman ayırıp dinlemeye geldikleri için teşekkür ederek oturumu başlattı. Katılımcılardan Dora Stettler, Emmental’de yaşadıklarını bir kitapta toplamış. Yaşamını anlatacak ve soruları cevaplayacaktı. Ama ne yazık ki kendisi düşüp dizini incittiği için katılamadı. Onun yerine Dernek Başkanı, onun kitabından bazı anıları okudu.

Dora Stettler, iki kardeşi ile birlikte Emmantel’e bir çiftliğe kiralık olarak verilir. Tarih 1934. Artık burası sizin eviniz diyerek çocukları bırakırlar. Yeni bulduğu arkadaşı Karl ile yaşamına sorunsuz ve engelsiz devam etmek istemektedir. Yedi yaşında ki Dora, annesinin bavula koymuş olduğu elbiseleri tam dört yıl giyer. Kendisine iki numara büyük gelen ayakkabısını bir numara dar gelene kadar da kullanmak zorunda kalmıştır. Babasının getirdiği kıyafetleri ise çiftlik sahibinin çocukları giyer. Babaları onları geri almak için tam dört yıl boyunca mücadele eder, sahip çıkar ve sonunda mücadelesini kazanır. Annesinden hep nefret eder. Yıllar sonra bu kitabı yazar.

Charles Probst 79 yaşında. Annesinin “çıplak ayaklı çocuk” olarak yanında çalıştığı çiftçi tarafından tecavüze uğraması sonucu doğmuş. Başka bir bakıcı aileye verilmiş. Annesinin kaderi onun da geleceği olmuş. Yıllarca saat dörtte kalkarak ot biçmiş, ahırda yaşamış, yıllarca dişlerini fırçalayamamış, iç çamaşırı olmamış, hasta olduğunda doktora götürülmemiş. Cinsel istismara uğramış. Sabahları verilen kuru ekmeği soğuk suya batırarak yemek zorunda kalmış. Uzun yıllar sakladığı bu gerçeği artık tüm İsviçre çapında yapılan toplantılarla anılarını anlatarak, soruları cevaplandırarak bu karanlık dönemin aydınlatılmasına katkıda bulunuyor.

Walter Zwahlen yaptığı açıklamalarda verdingkinder konusunda en çok kitabın İsviçre’de basılmış olduğunu açıkladı. Yalnız İsviçre’de değil, Almanya ve Ukrayna’ya kadar olan bölgelerde de çocuk köleliği resmi olarak uygulanmış. İsviçreli Fotografçı Paul Senn, “Bauern und Mitarbeitern” adlı kitabını bu konuda yıllarca İsviçre’yi dolaşarak çektiği fotoğraflardan oluşturmuş.

Sergiyi izleyenlerin ziyaretçi defterine yazdıklarından bazılarını birlikte okuyalım:

“Ben de bir Verdingkinder idim. Ama çok geç kaldınız.”

“Bakıcı babamın yıllar sonra gazetede ölüm ilanını görünce gazeteyi parçaladım.”

“Bunlar bizim özgür ve zengin ülkemizde mi olmuş? Çok üzgünüm.”

“67 yaşındaki eşimin neden çocukluk ve gençlik yıllarından hiç söz etmek istemediğini şimdi anlıyorum.”

Bugün dernek, yaptığı çalışmalarla devletten tazminat ve özür bekliyor. Çünkü bu çocukların sömürülmesiyle hem devlet hem de çiftlikler zengin olmuş. Şimdiye kadar tek resmi özür sadece Luzern Katolik Kilisesi’nden gelmiş. İsviçre Bilim Vakfı’nın 2004 yılında bu çocuklar için maddi ve manevi özür teklifi ise Federal Meclis tarafından reddedilmiş. Geçen yaz Bodensee ve çevresindeki çiftliklerde araştırmalar yapılmış. Amaç daha çok çocuğa ulaşmak ve bu yaşamları belgelemek… Gelecek yaz Solothurn ve Luzern’deki çiftliklerde de araştırmalar yapılacak.

(Evrensel Kültür Dergisi'nin Şubat sayısından alınmıştır.)

Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar. Medeni batının hasır altı edilmiş pislikleri. Ve biz medeni kanunu bunlardan aldık...

Şüphe tek gerçektir!


Sorular beraberinde ön yargılar getirir o yüzden biz insanlar tatmin olmayız. Bu fikre sahibim, şu görüşü doğru buluyorum demeden önce düşünün ve etrafınızı inceleyin. Hiçbirimiz doğruluğun temsilcisi değiliz ve fikirlerimiz mutlak doğru olmak zorunda değil. Hiçbir fikri sahiplenme, her fikir yanıltıcıdır. Fikirlerinde bu denli çok yanılan bir varlık için her fikirden şüphe duymak doğal bir davranış olmalıdır.

Günümüze gelinceye kadar çeşitli kavramlara ve olgulara dair yüzlerce fikir, görüş ortaya konuldu. Kişiler bu görüşleri ortaya koyarken doğruluklarına inanıyor ve güveniyorlardı. Bir takım bilimsel veriler, felsefi kuramlar, teoriler, bulgular ve argümanlar ile desteklenince ve temellendirilince görüşler daha da bir doğru gözüküyordu. Ama hiçbiri tam doğruluk kazanmadı ve kazanmayacak.

Fikirler bilgiyle inşa edilir. Bilginin de türleri vardır; dinsel bilgi, sezgisel bilgi, bilimsel bilgi gibi. Bilimsel bilgi yanlışlanabilir bilgidir. Yanlışlanamayan bilgiler üzerine kurulan fikirler bir süre sonra donar ve dogma haline gelir. Oysa hayat akıp gidiyor ve her şey değişiyor. Bu akışa ayak uyduramayan fikirler de ayak bağı haline geliyor. Dinlemesini bilirsen kulaklara nasıl hitap edeceğini öğrenmiş olursun, o zaman varsa doğrun anlatabilirsin.

Başkalarının doğrusuna sorgusuzca inanan insan demek; bu hayatta hiçbir doğrusu olmayan, hayatın gerçeklerini görmekten korkan, başkalarının doğrusuna göre hayatını yönlendiren ve sonunda üzülecek bir insandır. Bu yüzden de ne olursa olsun sorgulama yeteneğini kaybetmemeli insanlar. İnsanlar seni beğense ne olur, beğenmezse ne olur, kimsenin cenneti yok ki seni cennetine koysun.

Başkalarına güvenenler hep yarı yolda kalır, her işte olduğu gibi. Kanatlar da hassastır, onlar da kırılabilir aynı dallar gibi, aynı kalpler gibi. Kuş dala konar haftır, yere konar yer bataksa batar, düzse yürür. Kişinin en iyi rehberi yine kendisidir ümidini ve heyecanını yeter ki kaybetmesin. Umut insanın içindeki aydınlık gibidir, biterse aydınlık gider, yollar kaybolur.

Kimi ağaç eker gölgesinden faydalanmak ister. Kimisi ağaç eker hem meyvesinden yer, hem gölgesinden istifade eder. Ağacı görebilen ağaç kadar değerlidir, çünkü gölgesinden ve meyvesinden istifade eden olmadıktan sonra ağacında yeri gelir bir değeri kalmaz.

HÜLYA ÇAKICI

12 Nisan 2017 Çarşamba

Çok Geç Diye Bir Zaman Yoktur!

Okulun ilk günü, ilk derste profesörümüz, önce kendini tanıttı, sonra "Bu yıl, yepyeni bir öğrencimiz var. Çok ilginç biri bakalım bulabilecek misiniz" dedi... Ayağa kalkıp etrafa bakmaya başlamıştım ki,yumuşak bir el omzuma dokundu... Döndüm... Yüzü iyice kırışmış bir yaşlı hanımefendi, bana gülümseyerek bakıyordu... "Ben Rose" dedi.. "Benim adım Rose, yakışıklı... 87 yaşındayım. Madem tanıştık seni kucaklayabilir miyim?.." Güldüm... "Tabii" dedim... "Hadi sarıl bana..." Öyle sımsıkı sarıldı ki... "Bu kadar genç ve masum yaşta üniversiteye niye geldin" diye şaka yaptım.. Minik bir kahkaha ile yanıtladı:
"Buraya zengin bir koca bulmaya geldim. Evlenip birkaç çocuk doğuracağım. Sonra emekli olup dünya turuna çıkacağım..."
Dersten sonra kantine gidip, birer sütlü çikolata içtik. Hemen arkadaş olmuştuk. Ertesi gün ve ertesi üç ay, sınıftan hep birlikte çıktık ve hep kantinde lafladık... Öyle akıllı ve öyle deneyimliydi ki, onu dinlemekle, derslerden daha çok şey öğrendiğimi hissediyordum.
Sömestr boyunca Rose kampüsün ilahesi oldu. Nereye gitse etrafı çevriliyor, çok çabuk arkadaş ediniyordu. İyi giyinmeyi seviyor, diğer öğrencilerin ilgisini çekmeye bayılıyordu. Rose hayatını yaşıyordu. Hepimizden daha canlı, daha dolu yaşıyordu...
Sömestr sonunda, Futbol Balosuna davet ettik Rose'u... Konuşma yapması için... Orada bize verdiği dersi unutmama imkan yok...
Konuşmasını önceden hazırlamış ve bir yığın karta kocaman kocaman yazmıştı. Elinde bu deste ile kürsüye yürürken, kartları elinden düşürdü. Konuşma darmadağın olmuştu. Şaşkın, biraz da utanmış mikrofona doğru eğildi...
"Ne kadar beceriksizim, değil mi?... Özür dilerim... Buraya gelmeden önce heyecanım yatışsın diye bir duble viski attırdım. Sonucu görüyorsunuz... Şimdi bu kartları toplasam bile onları yeniden sıraya koymam mümkün değil... Onun için en iyisi ben size aklımda kalanları söyleyeyim, olur mu?..."
Biz kahkahalarla gülerken, o bardaktan bir yudum su aldı ve konuşmasına başladı:
"Yaşlandığımız için eğlenmekten, oynamaktan, yaşamaktan vazgeçmeyiz... Eğlenmek, oynamak ve yaşamaktan vazgeçtiğimiz için yaşlanırız. Genç kalmanın, mutlu olmanın ve başarıya ulaşmanın sadece dört sırrı vardır... Hergün gülmek ve yaşama katacak mizah bulmak... Bir rüyanız olmalı mutlak... Rüyalarınızı kaybettiniz mi, ölürsünüz. Etrafımızda dolaşan pek çok kişi aslında ölü ve bundan kendilerinin bile haberi yok...
Yaşlanmakla, büyümek arasında çok büyük bir fark vardır... Eğer 19 yaşındaysanız ve bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey üretmeden bir yıl sırtüstü yatarsanız, sadece bir yaş yaşlanır, 20 olursunuz... Ben 87 yaşındayım ve ben de bir yıl hiçbirşey yapmadan, hiçbirşey üretmeden sırtüstü yatarsam, 88 yaşımda olurum. Herkes bir yılda bir yaş yaşlanır. Bunun için özel bir yetenek ya da bilgiye ihtiyaç yoktur. Oysa bir yaş daha büyümek için, mutlak birşeyler yapmak, üretmek, kendini geliştirecek fırsatları bulmak ve kullanmak gerekir.
Asla pişman olmayın... Biz yaşlılar, genelde yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan pişman oluruz çünkü... Ölümden korkan insanlar, pişman olanlardır... Pişman olmaktan korktukları için hiçbirşey yapmayanlardır..."
Ders yılı sonunda Rose, yıllarca önce başlayıp, yaşam mücadelesi içinde ara vermek zorunda kaldığı üniversiteyi derece ile bitirdi...
Mezuniyet töreninden bir hafta sonra, uykusunda, huzur içinde öldü. Cenaze törenine 2 binden fazla üniversite öğrencisi katıldı.
"Yapabileceğimiz her şeyi yapmak için asla geç olmayacağını" hepimize hem de nasıl öğreten bu muhteşem kadının anısına layık bir törendi bu...
Rose'un öğretisi aslında dünyanın bütün üniversitelerinde zorunlu ders olmalıydı:
"Çok Geç Diye Bir Zaman Yoktur."
Her zaman bir rüyanız ve onu gerçekleştirebilecek ruhunuzun olması dileği ile.

9 Nisan 2017 Pazar

Doğruluk dahi doğru değildir!


Her doğru sandığımız şeyin yanlışlığı yeni bir sorgulamayla ortaya çıkarıyor çünkü mutlak doğru yoktur. Bunun için yanlışı sorgulamadan doğruya, doğruyu araştırmadan yanlışa kesin bilgi dememek gerekiyor. Doğruluk dahi doğru değildir. Gerçek ortaya çıktığında yalanın ne kadar etkili olduğu bir kez daha ortaya çıkıyor.

Genelde önümüze bir şablon koyarlar ve inanmamızı sağlarlar, çoğumuz sorgulamadan bu sistemin kölesi oluruz. Aslında doğru olduğuna inandığımız her konu için bile sorgulama mekanizmamızı açık tutmamız gerekiyor. Bugün doğru olanın yarın süresi dolabilir ve yeni bir doğru karar almamız gerekebilir. Her karar bir ömür doğruluk yansıtmaz, yerine ve zamanına göre değişkenlik gösterebilir. Önemli olan sorgulama mekanizmamızı bir kaç kişinin söylemine göre devre dışı bırakmamamızdır, akıl bunun için vardır. Yanılma payımız her zaman olacaktır o yüzden tecrübe etmediğimiz hiçbir konuda peşin hüküm vermemek gerek, görünen bile yanıltabilir, sorgu iyidir altı boş olmaz en azından.

Koşullar değişir, insanlar değişir ama insanın fikri neyse zikri de o kalır. Türkiye'de sözü geçer elit sınıf eksikliği var. Cehalet okumayanları, merak etmeyenleri, araştırmayanları, kendisini geliştirmeyenleri, sabit fikirlileri bulur ve bunun acısı da bir çok kişiden çıkar. Emek vermeden kazanmanın mümkün olduğu her sistem zaten ahlaki çöküşe mahkumdur. Düşünmesi gerektiği için düşündüklerini düşündüklerimiz hiç düşünmeden hareket ediyor ama mantıksızlığın dibine vurduğumuz bu zamanda bu da mümkün.

Cehalet kusurları örtmek için mükemmele sataşır. Çıkarlar söz konusu olunca sahiplenme, bölme, yıkma ve bozma eylemleri kaçınılmaz olur. Öne sürülen görüş ve düşüncenin gerçekliğine göre bilgi, bilgiden sonra da mantık devreye girer. Bazen değil bir çok kez hayır diyebilmeli insan. Uzaktan seyredersen gün gelir seyredecek bir şey bulamazsın, içindeki ateşi körüklemek yelpazeyle olmaz. İnsanların çoğu duymak istediklerinin peşinden giderler sadece cesur olanlar gerçeği ararlar, onlar hep yalnız kahramanlardır, övgüye ihtiyaç duymazlar ve tarihi yazdıranlardır.

HÜLYA ÇAKICI

8 Nisan 2017 Cumartesi

Tanrı paylaştırması!


Nasreddin Hoca, çocuklarla çocuk olan birisi ya, bazen büyüklük yapar onları sevindirirmiş. Bir gün bağdan gelirken çocuklar etrafını çevirmişler. Hoca da ceviz çuvalını olduğu gibi ortalarına atmış. Çocuklar hep birden  üstüne atılmışlar. Beş on adım gitmeden, bir kavga, bir gürültü. Ne olacak canım, çocuklar ceviz kavgası yapıyor diye yoluna devam edecekmiş lakin:

– Hocam, diye bağırmışlar, cevizi sen paylaştır!
– Tamam paylaştırayım da, demiş Hoca, Tanrı paylaştırması mı olsun bu, kul paylaştırması mı?
Hep bir ağızdan cevap vermişler!
– Tanrı paylaştırması!

Hoca cevizleri yeniden çuvala doldurmuş. Gözünü kapayıp eline ne geldiyse dağıtmış. Kimi çocuğa bir ceviz vermiş, kimisine beş ceviz vermiş, kimisine on ceviz vermiş, kimisine de hiç vermemiş. Birinin ceplerini doldurmuş, ikisini es geçmiş. Çuval yarıyı gelince, kalanın hepsini bir çocuğa vermiş. "yalnız" demiş, "boş çuvalı sağ yanındakine ver". Bir çocuğa da demiş ki, "senin yanındaki arkadaşına altı ceviz borcun var."

– Hocam, demişler, bu nasıl adalet böyle? Kimine az, kimine çok, kimine yok!
Hoca,
– Tanrı bu, demiş; kimine yağdınr, kimine baktırır. Hikmetinden sual olunmaz.

İlahi adalet var mı, yok mu, ya da öyle bir şey aramak saçma mı, ben bilemedim.

1 Nisan şakasının tarihçesi...


Ben kendimi bildim bileli herkes birbirine Nisan 1şakası yapar. Peki 1 Nisanın nereden geldiğini bilir mi?

İşte 1 Nisan şakasının tarihçesi:

15. yy sonlarında Haçlı ordusu İspanyadaki Endülüs Müslümanlarının son kalesini kuşatır. Uzun süren bir kuşatma olmasına rağmen kış aylarınında etkisiyle kale korunabilmektedir. Durumun zorluğunu anlayan Haçlı ordusunun komutanı değişik taktikler düşünmektedir.

En sonunda 31 Mart gecesi kalenin önüne giderek bir elinde Kur'an bir elinde İncil, Şu iki kitap üzerine yemin ederim ki teslim olursanız bu akşam size bir şey yapmayacağım der. Gerekli görüşmelerden sonra canlarının kurtarılması karşılığında Müslümanlar kaleyi teslim ederler. Ertesi sabah yani 1 Nisan sabahı Haçlı ordusu komutanı bütün Müslümanların öldürülmesi için emir verir.

Bunun üzerine Müslümanlar 'Yemin etmiştiniz, bize söz vermiştiniz' dediklerinde Haçlı ordusu komutanı 'benim sözüm size dün akşam içindi bugün için size bir sözüm yoktur' diye cevap verir ve bütün Müslümanlar öldürülür.

İşte o gün bugündür 1 Nisan Hristiyanlar arasında Hile Günü olarak kutlanmaktadır. Sonrasında yaygınlaşmış binlerce Müslümanın katliam günü olan 1 Nisan bir şaka günü olarak kutlanmaya başlanmıştır.

Gerçi artık hiçbir şeye şaşırmadığımız için şakalarında anlamı kalmadı.

HÜLYA ÇAKICI

5 Nisan 2017 Çarşamba

Yaşa gitsin hayatı kimseye kalmadı yönetmek!


İnsanlar dünyayı bir çıkar platformuna çevirdiler. Günübirlik amaçları kazanım olarak algılayıp savaşıyorlar. Menfaatleri icabı kör olup, görmek istemiyorlar.

Dünyada eşitlik ve adalet yok, sadece güçlü olanların hukuku geçerli. Güçlü olanlar kendi ideolojilerine yakın kuralları koyarlar, bu kurallarda topluluklara uyar, uymayanlar da baskıyla sindirilir, bu geçmişte de böyledir, bugün de  böyledir. Denizin içinde balığız ama haberimiz yok denizin varlığından. İnsanı en çok sevdikleri ve inandıkları ile kandırırlar. Kandırmak ve aldatmak isteyen hep Allah der. Farklı düşünemeyen ve bir şeyleri sorgulamayan hep başkalarının peşinden gitmeye muhtaç kalacaktır. Kendisini değerli bulan emeğini de değerli bulur, emeğiyle edindiklerini de. İnsan insan olduğunu unutmadıkça doğru yolu da bulur. Aklın yolu birdir. Ülkesinin çıkarlarını düşünen kendi geleceğini de düşünmüş olur.

Etrafımızda yaşanan olayların, durumların süreç ve şahıslara takılmadan sonuçlarını objektif değerlendirmek bir çok şeyi yaşamadan öğreten kısa, risksiz hatta eğlenceli olabilir. Benliği yaşayabilmek, kendinden emin olabilmek ve bu dünya üzerindeki yaşama, varolma nedenini bilebilmek için kendini gerçekten tanıma ve tanımlama sürecini aşmalı insan. Varolan sistem üzerinde bunu engelleyen ve etkileyen öyle çok etken var ki, zaten bu sonuca ulaşan birisinin ne anlaşılmamak, ne de yanlış anlaşılmak gibi bir kaygısı da kalmaz.

Döndürülünmek istenen bir ülkeyiz. Peki neden? Çünkü emperyalistlere karşı Kurtuluş Savaşı veren, laik hukuk devleti kuran ve çoğunluğu müslüman olan tek ülkeyiz. Politikacılar halk tarafından seçildiği zaman ülke anayasasında varolan kurumları yada muhalafet partilerini yok sayarak istediği gibi hareket etmek isterler bu tüm dünyada böyledir.

Anayasa tartışması olmasaydı, gündem ne olurdu bugün? 15 yıllık bir hükumet var ve önümüze getirdikleri Yeni Türkiye'nin durumu da ortada. Herkes birbirine düşman. Ülke olarak biz mi şimdiki durumumuzu istedik, yoksa menfi duygulara kapılan insanlar mı? Görmek için bakmaya gerek yok, görmemek için kör olmakta gerekmiyor. Bunun için biraz akıl, biraz vicdan, biraz da iman yeterli. Niye bu kadar safız diyeceğim ama bu da saflık değil çıkarcılık. Bir koyup on alma derdinde olanların gözleri öyle bir kararıyor ki hiçbir şey görmüyorlar.

HÜLYA ÇAKICI