29 Mayıs 2017 Pazartesi

Tecrübe en büyük sermayedir!


İnsanın kendisinden başka gerçek dostu olmadığını ve sonunda dünün dünde kaldığını, yarının da güneş görmemiş olduğunu anladım. Hata yaptın, kaybettin, aradığını bulamadın, vazgeçtin, yoruldun, kızdın, korktun, kaçtın, yeniden denedin, aldatıldın, kandırıldın, hayal kırıklığı yaşadın yani yaşadın. Şimdi ise geçmiş geçmiş oldu. Yüreğimde olana inanıyorum ve her gün insanın neler yapabildiğine, başarabildiğine tanıklık ediyorum. Yaşananlara ve kendimize empatiyle bakarak, öz eleştiri yaparak, doğru sorular sorarak bulunan doğru yol ve kolayca çözülen sıkıntılar, bakış açısı.

Başka birisine dönüştükten sonra yorulmuş olmak fark etmiyor, yorulmaktan da yorulursun. Sonra yorulmaktan yorulduğunu unutur, gerçekten yorulduğunu anlarsın. Artık hep yorgunsundur. Ama bilirsin ki ayağa kalkmalı, ayakta kalmalısındır.

Önemli olan yaptıklarımızdan ders çıkarabilmek ve hatalara karşı hoşgörülü olabilmek ah dememek için. Ömrüm okumak ve çalışmakla geçti, gençken yapamadıklarımın şimdi zamanı geçti, insanlara bir şeyleri anlatıp anlamalarını bekleyerek zamanım geçti, başkalarının yükünü yüklenerek zamanım geçti. Bırakın kendi yüklerini kendileri kaldırsınlar, zorlamayın kimseyi, benim bunlarla zamanım geçti. Nasıl ve nerede olursak olalım hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşıyoruz ve yaşayacağız.

Engeller bazen bir yerlere gelebilmek için itici bir güç olabiliyor, bir çeşit motivasyon kaynağı gibi. Düşünceler; geçmiş, deneyim ve zamandır. Zamanı kırpılan insanda taklit etmeye muhtaçtır. Bir çok insan düşündüğünü düşünür ama yaptığı ön yargılarını gözden geçirmektir ve böyleleri genellikle güzel olan her şeye kötü bakarlar. Kitaba, resime, sanata hatta hayata.

Hayatının yönetimini başkasına bırakan kendisini kuyunun dibinde de bulur, uçurumun dibinde de. Herkes gibi olmamak için kendimle barışık olmayı öğrendim ve kendime çok emek verdim. İnsan en çok kime emek verirse onu severmiş. Bende en çok kendime ve çocuklarıma emek verdim.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1050603-tecrube-en-buyuk-sermayedir

28 Mayıs 2017 Pazar

Asgari ücret ve Minimalist yaşam


İnandığını başarmak için tek engel kendisidir insanın. Değişim yoksa istekleri gerçekleştiren merci de olumlu cevap vermez elbette. Bağlantıları net görme zamanı artık. Sevgiyle, iyi niyetle yola devam. Hayata bakışı olumsuz olanlar hayatı olumsuz yaşıyorlar. Ve böyleleri de çok iyi standartlar içindeler, belki de denge kurmak için görevliler.

Tanımadığımız insanları etkilemek için para harcıyoruz, en yeni telefon, en yeni araba vs. Bill Gates, Mark Zuckerberg bakın, adamların milyar dolarları var ama tişörtle geziyorlar. Minimalist yaşam (sadelik, sadece ihtiyaç duyulanla yaşamak) tarzları tok olmalarından, bizlerinde minimalist yaşamayı öğrenmemiz en doğru şeylerden biri olurdu. Ama bir insanın minimalist olması için önce gözünün doyması gerek, kafası rahat ve her şeye sahip olacağını bilen bir kişi zaten doymuşluk hissiyle her gün aynı giysiyi giyinebilir. Standart yaşayan birine minimalist olmayı anlatmak zor, anlasa bile yapamaz. Fikrimce bu şahıslar da daha önce ne var ne yok yapmışlar ve bıkkınlık gelince de minimalist yaşam tarzını benimsemişlerdir. Herkes bu şekilde yaşayabilse ne hırs, ne ego kalırdı ve yaşanası bir dünyaya sahip olurduk.

Peki sadece her gün aynı tişörtü giymekle minimalist olunur mu? Oturdukları lüks rezidanslar villalar, kullandıkları milyonluk arabalar, sahip oldukları uçaklar da mı minimalist yaşam şeklini temsil ediyor? Sizde çalışın olur triplerini bırakın. Sen patron için çalışıyorsun, onlar kendi şirketleri için. Senin çalışman patronun cebini şişirir. Üç kuruşa saatlerce mesai yapmak kimseyi zengin etmez, patron değilseniz tabii. 1404 TL maaş alıp bunların sözde minimalist hayatına hayran oluyoruz, asıl minimalist biziz. Ufacık hayatlarımız var bir noktadan farksızız, kapital sistemde sermayen yoksa bir noktasın, bir hiçsin.

Zamanında hepsi birer öğrenciydiler, paraları yoktu ama fikirleri vardı ve fikirleri ile yatırımlar aldılar. Bizlere göre artısı ise Amerika'da yaşamaları. Çevre en büyük faktör. Hayatlarına hayran olmayı bırakıp illa hayran olunacak bir şey arıyorsak fikirlerine, girişimciliklerine, yarattıkları teknolojiye hayran olmalıyız, merak etmeliyiz, araştırmalıyız. Bunları yapamazsak 1.404 TL'ye devam ederiz.

HÜLYA ÇAKICI

DÜŞÜNCE SARMALI


PARADOKSİK NİYET
Bir şeyden ne kadar çok kaçınırsanız o kadar onun etkisinde kalırsınız. O kaçınmak istediğiniz şeyi ne kadar arzularsanız o kadar da ondan uzaklaşmış olursunuz.

PARANOİD KİŞİLİK BOZUKLUĞU
Yeterli bir temele dayanmaksızın, başkalarının kendi­lerini sömürdüğünden, aldattığından ya da kendileri­ne zarar verdiğinden kuşkulanırlar.

Dostlarının ya da iş arkadaşlarının kendisine olan bağ­lılığı ve güvenirliliği üzerine yersiz kuşkuları vardır.

Söylediklerinin kendisine karşı kötü niyetle kullanı­lacağından yersiz yere korktuklarından ötürü başka­larına sır vermek istemezler.

Sıradan sözlerden ya da olaylardan aşağılandıkları ya da gözdağı verildiği biçiminde anlamlar çıkarırlar.

Sürekli kin beslerler, onur kırıcı davranışları, haksız­lıkları ya da görmezlikten gelinmeyi bağışlamazlar. Özellikle çoğu, çeşitli referans fikirlerine bağlı olsa da, insanların kendilerine karşı gösterdikleri ya da kendilerinin öyle sandığı onur kırıcı davranışları unutmazlar. Bir sabah, fark etmediği için selam ver­meyen birini akıllarının bir köşesine yazar ve bunlara tepki göstermeden kin beslerler ama bazen de ani tepkiler gösterebilirler.

Başkalarınca anlaşılır olmayan bir biçimde, karak­terine ya da itibarına saldırıldığı yargısına varır ve öfkeyle ya da karşı saldırı ile birden tepki verirler.

ALOGİSME
(Fr. Mantık) Mantıkdışıcılık... Gerçeğe sezgi ya da inanla varabileceğini ileri süren öğretiler, gerçeğe mantıksal uslamlamayla varılabileceğini yadsıdıkları için bu adla anılmışlardır. Özellikle usaykırıcılar, inancılar ve sezgiciler, genellikle de gizemciler bu adla nitelenirler. Mantıkdışı, Sezgicilik, İnancılık, Gizemcilik.
(Fikrimce o zaman hassas kişiliğe sahip olanlar gerçekleri sezmede daha avantajlı konumda oluyorlar.)

HİPOKONDRİYAZİS
Herhangi bir hastalığı olmadığı halde, kişinin şiddetli ciddi bir hastalığı (kanser, kalp krizi, felç gibi) olduğuna en az 6 ay süreyle inanması ve bu konuda yoğun bir korku yaşamasıdır.
Bu kişiler normal fiziksel tepkileri (kalp atışı, terleme, öksürme, esneme, kabızlık gibi) yanlış yorumlarlar; sürekli farklı doktorlara giderler; bir hastalık ararlar; gereksiz yere birçok tıbbi tahlil yaptırırlar.
Sonuçların normal çıkmasına rağmen tatmin olmazlar ve doktor başvurularına, tetkiklere devam ederler.
Bu kişiler sonuçta öyle bir noktaya gelirler ki “bir hastalık bulmak isterler; hastalık teşhis edilmediğinde kaygıları daha da artar; bu doktor bilmiyor, hastalığımı bulamadı gibi düşünürler; eğer bir hastalık bulurlarsa rahatlarlar.
Bu hastalar, henüz saptanamamış ciddi bir hastalıkları olduğuna inanırlar ve aksine ikna edilemezler.

BİLİŞSEL ÇELİŞKİ KURAMI
Festinger’in bu kuramına göre insan davranışlarındaki temel kavram “biliştir”. Biliş, bilme eylemi, farkında olma eylemi ve yargı yetisi gibi kavramlarla açıklanabilir. Burada önemli olan insanın, dış dünya hakkındaki şeyleri algılayabilmesi ve onlar hakkında yargıda bulunabilmesidir. Günümüzde oldukça önemli bir yer tutan bilişim kavramı da buradan gelmektedir.

Bilişsel Çelişki Kuramına göre, insanlar davranışlarını ve düşüncelerini önceki değerlerine göre belirler. Bu değerler; inançlar, tutumlar ve gereksinimleri olabilir. Zamanla veya çevresel faktörlerle edindiğimiz tüm bu değerler kişiliğimize yön verir. Ancak asıl sorun bundan sonra başlar. Kişiler zaman içinde bu değerlerine tezat oluşturabilecek bir takım verilerle karşılaşabilirler. Bu veriler, kendi varsayımlarıyla çelişirse, bilişsel çatışma yani bilişsel çelişki oluşur.

Örneğin, bir kadın aşık olduğu adamı uzaktan tanımaktadır. Kadına göre adam mükemmeldir. Gerçektende uzaktan bakıldığında çevresi tarafından ilgiyle bahsedilen, oldukça iyi bir kişidir. Ancak sonradan bu adamın aslında bir kiralık katil olduğunu öğrensin. Bu durum, algısal olarak yıkıcı bir sonuç doğuracaktır. Normal şartlarda “kiralık katil” olduğu bilinen bir kişi kötü kabul edilir. Zaten bu duyulduğu an çevresi de ondan kötü bahsedecektir. Ancak yukarıdaki örneğimizde kadın bir bilişsel çelişkiye düşer. Adama olan aşkı bir şekilde devam etmektedir. Ancak önceki düşünceleri ve şu anki duyguları, gerçekle uyumsuzluk gösterir. Kadın önce bir çelişkiye düşse de zamanla bunu atmaya başlar. Hala adamın iyi olduğunu düşünmektedir. Hatta belki eskisine göre daha iyi.

KONVERSİYON
Altta yatan organik bir neden bulunmaksızın ortaya çıkan, bayılma, felç olma ve duyu kaybı gibi nörolojik belirtilerdir. Bireyler sorunlarının ruhsal olduğunun farkında değildir ve istemli olarak bu belirtileri kontrol edemezler, yani belirtiler bilinçli olarak ortaya çıkmaz. Konversiyon bozukluğu çok eski çağlardan beri bilinmektedir. Halk dilinde histeri olarak geçer. M.Ö. 400 yıllarında Mısırlılarda bu hastalığın belirtileri tanımlanmış ve nedeninin beden içinde dolaşan rahim olduğu ileri sürülmüştür. Konversiyon terimini ilk kullanan Freud’dur. Freud’a göre bilinç dışında bastırılmış ve rahatsızlık veren düşünceler döndürme mekanizmasını kullanmak suretiyle bu hastalığa neden olmaktadır. Bu hastalık kişinin ruhsal sıkıntısının beden diliyle ifade edilmesi olarak ta yorumlanabilir.

Herkesin anladığı bir dil vardır...


Öfkenize, nefretinize, umutsuzluklarınıza, düş kırıklıklarınıza kapıldığınız kadar kendinize de kapılın. Sadece bir gün izin verin kendinize. Sonuçta siz düşünseniz de, düşünmeseniz de kötü olan kötü oluyor, iyi olan iyi oluyor. Yani ömrün boyunca iyilik yaparsın kimse görmez ama bir hata yaparsın hemen göze batar. Ömrü boyunca kötülük yapan bir gün bir iyilik yapsa bakalım ne menfaati var derler. O yüzden başkalarını memnun etmek için çokta uğraşmamak lazım. Demişler ki; gerçek yar yaradandır gerisi yaralayandır.

Hayat onu yaşama biçimimiz, bizi biz yapan şeyler, tercihlerimiz ve vazgeçişlerimiz arasında kısa, uzun gidiş gelişler. Büyük bir sarkaç gibi salındığında, belki tam o ana değecekken, bir milim kalmışken, belki tekrar geri gelen bir döngü, bizi biz yapan korkularımız. Yaşam mücadelesi vermekten hayatın farkına varamıyor, içinde sürüklendiğimiz manipülasyonu fark edemiyoruz.

İnsanlar yaşama eşit şartlarda başlamıyorlar. Sadece içinde bulunduğumuz durumda en iyisini yapmaya çalışmak başarı oluyor. Ayrıca hayat önünüze fırsatlar çıkarıyor eğer fırsat olduğunu görebilir, kullanabilirseniz. İşte o zaman şartlarınızı çok yukarıya taşıyabiliyorsunuz. Her insanın kendisine göre bir yeteneği oluyor ama bunu fark edebilmek ve değerlendirebilmek gerekiyor.

İnsanın her zaman gücü olmaz tam randımanla yaşamaya. Hazır komut tarzında yaşayanlar da vardır mutlaka ama insan her zamanda dahil olamaz hayata, ruhunu uyutmak ister arada bir, gittim geleceğim yazısı asmak, bazen kendinden bile gitmek ister, kendi olma halinden bile izin almak. Bir süreliğine hiç kimse olmak ister.

İnsanlar ne olursa olsun, ne kadar ince ve hassas olursa olsun, hala bütün duygu ve düşüncelerini ifade etmekten uzaklar. Egonu öldürürsen hayatını yaşamaya başlarsın. Buluş başkalarıyla aynı şeye bakıp farklı düşünebilenler tarafından yapılır. Yaptıklarınız ve yapmadıklarınız şekillendirir hayatınızı. Kendini nasıl değiştiremiyorsan başkasını değiştirmeyi düşünerek hareket etmek havanda su dövmek ve kendini hayal kırıklığına uğratarak üzmektir.

HÜLYA ÇAKICI

26 Mayıs 2017 Cuma

Her şeye alışır insan...


İnsanların doğrularla yüzleşecek cesareti olmamasına ve yanlışlarında direnmelerine alıştım. Hayallerimin gerçekleşmemesine, kendimi kandırmaya alıştım. Boş vermeye, boş yaşamaya, anlaşılmamaya, hayal kırıklarına, ihanetlere, vefasızlıklara, özlemeye, yenilmeye, haksızlıklara, sabretmeye, yalanlara, takmamaya, beklemeye, kötü insanlara, adaletsizliğe, sahteliğe, iki yüzlülüğe, güvensizliğe, şanssızlığa, yaşamıyorken yaşamaya, yalnızlığa, samimiyetsiz insanlara inanmış gibi yapmaya, aptal rolü oynamaya, hep aynı filmi görmeye, insanların beni artık hiç mi hiç şaşırtmamasına, dost gibi görünüp arkadan vurulmaya, insanlığın insanlıktan uzaklaşmasına, hiçbir şeye ama aynı zamanda her şeye, yanlış anlaşılmaya, insanların doğruyu bilip de yanlışı savunmasına alıştım. Kimse için büyük beklentiler içerisine girilmemesi gerektiğine, insanlardaki egonun kişiliklerinden baskın olduğuna, kendi işlerine geldiği gibi davranmalarına, insanların yobazlaşmalarını görmeye, her gün yeni bir oyun yeni bir senaryo görmeye alıştım, alıştım artık hayatın oyunlarına, sürekli muhalefet edenlere, hiçbir şeye ama aynı zamanda her şeye. Yaşamak dediğin bu kadar yorucu olmamalıydı ama buna da alıştım. Hayat bizi neye alıştırmadı ki, zamanla her şeye alışır insan alışır her şeye.

HÜLYA ÇAKICI

24 Mayıs 2017 Çarşamba

Sözüm senettir diyenler, bahaneyle ödeme yaparlar!


Her geçen gün daha çok içime kapanıyor, sayılı görüştüğüm, yakın bulduğum kişileri daha çok eliyorum. Ne yazık ki artık normal olması gerektiği gibi davranan, düzgün konuşan, vicdanını kaybetmeyen ve düşünebilen insan görünce seviniyoruz. Bu dönemde bu ülkede yaşam gerçekten çok yorucu. Maddi ve manevi bir çöküş yaşıyoruz. Bu zor şartlarda zombi gibi sadece canlı görünen ruhsuz canlılar ile aynı yerde yaşamak zorundayız. İnsanlar birbirinin canını daha çok yakmak için uğraşıyorlar. Çoğu da yaşadığı bütün sorunlarının acısını tanımadığı insanlara sözlü saldırarak çıkarmaya çalışıyor.

Toplum öyle bir yozlaşmış ki iyi niyetle söylediğiniz bir şeyi bile hemen kötüye yorumluyorlar. Günlük hayatta en büyük sıkıntılardan birisi, hemen her şeye muhalefet oluyorlar. Herkes her şeyi biliyor, hepsi akademisyen, doktor, avukat, savcı, mühendis vs. Gerçekten başlar ayak, ayaklar baş olmaya koşar adımla ilerliyor.

Herkesin herkes hakkında tanısın tanımasın bir fikri, bir lafı var. Üstelik bazen görünen bile gerçeğin kendisi değilken. Mevlana der ki, 'Cehalet insanı çirkinleştirir. Suskunluğum asaletimdendir. Her lafa verilecek cevabım vardır. Lakin, lafa bakarım laf mı diye, adama bakarım adam mı diye.' Düşüncelerini hayata geçirecek kadar cesaretli olmayanlar ömürlerini cesaretli insanların dedikodularını yapmakla geçirirler. Korkularıyla yüzleşemez ve kendi yaptıklarını görmeyip sürekli kişileri eleştirirler. Karşılığını alınca da kudururlar. Bilmezler ki, dürüst olanın kaybetmekten korkusu olmaz.

Sözüm senettir diyenler gün gelir bahaneyle ödeme yaparlar. Davranış ve üslup kişiliği belirler. Dünyada hiçbir şey bedava verilmiyor, her şeyin bir bedeli var. Önceden hareket etmek ön ödeme gibidir. İrademizle yönlenen çabalar, fedakarlıklar, acı çekmeler vs. ön ödeme şeklidir ve hepsinin zamanı sıkıştırma gücü vardır. Dünyada her şey var, her şey yaratılmış ama ne yönde, nasıl, niçin kullanılırsa o yönde gelişir.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1050489-sozum-senettir-diyenler-bahaneyle-odeme-yaparlar

23 Mayıs 2017 Salı

Başarı nedir ki?


İnatla zorlukların üzerine gitmek ve pes etmemek işte başarmanın gücü. Mücadeleye devam etmek, kenara çekilmemek gerekir ki hepimizin yașaması gereken bir sahrası var. Hedef olmalı ve hedefe kararlılıkla, inatla gitmeli. Konumumuz ne olursa olsun hedefimiz ve inancımız varsa istediğimiz her şeyi başarabiliriz ama istemekten vazgeçmediğimiz sürece. Çünkü bizler kaçtıkça meydan onlara kalıyor yani mücadele etmeliyiz. Aslında insan fıtratı gereği her zaman bir hedef peşindedir. Ama yönünü bilmeyen bir gemi gibi de olmamak gerekir. Çünkü geminin sadece su üzerinde durması o gemiye hiçbir anlam katmaz, su üzerinde yüzmeli ve nereye neyi bırakması gerekiyorsa bunu yapmalıdır. İşte o zaman gemi bir iş yaptı ve anlam kazandı denilebilir. İnsan için en büyük tehlike ümitsizlik, karamsarlık, ruhsal çöküntüdür.

BAŞARI;
Sık sık gülmek ve çok sevmektir.
Akıllı insanların saygısını ve çocukların sevgisini kazanmaktır.
Dürüst eleştirmenlerin onayını almaktır.
Sahte dostların arkadan vurmalarına dayanmaktır.
Herkesteki en iyiyi bulmaktır.
Karşılık beklemeyi hiç düşünmeden kendiliğinden vermektir.
Geride ister sağlıklı bir çocuk, ister kurtarılmış bir ruh, ister bir parça yeşil bahçe, ister iyileştirilen bir sosyal durum bırakarak dünyanın iyileşmesine katkı da bulunmaktır.
Gönlünce eğlenmek ve gülmektir.
Tek bir kişi bile olsa, birinin sizin varlığınızdan ötürü daha rahat nefes aldığını bilmektir.
Ve tek bir kişinin bile sizden kasıtlı zarar görmediğini bilmektir.
İşte gerçek başarı bunlardır.

Bazıları hayata 10 - 0 yenik başlar. Dişiyle, tırnağıyla kazısa da geleceği nokta bellidir. Yalakalık başarının ilk şartıdır, her devirde ve dünyanın her yerinde işe yarayan önemli bir başarı anahtarıdır. Merak ise, potansiyelimizi açığa çıkarmamızı sağlayan bir enstrümandır. Yaşadığımız olaylar farklı duygular yerleştirir içimize eksik yada fazla ve onların doğrultusunda hareket ederiz. Yaşamımızın niçini var, nasılına da tahammül gösterecek güce sahibiz.

Ailesini geçindirebilmek için günde 12 saat çalışmayı istememek sorumsuzluk mudur? Zengin bir ailenin ferdi olarak doğmak özgürlüğümüzü etkileyecektir. Özgürlük yapabilme gücünü ortaya koyar dolayısıyla olanaklara da bağlıdır. Sahip olduğunu koruma endişesi, hayatını idame edebilme endişesinden daha ağır değildir. Mevcut düzende zengin birinin iflas etmesi için riske giren yatırımlar yapması gerekir. Zenginin özgürlüğünü kısıtlayan şey onun hırsıdır. Özgürlük, sorumlululuk kişinin iradesine bırakılmış her ikisi de istenirse sınırsız yaşanabilir, reddederse de kendi hapishanesinde çırpınmak kalır kişiye. Kendini ve dünyada bulunma nedenini çözenler için sonsuz özgürlük elini uzattığı her yerde ve kişiyle olur. İnsanın bir benliği olmalı ve o benliğin dışına çıkmamalı, hiç kimse için kendinden vazgeçmemeli.

HÜLYA ÇAKICI 

Önemli olan...


- Önemli olan, ne aldığınız değil, ne verdiğinizdir.
- Önemli olan, öğrendikleriniz değil, öğrettiklerinizdir.
- Önemli olan, doğruluk, dürüstlük, merhamet, fedakarlık ve cesaretle atmış olduğumuz her adımla, başka yaşamları zenginleştirmiş olmanızdır.
- Önemli olan, yetenekleriniz değil, karakterinizdir.
- Önemli olan, diğer insanları yüreklendiren, onların sizi takip etmesini sağlayan örnek bir insan olmaktır.
- Önemli olan kaç kişi tanıdığınız değil, siz gittiğinizde ebedi bir yoksunluk hissedecek olan insanların sayısıdır.
- Önemli olan, hatıralarınız değil, sizi sevenlerin kalbinde yaşayacak olan hatıralarınızdır.
- Önemli olan, ne kadar uzun süre hatırlanacağınız değil, kimler tarafından ne şekilde hatırlanacağınızdır.
- Önemli bir hayat yaşamak rastlantıyla olmaz.
- Önemli olan, koşullar değil, seçimlerinizdir.
- Önemli bir hayat yaşamayı seçin...

(Michael Josephson)

İnançlar mantığın işleyişini gösterir!


Ben nerede hata yapıyorum dedikten sonra akılda oluşan destansı liste. Mantığını kullanmayı reddeden birisiyle tartışmaya girmek, özeleştiri yapmadan ve sadece olaya kendi açısından bakarak, kendi mantığına göre başkalarının doğrularını anlamamak, onları mantıksız görmek en büyük cahilliktir. Düşünmeyen, sorgulamayan, akıl etmeyen, onun bunun fikirleriyle dedikodu yapan cahillerden yüz çevirin, zamanınızı harcatmaktan başka bir işe yaramazlar. Cahil insanla tartışmak çıldırtıyor, hiç bulaşmayın kafanız rahat olsun. Cahilin kendine göre yürüttüğü cahilce bir mantık vardır ve başka bir mantığın doğru olabileceğini asla düşünmez bu nedenle tutunduğu şey onun kimliğidir. Bir düşünceye körü körüne bağlanan, kimlik sahibi olamayanlardan uzak durun.

Mantık kullanılması isteğe bağlı olan bir şey değil, bir dünya görüşünün pratiğe yansımış halidir. Hepimizde mantık var ama her hangi bir olaya yaklaşım kişinin mantığının olup olmadığı bize gösterir. İnsanların hayatına yön veren dünya görüşleridir mantıkta buna göre biçimlenir. Objektif yada subjektif bakış açısı bir bireyin toplum yada doğa olaylarına bakışını yani mantığını belirler. Örneğin, materyalist bakış açısı bir deprem karşısında doğa olayıdır der, metafizik bunu bir yaratıcıya, üst güce bağlar. Yani neye inandığınız mantığınızın işleyişini gösterir.

Başka bir boyut yada herhangi bir mekanda madde farklı bir anlam taşıyabilir. Örneğin dünyadaki volkanik taşlar bize sıradan görünürken farklı bir zamanda, mekanda daha fazla değer taşıyabilir ve hatta tamamen yaşamsal bir element bile olabilir. Bunun dışında her hangi bir değer taşımayabilir. Algılar ve bilinç düzeyi ile alakalı bir durum. Şimdi herhangi birimiz madende olmayı ve elmas madenlerini talan edebilmeyi umarken, sadece orada yaşama şansımız olsaydı bunun bir anlamı ve önemi kalmayabilirdi. Paydalar ortak ama birinin gülmesi için birinin ağlaması gerekiyor gibi bir şey.

Hiçbir şey olduğu yerde durmaz. Her şey gelip geçicidir, kainatta değişim ebedidir ve insanlarında karakteri değişir, aynı insanı tekrar bulduğunda farklı birine dönüşmüş olabilir. Değişen dünyada değişmeden kalmak imkansızdır.

HÜLYA ÇAKICI

Artık hazır...


Üstad, bir dövüş horozu yetiştiriyordu. Dövüşe hazır mı diye soranlara:

"Hayır, henüz değil. Mağrur ve inatçı."

On gün sonra aynı suali soranlara:

"Hayır, başka horozların ötüşüne cevap veriyor."

Daha bir on gün geçince:

"Sinirli ve kızgın."

Daha bir on gün sonra:

"Şimdi hazırdır. Horozları cevaplandırmıyor, onlara tahtadan yapılmışlar gibi bakıyor, bütün kudreti teksif edilmiş. Artık hiçbir horoz ona karşı koyamayıp kaçacaktır."

(ALINTI)

22 Mayıs 2017 Pazartesi

Ekonomimiz


Dünyada yatay seyreden her şey bizde artış gösterir. Petrol fiyatları, internet, sebze, meyve, ulaşım vs. insanlar en çok neyi kullanırsa ona zam yapılır. Enflasyon belirlenirken de liste hiç kullanmadığımız şeylere göre belirlenir. 

IMF'ye olan borç ödendi der bilmeyenler. Merkez Bankası altınlarımızın İngiltere'ye borçlarımıza karşılık rehin verildiği doğru mu? 'Rehin değil savaş çıkarsa güvende olsun diye verdik' der merkez bankası. Sonradan hiçbir şey öğretilmiyor, huy zamanla karaktere dönüşüyor.

Tüm insani kurumlar ve demokratik yapıların içi boşaltılıp, tabeladan ibaret kurumlar platform olarak var olmanın dışında başka ne işe yarıyor. Her şey içiçe ve ortalık bulanık, belki bilerek belki de bilmeyerek. 

Sistem bizleri hiç acımadan köleleştirdi. İhtiyacımız olmayan nesneleri ihtiyacımız varmış gibi sunup bizi sisteme köle yaptılar. Bizler modern köleler, sistem denilen çarkta kapitalizm. Küresel sermaye diyerek bir şeyi yapmaya, satmaya, almaya gücü olan sadece kendisini düşünür, eğer bu çarkta yer almak istemiyorsan ya deli olacaksın uğraşacaklar yada felsefe yapacaksın arkandan gelenler olacak. Çünkü felsefecilerin bir çoğu böyledir; bazen deli gibi, bazen boş bir insan gibi, bazen de işe yaramaz, bundan bir baltaya sap olmaz dedirten bir halde olurlar ama konuşmaya başladıklarında asıl sıkıntının kendinde olduğunu anlarsın. 

Her insanın kendine ait yoksulluğu var, fakir hakkını, zengin ahlakını korumalıdır.  İşçi çalışır patron sefa sürer, dünyanın açlık sorunu budur zaten zenginlerin bir türlü doymaması. 

Küçük beyinler kişileri, orta beyinler olayları, büyük beyinler fikirleri ve sistemleri tartışırlar. Demokrasinin, hukukun, insan hak ve hürriyetlerinin olmadığı, cehaletin hüküm sürdüğü, doğal olarakta geri kalmış ülkeler için oldukça doğrudur bu söz...

HÜLYA ÇAKICI

21 Mayıs 2017 Pazar

İnsan kendini unutmak için sever!


Aşık olduğunu söyleyen bir arkadaşım demişti ki, insan kendini unutmak için sever ve aşık olur. Yunan Mitolojisindeki inanca göre Zeus lanetlemiştir insanı ve bu yüzden insanlar arar yıllarca diğer yarılarını. Aşk her insanda vardır, diğer yarımızı arar, iki kişiden bir kişi yapmaya çalışırız. Her birimiz bir bütün insanın eşleşen yarılarıyız ve her birimiz bize uyacak o diğer yarımızın arayışı içindeyiz. Sevgi insanlığın ortak lisanıdır, kendimizi unutup biz olabilmemizi sağlayan tek dildir, her insanın sevmeye de, sevilmeye de ihtiyacı var. Bazen sevilmek için değil sevdiği için sever, sevgisini hak edecek birini de seçemez. Hayatta bazı şeyler sebepsiz oluyor, sevmekte öyle hiç fark etmeden bir bakarsın sevmişsin.

Genellikle eksikliğini hissettiği şeylere sahip kişilere aşık olur insanlar farkında bile olmadan. Korkak bir erkek cesur bir kadına, suskun ve çevresi olmayan birisi sosyal ve konuşmasını bilen birisine aşık olabilir. Çok istediği şeye gerçekten sahip olduğunda artık sevdiği kişiye ihtiyacı olmadığını veya sevmediğini düşünür. Parası için evlenen insan artık paraya sahip biri olduğu için sevgisi kaybolabilir, zamanla kendisini geliştiren ve sosyal çevre edinen kişi sosyal olmanın çokta büyütülecek bir şey olmadığını görerek sevdiği kişiye ilgisi azalabilir. İnsan mutlaka bir şeyi sevecekse karşısındaki insanın kendisini sevişini sevmeli, ne onun eksikliğini bir başkasında giderebilir ne de onun sevgisine artık sahibim deyip onu bırakabilir.

İnsanlar bazen gözlerini açmak istemezler uyuşturucu almak gibidir bu yaptıkları, kandırılmaya ihtiyaç duyarlar. Oysa hata bir ve iki olduğunda üçüncüsü seçimdir artık, özellikle bu hatayı yapan kişinin hala yanındaysa davranışlarının sonuçlarını üstlenmeli. Hayattan ne bekliyorsun? diye sorulduğunda verecek cevabı yoksa nasıl yaşaması gerektiğine dair de bir fikri olmaz.

Temelimiz sevgi önce kendimizi sevmeliyiz ki başkalarını da sevebilelim. Sevemeyen insanların gittikçe çoğaldığı dünyamızda neler oluyor görüyoruz. İnsanlar da yanlış olan şeyler bir yerde sevgiyle ilgilidir. Sevmeyi, sevilmeyi becerememiş, varlığını paylaşmayı başaramamıştır. Alkışladığı şey alkışlayanın doğrusudur. Her insanın doğrusu ve yanlışı farklıdır. Alınan kararlar, benimsenen kurallar vardır, bunlar kişiliği ve davranışı şekillendirir. Bazen insan yanlışları seçer, yanlışı sever yada bu bir mecburiyettir, hayat şartları ve insan ilişkilerine göre şekillenir soyut ve somut olan her şey.

HÜLYA ÇAKICI

BİZE DE BİR KONFÜÇYÜS LAZIM


Konfüçyüs bir süre için şehrin yönetiminde görev alır ve yedi gün sadece şehirde olanları izler. Yedinci gün şehirdeki en yüksek memur Shao-Cheng’i görevden alır.
Öğrencileri buna  çok şaşırırlar ve sorarlar:
– “Shao-Cheng bu şehirde hatırlı ve kuvvetli bir adamdı. Şehrin yönetiminin de yetki aldıktan sonra ilk işiniz onu görevden almak oldu. Bildiğimiz kadarıyla bu adam haydutluk, hırsızlık yapmamıştı. Bunu neden yaptınız?”

Konfüçyüs, öğrencilerine neden yaptığını anlatır;
– “Dünyada beş ağır suç vardır. Haydutluk ve hırsızlık bunlardan sonra gelirler. Bu beş suç şunlardır:
1. İyi eğitimli ve bilgili olmasını gizlice kendi fırsatları için kullanan,
2. Aşırıya kaçan bir hayat tarzı ile inatçılık,
3. Doğruyu söylemese de insanları yanıltabilen,
4. Sadece olumsuz olaylar ve her şeyin hep kötü yanları hakkında konuşan,
5. Yanlış olduğunu bildiği şeyleri sanki doğruymuş gibi gösteren ve destekleyen
Shao-Cheng’de bunların hepsi vardı. Nereye gitse taraftar topluyor, isyanlar yaratabiliyordu. Aldatıcı fikirlerini parlak konuşmaların arkasına gizleyebiliyordu. Doğruyu ve yanlışı karıştırıyordu. Ben de şehir halkı için üzülmek yerine, halkı bu adamdan kurtarmayı tercih ettim.”

Deli miyiz neyiz ama yürekliyiz!


Zihne değil egoya değer vermiş insanların üstünlük kurduğu günümüzde, zeki ve akıllı olmak aslında en büyük deliliktir.
Bu işler emek işi hadi demekle olmaz :) Delilik aklı özgür bırakmaktır, dokunulmazlıktır. Kontrollü delilik zekanın göstergesidir. Deliler de akıl kalıntıları hep vardır ama aptal hep aptaldır onlarda akıl aramayın. Algı ve sezgisi farklı olanlar genel olarak dışlanırlar, sıradışı insanlar çevreleriyle fazla ilgili değillerdir bundan dolayı da onlara adlar verilir. Ama ben mi sıradanım yoksa beni sıradanlaştıranlar mı sıradan tartışılır. Yine de bu düşünceleri bir tebessüm oluşturuyorsa delinin yüzünde, bir zarar gelmez böyle bir düşünceden de bize. Bazı insanlar kötülüğü ve art niyeti akıl olarak görürler çünkü. Aslında kelimeler her şeyi anlatmaya yeter ama insan beyninin anlatmaya izin verip vermemesi önemlidir, kendisini kontrol edebilmesi.
Kimse kendinden daha akıllı birisini karşısında görmek istemez ve bunun içinde deli diyerek dışlar. Düşünceleri kendilerine ters düştüğü ve işine gelmediği için delilikle yargılar, aslında ondan haklı olduğunu bilir ama bunu kabullenemez, egosunu tatmin edemez, düşüncenle kendi cahilliğini sorgular güya çaktırmadan. Bazı insanlar anahtar deliğinden bakmayı tercih edebilirler, ben başıma ne gelirse gelsin daha büyük bir dünyayı görmek istiyorum ve bu yüzdende insanların ne dedikleri benim için çokta önemli değil.
Bazen delirmek iyidir, çevrende olup bitene aklın ermeyince, akıl ve vicdanına değmeyince, anlamayınca, insan daha huzurlu olur. Can yakar her şeyin farkında olmak, nelerin, neden, ne amaçla yaşandığını bilmek, algılamak ve insan deli olmak istiyor, hiçbir şeyin farkında olmamak, kendi dünyasında mutlu yaşamak istiyor bazen. Kendini bilmek yüksek ahlak gerektirir. Bilmediğini bilmek de akıl gerektirir. Kendimiz hakkındaki gerçeği kim bilebilir kendimiz dışında. İnsana değer vermek, empati yapmak, elini taşın altına koymak, dürüst ve düzgün olmak günümüzde artık geçerli değil.
Cahil bilgeyi sadece tembelce izler. Bilge sürekli maratonun içindedir, cahil de daima monoton bir hayatın içindedir ve bu yüzden zekiler deli, aptallar da kurnaz olarak anılırlar. Zekiler hep şüphe duyarlar, yoksa hiçbir alanda gelişemez ve bunun sonucunda da buluşlarla, icatlar olamazdı. Çünkü şüphe araştırma isteği doğurur. En önemlisi dünyaya aptallarla vakit geçirmeye gelmediğimizi anlayabilmek. Aptal dostun olacağına akıllı düşmanın olsun derler. İnandığı gibi yaşamayı başaramayanlar varlığıyla kendilerine bile fayda sağlayamazlar.
HÜLYA ÇAKICI

İnsan nedir? İnsan ikiyüzlülüktür.


Dünya ekolüne kurallar koyarak zorlaştırırız hayatı ve nasıl bir ironi ise kuralların hayatımızı kolaylaştıracağına ya inanırız yada inandırılırız. Önce insanların düşünme, algılama, üretim yetilerini yok edip kendilerine köle yapıyor sonra biz bu sistemin dışına çıkarsak yalnızlık hissine kapılacak beceriksiz, mutsuz, çaresiz olacağız diyorlar. Ve sistem tıkır tıkır işliyor sayemizde.

Bazı şeyleri unutmamak geleceğin sigortasıdır aslında. Yaşananlardan ders almak yetmez bazen, başkalarına da benzer şeyler yaşatılıyorsa olabilecekleri önceden kestirme şansına kendi deneyimleriyle sahip olanların yada ders almışların unutmadıkları adına yılmadan mücadele etmeleri ve sonuç almaları gerekir. Sonuç alınmalıdır ki daha önceden alınmış dersler işini görsün, direnç ve mücadele gücünü kaybetmesin. Cumhuriyet yürekli insanların doğruları, gerçekleri inanarak savunmaları ve mücadeleleri ile bugünlere ulaştı. Ama günümüz kuşağı yaşananların farkında bile değiller. Ürettikleriniz öğrendiklerinizin toplamıdır, nasıl yaptığınız da başarıya götürür. 

Bir ülkenin nasıl yönetildiğini anlamak istiyorsanız oranın müziğine kulak verin. Nerede güzel eserlerden oluşmuş uyum varsa orada adalet ve erdem hüküm sürer. Bir ülkede yaIakaIığın sağIadığı çıkar, dürüstIüğün sağIadığı çıkardan daha verimIi oIursa o üIke biter. Dümende iyi olunabilir ama karada gemi yürümez. Sorumluluk bilinci olmayanın açtığı yarada bulașıcıdır. 

İnsan kendi mutlu olsun diye yaşaması gerektiğini öğrendi, mutlu etmeyi değil. O yüzden dünyanın kurtulmasını isteyen çok az. Değişmek farkında olmak, değişmek yenilenmek demektir. Farkındalık ise farklı olmak değil sadece görmektir. Fakirin gayri meşru çocuğu olursa piç, zenginin olursa yasak aşkın meyvesi, fakir kız peşinde koşarsa sapık, zengin koşarsa playboy, fakir toplanırsa çete, zengin toplanırsa toplantı, fakir çalarsa hırsızlık, zengin çalarsa yolsuzluk, zenginin çocuğu yaramazlık yapar hiper aktif, fakirin çocuğu yapar otursana kurt mu var. Kavramların bile cepteki paraya göre değiştiği bir dünyada adalet mi arıyoruz.

Kafasının içi boş olanı sadece kalbinin güzelliği paklamaz, kalp ve akıl ikisi de insanlarda eşit olmalı. Nerede aklı, nerede kalbi ile düşüneceğini ve hareket edeceğini bilmeli insan. İçi boş kafatası çok tehlikelidir. Aklını kullanan insanlar katılaşmış yüreklerle ölümüne mücadele eder, ama içi boş kafatası sorgusuz sualsiz iradesini teslim eder.

HÜLYA ÇAKICI

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Para


Kabahatin büyüğü Lidyalılar ve Fenikeliler de. Parayı biri buldu diğeri ticaret yolu ile yaydı, menfaat denilen yan ürünü de beraberinde para getirdi. Sevgiyi, erdemi ve barışı böylece bozdular. Gerçi her konuda bir suçlu bulmak kolay insanoğlu bir türlü paylaşmayı öğrenemedi çünkü.

İnsanlar arasında kötülüklerin büyük çoğunluğu özel mülkiyetle başlamakta. Bütün bu savaşlar, haksızlıklar hep para yüzünden oluyor. Menfaatler yerine şahsi iyi niyetler tüm insanlığın başarısı olmalı. Doğru olduğunu bildiğimiz şeyler uygulamaya geçildiğinde işe yarar yoksa sözde kalır, bizlerde 'he' der geçeriz. Dünya malı dünyada kalır, geriye bırakılacak miras insanlık adına yapılan güzellikler yada açgözlü, yalancı, hırsız, zalim olarak hatırlanmaktır.

Dünyanın nüfusu yedi milyarı geçti. Beşinci sanayi devrimi başladı. Şehirleşme kölelerinin sayıları arttı. Günümüzde bir çoğumuz sistemin esir ettiği modern köleler olduk. Bir kişiyi yada toplumu köle yapmak istersen ona bir şekilde yardım et denir. Özgür doğuyoruz ama sonrasında zincire vurulmuş olarak yaşıyoruz. Kimimiz paranın kölesi, kimimiz mevkinin kölesi, kimimiz eşyanın kölesi olduk. Ne mutlu ki zincirlerini kırıp, köleliği terk edenlere ve özgürlüğünü hiçbir şeye değişmeyenlere.

Rasyonel bir insan her daim realist bir pencereden bakmalıdır dünyaya. Kendimizi kandırmak bize ancak zarar verir. Kolay hayat vurdum duymazlık sağlar. Türkiye kolay hayatta yaşamıyor ama vurdum duymazlık yaşıyor. Birbirinden tırtıklama ekonomisi, herkes hayatından memnun dürüstler hariç.

HÜLYA ÇAKICI

Konu Atatürk olursa...


Önder olmak ön sıralarda oturup önde yürümekle değil, yüreklerdekini hissedip, beyinlerdekini okumakla olur.

Atatürk, dünya ve Türk tarihinde olması gereken kutsal bir yerde şanı ve şerefiyle yerini almıştır. Onlarca savaş görmüş, ölümlerden dönmüş, ordusunun başında düşmanla mücadele ederek yeri geldiğinde göğüs göğüse çarpışarak, Gazi, Mareşal, Başkomutan unvanını hak etmiş değerli bir kişiliktir.

İstanbul'u kim fethetti? dediğimizde insanlar ilk olarak Fatih Sultan Mehmet diyorlar. Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu kimdir? dediğimizde aklımıza Mustafa Kemal Atatürk gelir. Her savaşın bir simgesi bir kahramanı vardır. Müdafaa savaşlarında baştaki komutan çok önemlidir. Kimse İstanbul'un Fethini de, Cumhuriyetin kuruluşunu da bir kişiye indirgemiyor. Fatih Sultan Mehmet'in de, Atatürk'ün de arkasında örf ve adetlerine düşkün, Vatanına ve Milletine bağlı halkı vardı, insan hayatından daha kutsal bir dava yoktur.

Bir Müslüman birine iftira atmanın vebalini iyi bilir ve Allah'tan korkar. Dünya menfaatlerine ruhunu satan insanın kendine faydası olmazken çevresine hiç olmaz. Mızrak çuvalda gizlenemez yapılanların sebebi ve karşılığı mutlaka ortaya çıkar.

Atatürk'e yapılan sistemli saldırılar ülkemiz üzerine oynanmak istenen oyunun bir parçası olarak değerlendirilmelidir. Birden bire oluşan bu saldırıların nedeni toplumun dikkati başka bir yerde iken, oradan başka bir yere yönlendirerek, o konunun unutturulması olabilir. Örneğin, ülkenin geleceği konusunda yakın zamanda yapılan referandumun sonucu konusunda toplumda kuşkular vardır, bu sırada milletin hassas konusu üzerine gidilir ve başarılı olunur. Toplum yönünü başka bir tarafa döner ve böylece amaca ulaşılır. Bizim ülkemizde gündem değiştirmek işte bu kadar kolay. Yeter ki kaliteden ödün verip ahlak denen kavramdan biraz uzaklaşın.

HÜLYA ÇAKICI


12 Mayıs 2017 Cuma

İkna olmadan ikna edebilen politikacıdır!


Adaletin gücü bittiğinde gücün adaleti başlar. Öyle bir zamandayız ki nereden geldiğimizi, nasıl geldiğimizi bilmeden yaşıyoruz, biraz zorluğu aşıp rahata kavuşunca geçmişimizi unutup hırsımızla gözümüzü kör ediyoruz.

Siyaset inançlarınızla oynamayı sever kullanır, yönetir. Bundan dolayı siyasetçi değil devlet adamı yetiştirmeli ülkeler kendi çıkarlarını görüp kollayan.

İkna olmadan ikna edebilen politikacıdır. İkna olup ikna edemeyen dincidir. İkna olup ikna edebilen matematikçidir.İkna olmayan, ikna edeni de, ikna olanı da cahil gören ve ikna olmayı yanlış bulana da Felsefeci denir. Genel olarak birini ikna etmeye ne kadar çabalarsan onda o ölçüde direnç yaratırsın. Fikrini değiştirmesini ne kadar istersen o kadar az değiştirir. Fizikçiler bunun uzun zamandır farkındalar (dinamik yasası). Bu bağlamda Isaac Newton bir madde üzerinde belli yoğunluktan bir kuvvet uygularsan bunun aynı yoğunluktan zıt bir kuvvet yaratacağını kanıtladı.

Dünyayı allak bullak eden batılı emperyal güçler bizim coğrafyamızdaki her uğursuzluğun ve kötülüğün de kaynağıdır.

Emperyalizmin ana fikri; evrende yaşam alanı çok az, bu yaşam alanında yaşamaya çalışan çok tür var, bu canlı türleri hızla çoğalıyor bu durumda besin, enerji kısıtlamasına neden oluyor, bu kısıtlılık yaşam kavgasını gerektirir, bu kavgada iyi şartlarda yaşama gücü gerektirir. Yani yaşama gücü daha iyi olan ayakta kalır, buna doğanın kısıtlı şartlarında canlı türlerinin güçlüler tarafından ayıklanması denir.

Marksizmin ana fikri; bizim kendi türümüzün devamı için bir ayıklamadan ziyade enerji ve kısıtlı yaşam alanlarının kontrolümüzde olması gerekir. Canlı türlerine biraz yer açın ve bize bulaşmayın.

Şimdi her girilen savaş ölüm kalım savaşı değil. Batılılar kadar ahlaksız, doğulular kadar saf bir toplum olunca sömüren onlar, sömürülen biz oluyoruz. Trump'ın yedi Müslüman ülke vatandaşının ABD'ye girişini yasaklayan kararını Hristiyan ülke vatandaşları protesto ediyor. Türkiye dahil tek bir Müslüman ülkeden tık yok.

HÜLYA ÇAKICI

Dinin ticarete dönüştürüldüğü yer...


"Sizden herhangi bir ücret istemeyenlere uyun. Onlardır doğruyu ve güzeli bulanlar." (Yasin Suresi 21. Ayet)

Belki en fazla para karşılığı okunan suredir Yasin Suresi. Bu ayeti en çok okuyanlarda defalarca umreye giden Müslümanlardır. Allah dedi ki; benden başkasına tapmayın. Allah'ın sınava tabi tuttuğu başkasından dilek dilenir mi, hepsi Allah'ın kulu ne dileyebilirsiniz ki? Allah'tan başka kimseden bir şey istenmez, şirktir. 

Din ahlaklı olmaya yönlendirir ve güzel ahlakı tamamlar. İlerde bekleyen değişimler mutlaka olacaktır ve inandığımız bir çok şeye inanmaz hale gelebiliriz. Bilinç ve sorguyla ilerleyerek akılla kalbin dengesini kurabiliriz. Hiçbir şeyi sonsuz düşünmek olası değil, sonsuzluk kendini açığa vurmak için biçim almak zorunda, düşünce nasıl sözde bütünlüğe ererse sonsuzlukta ancak biçiminde gerçekleşir. Anlama çabaları ve bu çabaların hangisinin daha kuvvetli olup olmadığının aksine önemli olan insanın yaşantısıdır. Din insanın algısıdır ve insan sonsuz senaryoyu yazan, oynayan, yazıp oynadığını unutan, hatta unuttuğunu unutandır.

Şu anda dinle idare edilen ülkelerin çoğu köle, başka ülkelerin egemenliği altında veya parçalanmış, halkı fakir ve cahil bırakılmıştır, okuma oranı düşüktür. Sadece bu sebepler bile Cumhuriyetin en güzel idare şekli olduğunun kanıtıdır.

İnsanlar dünyanın her yerinde kan akıtıyorlar. En çok silah üreticisi olan ve Birleşmiş Milletlerin daimi temsilcisi olan ülkeler. Savaşları engellemeye güçleri yetmiyor mu, yoksa canları mı istemiyor bilinmez ama din yada her şey bahane. Savaşların ardında her zaman güç istemi vardır ve böylede olacaktır. Bu durumu ört pas etmek için bir kurban bulmak gerekiyordu onlarda dini kurban ettiler. Çünkü din kitleleri birbirine kırdırmak için çok iyi bir yönetim aracıdır. Petrol, ilaç, silah şirketleri politikacılar aracılığıyla bunu her zaman kullanır. İslamdaki cihad anlayışının yanında tarihe bakınca din adına ölen ve öldürülen insan sayısı bunu anlamak için yeterli.

Her din ve her inanç istediği kadar cömert, şefkatli, yardımsever olsun yine de diğer inançları ve dinleri küçümserler. Aslında mesele din değil insandır. Dinlerin özünde yaşamı güzelleştirmek, kolaylaştırmak, ahlaki ve toplumsal bir insanlık yaratmak vardır. İnsanoğlunun ise iki tercihi vardır iyi yada kötü olmak, yani tüm sorunların kaynağı insanın kendisidir. Kötü insanlar için din sadece kolay bir argümandır.

HÜLYA ÇAKICI

4 Mayıs 2017 Perşembe

İş kişinin kendisinde başlar ve biter!


Doğruluk kendine saygısı olanların ilkesidir. Doğru doğrularla anlatılırsa gerçeğe ulaşmakta kolaylaşır. En derin karanlıklar bile küçük bir ışık tarafından yok edilir. Aynı şekilde sıkıntılar ve hatta derin depresyonlar küçük bir umut ışığıyla dağıtılabilir. Sonuçta aydınlıklara karanlıklardan geçerek ulaşılır, karanlık ne kadar koyu olursa olsun insanın bilgisi koyu karanlığı mutlaka aydınlığa, ışığa kavuşturacaktır bunun içinde bir güneşe ihtiyacımız vardır.

İnsan insanı hor görmeye başlayınca bozulmaya başladı düzen. İnsan kendisini bilir, ağzından çıkan doğru mu, yanlış mı? Ve bazen kendisini, bazen de karşısındaki inandırmak için umursamayan, ilgilenmeyen birisi olur. Sonuç olarak kendisine inanıyorsa başkalarının kendisine inanıp inanmaması hiç önemli değildir.

Sorun samimiyetsiz samimiyetlerden çok, samimiyetsizleri samimi zanneden insanlarda. Kırılan yapıştırıldığında nasıl eskisi gibi olmuyorsa, ne kadar mükemmel yapıştırırsanız yapıştırın o izlerin orada olduğunu biliyorsanız hayatta böyle, her rüzgar esişinde bir iz kalıyor, dinse de rüzgar, fırtına izler hiç kapanmıyor ve bunu fark etmek bazen bir ömre bedel oluyor. Her geleni gidenden daha kutsal ve iyi sayan tabiatımız bizi perişan ediyor. Bütün yolculuk iyiyi bulma uğruna göze alınıyor ancak göze aldıklarımız için değiyor mu gözden çıkardıklarımıza?

Bazı duyguları da yaşamalıyız sevmek, ağlamak, gülmek, özlemek, aldanmak, güvenmek, kendine ve başkasına şans vermek, elinden tutup amaçsızca koşmak, yarını düşünmeden bugünü yaşamak, yaşamak ama yaşadığını da hissetmek. Bunlarda kendi elinde olanlar ve olmayanlar olarak ikiye ayrılması gereken durumlar. Örneğin sigarayı bırakmak insan gerçekten istiyorsa iradesini ortaya koyar ve içmez, sonrasında sağlıklı bir yaşama adım atmış olur. Sağlıklı yaşamın şartı nedir? Stressiz yaşam. Bunu başarabilmek elimizde mi? Hayır. Çevre şartları, ekonomik şartlar, kültürel şartlar vs. gibi dışımızda gelişen ama bizi bunları yaşamaya mecbur bırakan bir sürü neden var. Bunları aştık diyelim, karakter yapımız var. Kimi yanıbaşında yangın çıksa birazdan söner diyebilecek rahatlıktayken, kimi evhamın zirvesinde yaşayıp en ufak şeye kafayı takıp uyku uyuyamaz. Haliyle gamsız olan daha sağlıklı ve mutlu kalırken, evhamlı olan ruhen sağlıksız bir yaşam sürmek zorunda kalır, yani insan her zaman kendine yapmak istediği iyiliği yapmaya muvaffak olamayabiliyor. İnsanı değersiz hissettiren diye bir şey yok, bu his kişinin kendi ezikliği, kendini ezmişliğidir. Öz güven tamsa hiçbir şey bize kendimizi değersiz hissettiremez, iş kişinin kendisinde bitiyor başkalarında değil.

HÜLYA ÇAKICI

Gördüğünüz ben, baktığınız sizsiniz...


Dedim: Çok yalnızım. Dedi: Ben sana çok yakınım (Bakara 186). Dedim: Bunca günahım var hangisinin tövbesini yapayım. Dedi: Allah bütün günahları bağışlayandır (Zümer 53). Dedim: Yine bağışlar mısın? Dedi: Allah'tan başka günahları bağışlayacak olan yoktur (ali-imran 135). Dedim: Rabbim benim senden başka kimim var? Dedi: Allah kuluna kafi değil mi? (Zümer 36).

Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
Acıya sabredersin adı "metanet" olur.
İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.
Dileğe sabredersin adı "dua" olur.
Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.
Özleme sabredersin adı "hasret" olur.
Sevgiye sabredersin adı "aşk" olur.
(MEVLANA)

Dilin kıymetini “ârif” olandan,
Gözün kıymetini “âmâ” olandan,
Sözün kıymetini “lâl” olandan,
Ekmeğin kıymetini “aç” olandan,
Aşkın kıymetini “hiç” olandan öğren!
(Şems-i Tebrizi)

Hak şerleri hayr eyler...
Zannetme ki gayr eyler...
Arif anı seyreyler...
Mevla görelim neyler...
Neylerse güzel eyler…

Kaybedecek bir şeyi olmayan insanlara kaybettin demeyin onların hiçbir şeyden korkuları olmaz, kendilerini kaybetmekten bile.
(Ben)

Sonra baktım ağlayacak tek bir omuz bile kalmamış. Bende koydum başımı kendi dizlerime, doya doya ağladım.
(Ben)

'KOT' Efsanelerin gizli yüzleri...


Dilimize "kot pantolon" olarak yerleşmiş olan terimdeki "kot" kelimesinin, kumaşın yada pantolonun cinsiyle ilgisi olmayıp, Muhteşem Kot'un, 1940'ta Fransa'da blue jeanle tanışıp, Türkiye'ye dönüşünde burada üretmeye başladığı bu pantolonları kendi soyadı olan "KOT" ismiyle markalaştırmasından ibaret. 1992'ye kadar işin başındaki oğul Aytaç Kot'un, bunun sadece kendilerine ait bir pantolon markası olduğu ve diğer blue jean'lere kot denmemesi konusundaki türlü girişimleri sonuç vermemiş. Aynı her tür ve marka kağıt mendili "Bir selpak alabilir miyim?" şeklinde istememiz gibi.

Blucin yapımında kullanılan kaba pamuklu kumaşa verilen denim adı da Fransanın Nimes kentinden alınmadır. Bu kentte İş giysisi olarak dokunan bu kumaş 400 yıldan bu yana "de Nimes" (Nimes'den) sözcüğü yuvarlanarak 'Denim" olmuş. Kumaşı çözgü ipliği beyaz, atkı ipliği indigo mavisi iken Genes (Cenova) kentinde dokunan ve İngilizceye Jeans olarak evirilen kardeşi ise atkı ve çözgü ipliklerinin ikisi de mavi dokunan bir kumaş. Çadır ve at arabası tentesi yapan Loeb Strauss 1850'lerde San Fransisco'da madencilik yapanlar için dayananıklı iş tulumları üretmeye başlar. Gereksinim duyulan kumaş Cenova'dan getirildiği için adıda Bleu de Genes (Cenova mavisi) Blue Jeans olur.

Dünyadaki en iyi denim kumaş Türkiye'de üretiliyor. Büyük markalar bile kumaşlarını burada yaptırıyor.

HÜLYA ÇAKICI

Göksel Çaydanlık


Russell'ın çaydanlığı diğer bir adıyla göksel çaydanlık, filozof Bertrand Russell tarafından dinlerin yanlışlanamaz savlarının yanlışlanması görevinin kuşkuculara düştüğü görüşünü çürütmek amacıyla ileri sürülen bir benzeşim. Illustrated dergisinin 1952'de içeriğine kattığı (hiç yayımlamadığı) "Bir Tanrı var mı?" isimli makalesinde Russell şöyle yazmış;
Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede güneşin etrafında dönen Çin seramiği bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı her Pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişiye yakın çağda bir ruh doktoruyla yada daha önceki çağlarda bir Engizisyon yargıcıyla bir randevu alınırdı. (Bertrand Russell)

Aklımız bizi yanıltabiliyor ama olmayan Tanrı değil bizleriz, karanlık olan da aklımız değil gördüklerimiz. Gerçekliğimiz hak ve hakikate ulaşmıyorsa karanlığa atılan ok gibidir. Her şey aslında kolaydır, var olmayan sorunları varmış gibi düşünmediğimiz sürece. Belirsiz bir ortamda gerçeği olmayan bir durumu bulmak tüm mesele, gerçek sebep, sonuçta olabilir. Asılsız iftiranın aslını aramak gibi bir şey. Gizde kaybolan bir insan hiçbir gerçekliğe erişemez.

HÜLYA ÇAKICI 

Son karedir hafızalarda kalan


Birine en son davranışınız onda bıraktığınız son karedir. Birinin kalbini kırmadan önce iki kere düşünün. Üstelik o kişi sıradan biri olmamışsa hayatınızda, son fotoğrafınız noktayı nasıl koyduğunuzdur çünkü. Söylenenleri doğru duyup, duyduklarını doğru tatbik edenlerden olmalı ve öyle kalmalı hafızalarda. Bir bakış, bir gülüş, söylenen bir söz belki yıllarca unutulmaz, belki başkaları için anlamsız gelen sizin için bir ömürdür. İyi bir insan kendine yapılan iyiliği unutmaz ama yapılan kötülüğü hiç ama hiç unutmaz bu da unutulmamalı hiçbir zaman.

Geçmişte yapılanlarla gelecekte karşılaşmamak için aynı şeylere tekrar güvenmemek gerekir. Bir insanın kendine yaptığı kötülüğü yedi cihan bir araya gelse yapamazmış. Anı yaşarken görmezmiş gözler de yaz da kışı, kışta yazı yaşarmış. Geçmişi kendi şartlarında değerlendirmekten başka seçeneğimiz yok. Geçmişi değerlendirmek başka, suçlama çabası içinde olmak başkadır. Geçmişi suçlamak bugünkü beceriksizliğimizi temize çıkarmak acizliği olmamalıdır. Biz hala dün ve bugün kavgasındayız bundan dolayı da yarına vaktimiz kalmıyor.

İnsanın hayatında iz bırakanlar, unutulmayanlar mutlaka vardır iyisiyle, kötüsüyle her şeyde. Hayatın zikzaklarında zaman atılması gerekenleri unutmak, kalması gerekenleri saklamak, beyin ve yürek çöp kutusuna dönüşmedikçe. Samimiyet her kapıyı açan sihirli bir anahtardır yine her kapıyı kapatan da aynı anahtardır. İyi mazeretler bulmayı başaranların başka şeyler başarabildiği ender görülür. Kendi bakış açıları ile kendilerini mutsuz ederler, çünkü sahip olma ve ait olma duygusu yürekten gelir. Öncelikle iyi, kötü ne yapılıyorsa samimi olunmalıdır.

Dünya peşinde koştuğun sürece senin padişahındır. Ondan yüz çevirince sen ona sultan olursun. Her şey sonsuz şimdiki an içinde yaşanır. Hep öyle olmaz mı? Vazgeçtiğiniz an özlemini çektiğiniz veya büyük bir istekle aradığınız şey çıkar karşınıza, hazırlıksız yakalandığınız içinde ne yapacağınızı pek bilemez, şakınlığınız okunur gözlerinizden.

Gidenler gitti, kalanlar kaç adımda nereden geldiler. Aslında ne giden ne gelen vardır, herkes baştan beri olduğu yerdedir. Denir ya, hayatın en hüzünlü anı mevsimine kapıldığınız kişinin bahçesinde açan bir çiçek olmadığınızı anladığınız andır. Bunu herkes kendi adına anladığı için olduğu yerdedir.

Kırılmış olmasına rağmen kırmak istemeyen insanlar sessiz sedasız giderler. Yine varlığında katkı bekleyenin yokluğunda rahat edilir. Hayat kazanılacak yada kaybedilecek oyunlardan değildir. Fazla kasmayın, sürecin tadını çıkarın. Zamanımız gereksiz insanlara harcanacak kadar gereksiz değildir.

HÜLYA ÇAKICI

http://www.hthayat.com/blog/haber/1049883-son-karedir-hafizalarda-kalan

2 Mayıs 2017 Salı

Yeni nesil iş verenler!


İnsanlar ufacık şeylere kızıyorlar ama hayatlarını harcamak gibi büyük meseleleri fark etmiyorlar bile. Kim bilir belki de bir çoğumuzun nice yetenekleri mevcuttur ve bu yetenekleri ortaya çıkartacak uygun koşullar sağlanmadığı için farkında bile değilizdir.

Kölelere özgür olacakları kadar ödeme yapmazlar. Hayatta kalmalarına yetecek kadarını verirler. Sıfırı virgülün önünde değil, arkasında görmek istiyoruz hayat standardımız için. Özel sektörde işe alım kriterleri tırt ve hatta daha ileri gidip tamamen piyango diyebilirim. Bilgi birikimi, kalifikasyon, nitelik, nicelik, yeterlilik, bunlara bakılmıyor bile. İşverenler ucuz iş gücüne yönelmiş durumdalar, geri kalan işe alım prosedürleri de çoğunlukla göz boyama.

Yeni nesil iş verenler kalıpların dışına çıkılmasını istiyorlar ama çıkarsan sana kapının dışını gösteriyorlar, anlamadan bilmeden her şeyi istiyorlar, tuvaletin geldi tutmanı, acıkmamanı, on iki saat ve izinsiz çalışmanı, özel yaşamına karışmayı, her şeyi istiyorlar ve asla memnun olmuyorlar. Bizler de kendilerinin o kalıpların dışına çıkabildiğini görsek olmaz mıydı? Çalışacaksan çalış yoksa kapı orada, kimseyi zorla tutmuyoruz gibi konuşmaların sıradanlaştığı bu ülkede kimse en ufak ders alamaz. Ülkede işsizler bir parti kursa seçimlerde barajı rahat geçer.

Maaşını sorduğu için iş görüşmesi iptal edilen kadın hakkını arıyor Avrupa ülkelerinin birinde. İşverenin çalışan adayının ne kadar maaş istediğini öğrenmeden görüşmeye çağırmama hakkı varsa, çalışanın ne maaş alacağını sorma hakkı da vardır ve olmalıdır. Bu tür olaylar yurt dışında insan haklarına giriyor neredeyse, ülkemiz ise bu yönden çok vahim. Kimse kimsenin kölesi değil, kimse kimsenin rızkını havadan da vermiyor. IK çalışanları patronlara yalakalık yapmak için kraldan çok kralcı oluyorlar. Ömrü boyunca iki liraya bir şey alıp üç liraya satmamış, ticaret vs. tecrübesi olmayan, torpilli olarak bir yerlere gelmiş kuklaların bizi sorguya çekmesi (İstisnalar hariç). Bu tarz insanlarla yapılan iş görüşmelerinde dayının yada tanıdığının diğer mülakata katılanlardan daha etkili olduğunu anlatmaya dikkat edilmelidir. Zira senin torpilin diğerinden düşükse o zaman sen bu işi değil havanı alırsın. Ayrıca firmaların işe yeni başlayan kişiden istediği yetkinlikler firmanın kurucusunda bile yok. O yüzden çokta kasmamak gerek.

HÜLYA ÇAKICI

Öğrendim...


Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum. Işığı gördüm, korktum.
Ağladım.
Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim. Karanlığı gördüm, korktum.
Gün geldi sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi...
Ağladım.
* * *
Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu
öğrendim.
* * *
Zamanı öğrendim.
Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim...
* * *
İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
* * *
Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi...
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.
* * *
İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. .
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
* * *
Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevreni aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.
* * *
Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.. .
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin, bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.
* * *
Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...
* * *
Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...
* * *
Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım.
Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.
* * *
Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin kalıpları yıkarak düşünmek olduğunu öğrendim.
* * *
Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken,
günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.
* * *
Gerçeği öğrendim bir gün...
Ve gerçeğin acı olduğunu...
Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
* * *
Her canlının ölümü tadacağını, ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.

(ALINTI)

ÖMER HAYYAM'IN KEHANETİ


1048-1131 yılları arasında yaşayan İranlı ünlü şair, yazar, matematikçi, filozof ve astronom Ömer Hayyam, bugünün resmini 900 yıl önce görerek aşağıdaki dörtlükleri yazmıştır...

Celladına aşık olmuşsa bir millet. 
İster ezan, ister çan dinlet. 
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet.
Müstahaktır ona her türlü zillet.

Dünya üç beş bilgisizin elinde. 
Sanırlar ki tüm ilim kendilerinde. 
Üzülme, eşeği eşek beğenir.
Bir hayır var sana bana kötü demelerinde.

Felek ne cömerttir aşağılık insanlara.
Han, hamam, dolap, değirmen hep onlara.
Kendini satmayan adama ekmek yok. 
Sen gel de yuh çekme böylesi dünyaya.

Her gün biri çıkar başlar ben ben demeye.
Altınlarıyla gümüşleriyle övünmeye. 
Tam işleri dilediği düzene sokar. 
Ecel çıkıverir pusudan, ben ben diye.

Ömer HAYYAM

Bence kehanet değil öğüt. Zamanının ileriyi görebilen iyi bir filozofuymuş. Şu andaki durumumuza da çok uyuyor. 1048 -2017 değişen hiçbir şey yok.