31 Ağustos 2017 Perşembe

Kim dürüst?


Dürüstlük insanlığın gereği olmalıydı ama günümüzde hızla tükendiği için çok değerli hale gelip ilave bir özellikmiş gibi ele alınarak hediye sıfatına ulaştı. Halbuki dürüstlük bir meziyet veya ayrıcalık değil, insanın genel özelliklerinden biri olmalıydı.

Dürüst insanlar için en kötü şey itibarlarının kaybolmasıdır. Bir inançsızlık başladığı zaman öyle gider buna ortam sağlamamak gerekir. İçeride ışık varsa dışarıdaki karanlıktan korkulmaz. Ve yıldızlar çok parlak gözükmese de varlığı ile yolumuzu aydınlatır. Hiçbir yararı olmayacağını bildiğiniz halde insan kalmanın önemli olduğunu düşünürseniz işte oradan onları yenersiniz.

Ama günümüzde dürüst insanların değeri yok, dürüstlük sadece kaybettiriyor. Ne kadar dürüst olursanız olun karşınızdaki kendisinden başkasını düşünmüyorsa dürüstlüğünde anlamı kalmıyor.

Ameller niyetlere göredir, konuşulan değil bizim ne niyetle yaptığımızdır önemli olan. Birilerinin yaptığı yanlış sizin yaptığınız yanlışı haklı çıkarmaz. Ne onların yaptığı, ne de sizin yaptığınız hatalı insanı hatalı gösterip, kendi yaptığınızı masum göstermez.

Sistem dürüst insanları eliyor. İnsanlar sistemde tutunabilmek için dürüstsüzlüğü seçiyorlar. Günümüzde biri, birileri dürüst kalmaya niyetliyse ve bu şekilde bir yaşam sürmeye devam etmek istiyorsa çok ağır bedeller ödemek zorunda kalır. Sistem onu dışlayacak, çevresi onu dışlayacak, yakınları bile anlamayacak. Kısaca toplumdan kopmak zorunda kalacak, yalnızlık en büyük yoldaşı olacaktır.

Dürüst insan parmakla gösterilecek kadar az, herkes bir başkasına göre yaşıyor ve kendisi olmaktan kaçıyor. Kişinin kendisi olmak meşakkatli, rahatsızlık verici ve zor geliyor. Rahatsız olmaya yatkın insanda çok, dolayısıyla ortalık birbirinin aynası insanlardan geçilmiyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053795-kim-durust

30 Ağustos 2017 Çarşamba

Atatürk analitik düşünmeyi öğretiyor.


Arkamda büyük bir kara tahta vardı. Atatürk “Kalk bakalım genç profesör tahtaya” dedi. Tahta başına vardığımda bana üç kelime yazdırdı. “Su, tuz, deniz”. Şimdi bu üç kelimeden Türkçe’de, Fransızca’da, Almanca’da kaç cümle yapılabiliyordu? Böyle bir soru ile hiç karşılaşmamıştım. Şaşkınlığım geçince aklıma gelen cümleleri sıralamaya başladım.

1) Denizin suyu tuzludur.
2) Suyu denizin tuzludur.
3) Tuzludur denizin suyu.
4) Suyu tuzludur denizin.
5) Denizin tuzludur suyu.

Şimdi bu üç kelimeden Fransızca’da ve Almanca’da ancak ikişer cümle çıkarılabiliyordu. Atatürk sordu. Bu durum Türkçenin lehine mi, aleyhine mi? Hafif bir irkintiden sonra dedim ki “Efendim, bir bakıma bu bir söyleyiş zenginliğidir.” Çünkü kurduğumuz beş cümle arasında küçük farklar vardır; bu bir çeşit nüans zenginliğidir.” Atatürk “evet ama” dedi “Bunun büyük bir sakıncası var.” Sonra ilave etti. “Milletler arası antlaşmalar niçin Fransızca yazılır?” Doğrusu bu soruya da hazır değildim. Fransa'nın büyük bir devlet oluşu buna neden olabilirdi. Atatürk “hayır” dedi. “Fransızca öyle bir dildir ki kelimelerin cümle içerisindeki yeri sağlamdır. Bu sebeple Fransızca bir metin yıllar sonra okunsa daima aynı anlama çıkar.”
İlginç bir görüştü bu...

(ALINTI / ORD. PROF. DR. SADİ IRMAK)

Atatürk burada analitik düşünmeyi öğretip, dilimizin zenginliğini ve eksikliğini belirtiyor. Türkçe dünyanın en eski ve en zengin dili ama maalesef yuvarlanması da en kolay dili.

Dilde yalınlaşmanın önemini vurguluyor, her kelimenin yeri sağlam, yıllar sonra bile aynı anlam çıkar. Dilini yabancı kelimelerden temizlemen gerek. Nüanslarından (farklarından) dolayı insanlar anlamları kaydırabilir, yani yeni anlamlar ekleyebilir ve bu da büyük bir tehlikedir.

Bizler her zaman Türkçe konuşuyorduk. Alfabe değişince konuşulan dil değişmedi. Arap alfabesini de kullansak Türkçe'nin bu durumu değişmez. Atatürk dili değil alfabeyi değiştirdi.

Dilde sadeleşmeden ilk bahsedenlerden birisi ünlü Mevlevi şeyhi Şeyh Galiptir, ardından 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit  alfabe değişikliğini düşünmüşler ama büyük bir girişim olduğu için teşebbüste bulunamamışlar. Dilde sadeleşmeyi ve alfabe değişikliğini birlikte düşünmek gerekir. 2. Mahmut ve 2. Abdülhamit son derece güçlü padişahlardır. Osmanlı'da okuma yazma oranı kesin olmamakla birlikte erkek %7, kadın %1'den daha az. İletişimi kolaylaştırmak için 1914 yılında Enver Paşa imlası diye bilinen uygulamaya bile geçildi ama 1918'den sonra vazgeçildi. Dilde sadeleşmeyi ve alfabe değişikliğini Osmanlı yapacaktı ama Atatürk'e kısmet oldu ve başardı.

Hangi türden yazarsan yaz Fransızca'da tür olarak aynısı sabit, yukarıdaki beş çeşit sıralama ne olursa olsun Fransızca'da aynı. Atatürk Fransızcanın yapısal cümle kurgusuna ve diğer dil kurallarına vurgu yapıyor. (Syntax vs)

Fransızca da devrik veya zamirsiz (gizli zamir, fiil çekiminde anlaşılan) cümle kuramazsınız. İspanyolca'da bu biraz mümkündür. (zamirsiz cümle). Her iki dilinde kelime hazinesi (vocabulary) Türkçe'den zengindir ama kafa karıştırır, anadili olarak bilenler bile bunların çoğunu bilmez. Fransızların abuk subuk fiilleri vardır, bazı fiillerin anlamını onlarda bilmez.

kendisine hayran bırakan Atatürk hep önde, hep farklı, hep herkesten ileride.

HÜLYA ÇAKICI

29 Ağustos 2017 Salı

Her şey karşılıklı...


Dik duranlar hayatı yeterince tanımış, görmüş, geçirmiş ve dik durmak zorunda kalmıştır. Büyüdükçe, olgunlaştıkça, yükseldikçe insanlara saygıdan eğilirler ezik oldukları için değil. Ve bilirler ki kendi ellerinden başka tutunacak el yok nereden ve nasıl bakarsa bakılsınlar.

İnsanın annesi bile onu karşılıksız sevmezken bunu bir yabancıdan nasıl bekleriz. İdeal aşk beklentisi buysa hayal kırıklıkları kaçınılmaz ama yine de başka türlüsü kabul edilemez geliyor. Aslında kimse karşısındakini maskesiz görmek istemez, bu çirkinliğe kimse katlanamaz, gerçeğine tahammül edemez.

Bir çok insan var ailesine rest çekip ayrı evde yaşayan, birbirlerini yıllardır görmeyen, üç karış toprak, üç kuruş para için birbirini silmiş ebeveyn, evlat ve kardeşler. Tüm iyi şeyleri sadece bir olay silip harcıyor, onlarca yaşanmışlıkları sonlandırabiliyorsun ve buna getirilebilecek bir açıklama yok. Hepimiz bir gün öleceğiz ama hiç ölmeyecekmiş gibi kalp kırmaya, zarar vermeye devam ediyoruz.

İnsanların gerçek yüzleri genellikle bize dönük olmayandır. Kim bir başkasının gerçeğine gerçek anlamda tahammül edebilir. Kişi zamanın akış hızına ters orantılı şekilde kendisini bulur, kendisini bulurken değişmez gerçek kendisi olur. Bu durumda insan kendisini tanımadan bir başkasını nasıl tanıyabilir. Dürtüler ve diğer koşulların dayatması zorunluluğuyla hareket ederken bir de kendi oluşumu söz konusu olunca denklem iyice bozuluyor. Artık insanlara istediklerini vermek gerekiyor ki, istediklerini alabilesin. Kimse kimseyle çok yakın değil sadece uyumlu bir alışveriş ve her şey bir zaman sonra bitiyor ve maskeler düşüyor.

HÜLYA ÇAKICI

Eleştirel düşünme!


Eğitimin amacı öğretmek olacaksa eğer bu insanlara sorgulamayı ve araştırmayı öğretmek olmalı.

Bilgiyi ahlaki çerçeve içerisinde kullanabilme yetisine sahip bireylerin yetişmesi için zorunlu olarak verilmesi gereken bir ders gerekiyor geleceğimize.

Kimin alim, kimin zalim olacağına karar verenlerin aslında alimden zalim, zalimden de alim yapmaya çalışmalarından kaynaklı yaşanan her şey. Hiçbir makam ve mevki insandan daha değerli olmadığı gibi makam mevkilerde insanlar içindir.

Bilgi, beceri ve yeteneklere göre sınıflandırmalar da birbirinden farklı karakterlere, zeka seviyesine, refah düzeyine ve farklı bölgesel kültürlere sahip çocukların aynı bilgileri almasının faydalı olup olmayacağı, işe yarayıp yaramayacağı tartışılır.

Özgür düşünceli ve kendi kararlarını kendisi verebilecek bireylerin yetişmesi siyasi partilerin, cemaat ve grupların, yanıltıcı reklamlarla ürün ve hizmet satan sermayenin işine gelir. İletişim araçlarında amaç, iletişimin kendisi araç olur.

Sığ düşüncelerden, aynılıktan, ezberlenmiş bilginin boğuculuğundan kurtulamıyoruz. Toplumumuz düşünmüyor, düşünülmüş şeyleri hafızada tutup yine o düşünülmüş şeyleri okullarda, üniversitelerde okumak zorunda kalıyoruz. Sonra üniversiteye gidiyoruz, öğrenmek üretmek kendimizi ifade edebilme farkındalığına erişebilmek için, karşılaştığımız şeylerin çoğu aynı sosyal beklentiler dışında. Çünkü gördüğümüz eğitimi devam ettiriyoruz, tam anlamıyla kendi düşüncelerimizi söyleyemiyor, her şeyi tanımlarda arıyoruz, her şeyin tanımı bilmek formülünü bilmek sistemde yeterlidir dayatmasıyla karşılaşıyoruz.

Okullarda eleştiri kültürü dersi olmalı. Toplumumuz eleştirmeyi de, yüceltmeyi de bilmiyor. Eleştirdiklerini yerin dibine geçirip eziyor, övdüklerini de en yüksek yere koyuyor.

HÜLYA ÇAKICI

26 Ağustos 2017 Cumartesi

Ayrıntılar güveni ve inancı azaltır!


Toplumun kabul etmeyeceği şeylere bile saygı duymayı öğrenmesi gerekiyor, dogmatik fikirlerden, sorgulanmamış ve üzerinde düşünülmemiş batıl inançlardan kurtulması gerekiyor. Çünkü bunlar varoluşa karşı bir yanılsama ve aldatmacadır. Gerçeğe sahip olduğunu düşünen bir insanın sorgulamaya ihtiyacı yoktur.

İsrail 1948'de kuruldu. Bugüne kadar savaş ve şiddetle ölen Müslüman sayısı 12 milyona yakın, İsrail ve Hristiyanların öldürdüğü Müslüman sayısı 50 binden az, yani Müslümanın kendi Şii, Sünni, Alevi vs. mezhep savaşında ölen Müslüman sayısı 11 milyondan fazla.

ABD ve Avrupa ülkeleri çıkarlarına ters düşen ülkelerle rekabeti engellemek için o ülkelerde dinci gericiliği körükler. Böylece sorgulama kabiliyeti olmayan insanları kendi çıkarları doğrultusunda yönetmek daha kolay hale geliyor.

Ayrıntılar güveni, inancı azaltır paranoyak bile yapabilir. Bütün çirkinlikler ve güzellikler ayrıntılardadır ince düşünür mutlu ve mutsuz olursunuz.

Müslüman, Hristiyan, Musevi vs. inanan inanır, inanmayan inanmaz kimseyi bir zorunluluğa itemeyiz, herkesin inancına saygı duymak zorundayız. Her şeyden önce dürüst, namuslu, saygılı, çalışkan, adaletli insan olmak gerekir sonrası teferruattır hiç kimseyi ilgilendirmez.

Ahlak ve adalet din ile değil, insan olmakla ilgilidir. Yani insani değerlerle dinin hiçbir bağlantısı yoktur. İyiliği yaradan emrediyor diye yapmak, kötülüğü yasaklıyor diye yapmamak kişilerin iyi insan olduğunu göstermez, insan vicdana göre davranır belli şartlanma gözetmez.

HÜLYA ÇAKICI

Adalet rüzgar gibidir!


Ahlak kavramını din ile ilişkilendiren bir toplum her türlü ahlaksızlığa kılıf uydurur. Akıl, bilim, vicdan gibi kavramlarla bağı kopmuş basit kurnazlıklar üzerine hayatlar yaşar böyle toplum insanları.

Adalet rüzgar gibidir küçükleri yıkar, ezer geçer, büyükleri ise deviremez itaat eder. Kendisinde olduğunu söylediği namus ve dürüstlükle övünen kişilerin belki de telaşla örtmeye çalıştığı günahları ve dolapları vardır.

Avrupalı Türkler aslen cahil ve geri kalmış Türklerdir. Yaşadıkları yerlerdeki kurallara uyup Türkiye'ye girdikleri andan itibaren özlerine dönerler. Her türlü kural dışı davranış, trafik kurallarına uymama, sağa sola çöp atma vs. hemen uygulamaya geçerler. İnsanın mayasında varsa ne yapsa, nereye gitse, ne okusa da değişmiyor bir şey. Avrupa ülkelerinde kanunlar oldukça katı uygulanır, kim olursanız olun kaçarınız yoktur. Çünkü devletler insanını terbiye ediyor, etmeli de.

İnsan haklarını savunan sözde Müslümanların para için yapamayacakları artistlik, üçkağıtçılık, çirkinlik yoktur. Çocuklarını bile kendi menfaat ve çıkarları için kullanırlar bunu bilmeyen Alman, Avrupalı vs. yoktur, artık kimin ne olduğunu çözmüş bu ülkeler ve insanları.

Bahçedeki çimlerin içinde çıkan kötü otları ıslah etmezseniz bir gün gelir bahçedeki çimlerin yerine tüm bahçe kötü otlarla kaplanır.

Yahudi'ye sormuşlar, para kazanmak için ne yaparsın? Yahudi, bir işe girip çalışırım.
Peki daha fazla para kazanmak için ne yaparsın? Yahudi, bir şeyler üretip satarım. Peki demişler çok zengin olmak istersen naparsın? Yahudi, alıp satarım, ticaret yani...

Bazen cahil olmanın, hiçbir şeyin farkında olmamanın daha iyi olduğunu düşünüyorum. Entel kelimesini bile iğnelemek, küçümsemek için kullanan bir toplumuz. Dünya için değer olacak hiçbir şey üretemiyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

24 Ağustos 2017 Perşembe

İnsan nedir?


İnsanlar üzerine günümüze kadar bir çok araştırma yapılıp kitaplar yazılmış ama yine de insan nedir sorusuna tam olarak cevap verilememiştir. İnsan dediğimiz canlı bir organizmadır, tarih boyunca aşağılanmış ve yüceltilmiştir ama kimse ortasını bulamamıştır.

İnsan Allahın en muhteşem eseri mi, yoksa yaradılışından beri cennetten kovulan, gözünü kırpmadan kendini şeytana satabilecek canlı mı, düşünen, akıllı bir varlık mı, yoksa ezbere yaşayan bildiğinden, inandığından şaşmayan sabit fikirli canlı mı? Konuşabilen, düşünebilen bir varlıktır insan. Hayvanlarda düşünür peki onların insanlardan farkı nedir? Hayvanlar içgüdüsel ve imgesel düşünürler, insanlar ise kavramsal düşüncelerini dile getirebilen, gerçekleştirebilen canlılardır, bu yüzden kimse düşünceyi onu ifade eden sözcüklerden ayıramaz insan bunlardan ibarettir çünkü.

İki eli olan, iki ayağı üzerinde dolaşan, sözle anlaşan, akıl ve düşünme yeteneği olan (bu özellik her insana mahsus değildir) canlı türüne insan denilir. Bir canlının nankör olabilmesi için önce insan olması gerekir. Problemli bir varlıktır insan, dünyadaki tek sorunlu ve zararlı canlıdır. Kendi türüne ve diğer canlı türlerine, dünyaya ve evrene zararı dokunan canlıdır insan. Ekolojik sisteme faydasından çok zararı olan tek canlı türüdür. Tüm evrenin kendisi için yaratıldığına ve üstün olduğuna inanan, diğer varlıkları hiçe sayıp, hepimizin bir olduğunu kabul etmeyen canlıdır insan.

Kendi menfaatleri uğruna tüm canlıları yok sayan, dünyadaki bütün canlılar arasında en zeki yaşam formudur insan. Zekiliği insanoğluna zeka verdiğinden aynı zamanda kötüdür. Yaşamak için öldüren, öldürmek için yenilikler yaratan vahşi bir yaratıktır insan.

Çok karmaşık, aynı zamanda basit canlılarız. Hepimizin içinde sevgi var ama kimimiz yaşantımızla, kimimiz isteyerek sevgiyi bastırıp nefrete dönüştürürüz. Düşüp tekrar ayağa kalkabilen, bazen yenilgiyi kabul eden, bazen nefes almanın tadını hissederken bazen de aldığı her nefese lanet okuyan bir türüz.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053573-insan-nedir

Hayatın içinde var, hayatın dışında yok!


İnsan gerçeklerle yüzleşse bile onu aşacak erdeme henüz sahip değil, çünkü zayıf canlılarız.

Çözüm öneremiyorsanız problemin bir parçası olmayın, kendinize saygılı olun yeter. Dönemsel değişen olgular insanı bir yere vardırmıyor, ayrıca sizi anlayabilen bir kitlenin olması gerekiyor.

Yarışa aynı pozisyonda başlamış olmanız aynı şartlarda yarışacağınız anlamına gelmez. Bu durumu tam anlamıyla kavramak sürekli algısı değişen bir bilince sahip olduğumuz içinde zordur. Teknik olarak sadece bulunduğumuz an içinde bunu tam olarak anlayabiliriz. Çünkü ben anladım sende anla ihtiyacı insan tarafımızın dışa vurumudur. Algı değiştikçe hayattan algıladığımız her şeyde farklılaşacağı için hayatı da tam anlayamayabiliriz. Yani tam anlamıyla anlamanın ölçüsü yok, hayatın içinde var hayatın dışında yok.

İnsanlar farklı kişilik ve görüştedir. Birisi herkesi sevecek, onun kişilik özelliklerine değer verecek diye bir durum yok ki, olması da normal değil zaten. Hepimiz aynı özelliğe farklı değer verir, farklı anlamlar yükleriz çünkü.

Dürüst olunmaması gereken zamanlarda oluyor hayatta. Maleseff inatla, ısrarla belkide elimde bile olmadan kendim kalmayı başarıyorum. Ama yine de en güzel şey kendin olmak, olabilmektir. Doğrularımı götürmeye yetecek kadar yanlış yapmadım hayatta, çok sıkıştığım yerde boş bıraktım. Dürüst olmam yanlış olarak işaretleniyorsa bu benim değil sınavımı sorgulayanların yanlışıdır görüşündeyim.

İnsanlar kendi eksiklerini biliyor ve bunu bildikleri halde kendilerini düzeltmeye çalışmıyor zamana bırakıyorlar. Ne şartlarda olursa olsun hayatı güzel yaşamak bizim elimizde, ne kadar pozitif olur ve iyi düşünürsek o kadar huzurlu oluruz. Etrafımızdaki tüm karamsar ve olumsuz düşüncelere sahip olanlara rağmen. Gül geç. Gülmek hayata karşı gösterilen en büyük direniştir. Dün ağladığımız şeylere bugün gülebiliyorsak hayata karşı galibiz demektir.

HÜLYA ÇAKICI

Anlamadığı şeylere hayrandır halk!


Dünyada bir şeyleri başarmaya kalkarsan düşman edinirsin. İnsanlar büyümeni istemezler, bir şeyleri başarmanı istemezler. Düşünün kim bir konuda devrim yaptıysa sonu hep kötü bitmiş.

Toplumcu, gerçekçi doğrularımız çok ama içinde bulunduğumuz toplum veya toplumlar henüz buna hazır seviyeye ulaşmış değiller.

Oku ve cehaletle savaş, cehaleti yenen kendini kazanmış olur. Cehaletin en büyüğü kendini okuyamamak ve bilmediğini bilmemektir.

İnsan topluluklarını biçimlendirebilmek için o kitleyi maniple etmek gerekir. Ortak bir inanç sistemi yada toplumdaki insanların ortak bir şekilde uyum sağlayabilecekleri bir takım ideoloji sistemi ve bugün bunları din, siyaset vs. şeklinde görüyoruz. İçten hasta bir toplumu düzeltmeye çalışmak gibi bir seçenek söz konusu olmadığı gibi böyle bir eyleme girişilse bile toplumdan görülecek tek davranış biçimi cehaletle harmanlanmış şiddet olacaktır.

Halkın değerlerini halkın anlamayacağı şekilde eleştirenler birde halktan saygı görüp sempati topluyorlar. Anlamadığı şeylere hayrandır halk. Tabii bu görüş günümüz dünyasındaki her ülke halkı için geçerli değil. Özellikle bilim ve teknolojiye yüksek düzeyde önem veren eğitimli toplumlarda hiç değil.

Sürekli suçu ona buna ata ata sıra kendimizi düzeltmeye gelemedi. Fakir edebiyatı ile ülkeyi fakirleştirmek bu olsa gerek ve ne yazık ki ülkede gerçek anlamda seçkin bir grup mevcut değil.

Kısıtlı alan ve şartlar uygun şekilde, akılcı olarak değerlendirilirse yol olumluya evrilir. Tesadüf olmayanlar senaryoyu oluşturur.

HÜLYA ÇAKICI

22 Ağustos 2017 Salı

Her an tektir ve özeldir...


Biraz sabır, haklılık, işi bilme başarıyı getirir. Yaşanan kötü günün sabahında yeniden yola çıkacak gücü bulan insan güçlüdür. Bazen bir orkestra şefi gibi olmak, sırtımız seyirciye dönük kim ne derse desin hayatı yaşamak, doğrularınla yürümek gerek. Kısacık hayatımızda kendimize birini örnek alarak gerçek beni yok saymamak gerek. Sadece kendimiziz bir başkası değil ama herkes başkasının hikayesinde kahraman ve kendi hikayesinde çaresiz.

Artık kimse küçük şeylerden mutlu olmuyor. İyi bir şey görüp yaşadıklarında biraz daha istiyorlar. İstedikleri şeyleri aldıklarında da tümden bir mutsuzlukla baş başa kalıyorlar.

Anı yaşamak için bir çaba göstermek gerekmediğinden belki de farkına varamıyoruz. "An" kavramı beynimizde farklı anlamlarla karşılanıyor, anı oluşturan parçalar hiç beklemediğimiz bir anda bir araya gelerek uyum içinde yükseliyor, bedenimiz ve ruhumuz yoğunlaşan duygularla doluyor. Böyle bir anda plan ve hesap yapmak yerine bir süreliğine kendimizi salabilmek, boş kaplarımızı hoşluklarla doldurmak becerisini gösterebilmek çok güzel olurdu. İnsan kendini değerli, özgür ve her şeyi başarabilecek güçte hissederdi. Hepimiz bunu bilmemize rağmen çoğu zaman başarmakta zorlanıyoruz. Sorumluluklar ve geçim kaygısı dengeyi bozuyor.

Aslında yaşadığımız an bir önceki hayalimiz, planımız, programız olabileceğinden ve bir daha o anı yaşayamayacağımızdan en güzel şekilde hissederek yaşamalıyız. Her an tektir ve özeldir. Sevinçlerimiz, acılarımız sadece o an için var, anlamını ve kendimize düşen payını çıkarabilirsek eğer. Yaşam bir illüzyon, çok ciddiye almadan dayatmalara, zorlamalara girmeden sessiz, sakin yaşamak gerekiyor.

Ama anlık yaşamayı amaç edinerek yaşamak, yaşadığımız dünya ve ülke için biraz ütopik. Bu kadar insanca bir istek bile büyük bir külfete dönüşebiliyor. Gerçek değerin insanlığa bırakılan kalıcı, evrensel katkılar olduğu da gözardı edilmemeli. Ailem ve çevrem için, onların hayatını kolaylaştırıp, güzelleştiren ne yaptım sorusuna da rahat bir vicdanla yanıt bulmak gerekiyor.

Einstein zamansızlığa inanıyordu. Ona göre geçmiş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman dediğimiz zamanların tümü aynı anda yaşanıyordu. Geçmişte veya ilerde tanıdığımız veya tanıyacağımız herkes şu an bizimle beraber. Eğer bu teori doğruysa o zaman tüm an'lar bizim için eşit derecede gerçek ve ulaşılabilir durumda. Sadece bunun nasıl olabileceğini öğrenmemiz gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

Hayat belki kendimizi düzeltmemiz için yarınları vermiştir!


Ve insan hiçbir zaman layık olduğu yerde değildir. Hayat belkide hatalarını düzeltebilmesi için yarınları vermiştir ona ama insanın yarının bir fırsat olduğunun bilincinde olması gerekir. Farkına varmışsa zor gelen ağırlık yerine göre hafifleyebilir.

Aklı başına gelen insanların çoğu yaptıklarından çok yapmadıklarından, yapamadıklarından dolayı pişman olur. Bu da öğretilmiş çekimser davranışlar ve durumunun verdiği kısıtlamalar nedeniyle olabilir.

Hiçliği hissedip hissettiği kadar tanımlayabilir yoktan var olan, yokluğu bilen. Bütün tanımların ötesindedir hiçlik. Bazı insanlar vardır hissetmekten uzak, hissedenlerin tanımlarını hemen sahiplenmeye çalışıp ardından daha ilerde olduğu izlenimi vermeye çalışan.

Bazıları çevrelerindeki herkesi, her şeyi ayna olarak görür. Annesi, babası daha sonra çevredeki her şey aynadır onlar için. Bu aynalar ile başlarlar işitmeye, görmeye, okumaya, ezberlemeye bir yandan da üç beş kitap aynası ile birlikte gelgitler içinde kalırlar. Aklına gelmemiş, bulamamıştır henüz kendi içindeki aynayı ve yüzleşememiştir henüz kendisiyle.

Neden sorusunu sormaya alıştırılmış beynimizin nedensellikten vazgeçmesi çok zor. Bir yanda bütünü kavramak için bu sorudan vazgeçmek, diğer yanda olduğu gibi alan kapıdan sokulan dogmalar. Bu kademeye geçebilmek için dogmatik düşünce biçimini yani inancını halletmiş olmak gerekir. Kendini bilmediğinin farkında olmayan benlik sanrısının perspektifinden kısıtlı amaçlar üretip neden diye sorarız. Soru sormak iyidir ama soruyu soranın sanki kim olduğunu biliyor muşuz gibi davrandığımızda her şeye nedenler ve cevaplar üretip dururuz.

Kendimizin daha tam olarak kim olduğunu bilmediğimizi kabullenirsek doğru perspektife yaklaşmış olur, zihnimizin doğru soruları sormasını sağlayabilir yada sorma ve sorunun cevap bulmasıyla ilgili saplantısını gerçeğe yaklaştırabiliriz.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1053354-hayat-belki-kendimizi-duzeltmemiz-icin-yarinlari-vermistir

17 Ağustos 2017 Perşembe

Bilmediğini bilmeyen insana bilmediği bildirilebilir mi?


Bir şey yaşantı yoluyla açık değilse onu duyacak kulakta olmaz. Ham olduğunu reddedip her şeye vakıf olduğunu sanan dogmatik fikirlere hiçbir şeyi aşılayamazsınız.

Olduğundan daha iyi görünmek, hak ettiğinden daha iyi ve daha fazlasını istemek ve elde etmeye çalışmak. Haklılık haksızlık değildir susturmak, baskıyla egonun tatminidir. Evren zıtlıklar üzerine kurulu ve insanoğlu da evrenin bir parçası. Haklı, haksız olan rasyonel bir düşünce ile algılandığı zaman makul olan elde edilir ve haklı da, haksız da ortadan kalkar.

Bilmenin olgunluğu önemli olan, bildiğini bilmek bilmediğini bilmek. Haksız kişi bilmediğini bilmez, bilmediğini bilmediğine göre de bilmeden savunma cesareti gösterir. Henüz bilmediğini bilme, bildiğini bilme olgunluğuna eremediği için susmaz. Yaşamımızda önemli olan dengeyi bulabilmek çünkü her şey o dengeye doğru bir akış içerisinde. Yaşamın kuralı olan dengeyi bulma gereği haksız olan kişilerinde gerçeği bulana kadar konuşması gerekiyor ki, gerçeklerle karşılaşma ihtimalleri artsın, susarsalar bilmediklerini bilemeyecekler çünkü. Haklı kişi dengededir, dengede olan her şey durağandır, dingindir, derindir, sessizdir. Buradan da bilmediğini bilmeyen insana bilmediği bildirilebilir mi sorusu çıkabilir.

Tek kişilik bir dünyada yaşamıyoruz, hayat kendi nefsinden, sadece kendini düşünmekten ibaret değil. Bizlerden milyarlarca var, ne kattık hayata, yaşama, insanlığa. İnsanlar empati kurmak yerine direk aşağılama, hor görme, nefretle bakma yöntemini seçiyorlar. Bu da aşağılama sınıfına giriyor ve bunu küfür ederek, beddua ederek yapıyorlar. Kısır bir döngünün içindeyiz tahammül sıfır.

Sorgulayan beyin yerine, inanmak araştırıp gerçeği bulmaktan çok daha kolay. Bu yüzden genel çoğunluk inanmayı tercih ediyor.

HÜLYA ÇAKICI

Değişim devam ediyor!


İnsanoğlu emekleme döneminde bu yüzden çok hata yapıyor. Dünyanın onu büyütebilmesi için daha vakti var, yeter ki insan öğrenmek istesin.

Dünya evrim değiştirmiyor belki ama bir süreçten geçtiği kesin. Ama bir çok şey içinde geç, kimsenin elinde sihirli değnek yok çünkü. Dolayısıyla bu değişime ayak uydurmak gerekiyor.

Bir karınca orman yangınını söndüremez bunu oda bilir ama yine de yuvasına ağzıyla su taşır. Karıncanın tarafı bellidir. İnsanlar ise her tarafta at oynatır.

Tarafı olmayanın sahneye geçmesi mümkün değildir. En büyük virüs milyarlarca yıldır evrim üstüne evrim geçirip bugünün insan şekline büründü. En son Irak ve Suriye'de yirmi milyona yakın insanı öldürdü. Afrika'da bir milyar insanı aç susuz bırakıp bütün madenlerini eritti. Çin'de üç milyar Asyalının çok düşük bir parayla iş güçlerini kullanıp, emeğini sömürdü. vs.

Yerküre kabuğunu milyonlarca yıl içinde belkide binlerce kez değiştirdi. Değişim devam ediyor. Bilim adamlarının insan yaşamı için sorun olarak yansıttığı çölleşme, buzulların erimesi, kuraklık, iklim değişiklikleri gibi değişimler doğal süreçler. Veriler, kanıtlar ve yaşananlar gösteriyor ki, hiçbir şey hayal ürünü değil dünya küresel çapta ısınıyor ve canlı türleri yok oluyor.

Dünya bilinen 4.5 milyar yaşında ve bize ihtiyacı yok, bizim dünyaya ihtiyacımız var. İnsanlık yazılı tarihten itibaren 2017 yıl. Dünya kendini çok çabuk tedavi edebilir ama insanlar göremez, şu an sadece bize zaman tanıyor hatamızdan dönmemiz için.

HÜLYA ÇAKICI

15 Ağustos 2017 Salı

Emperyalizm kapitalizmin ilk aşamasıdır!


Yoksulluğun kaderle bir alakası yok. Dünyadaki yoksulluğun sorumlusu emperyalizm. Emperyalistler sömürdükleri ülkelerin devamlılığı için gelişmesini istemez olabildiğince geri bırakırlar.

Emperyalizm kapitalizmin ilk aşamasıdır. Kapitalizmde hakim sınıf burjuvazi yani üretim araçlarının sahipleri zenginlerdir. İnsanlar yaşayabilmek için temel gereksinmelere ihtiyaç duyarlar. Kapitalizmde işçiler üretim araçlarından yoksundur, emeğini satarak burjuvazinin yani zenginlerin fabrikalarında çalışırlar. Temel gereksinmeleri için alın terlerini satar, sömürülürler. Kapitalistler yaşayabilmek için işsiz bir kitle bırakırlar, bütün kapitalist ülkelerde işsizlik vardır.

Para biriminin yarattığı esarette refaha ulaşmak için paranın şart koşulmasından dolayı insanlar iyi şartlar altında yaşayabilmek uğruna kapitalizmin mecbur kölesi olup vakitlerinden çaldırıyorlar. Bu durumların düzelmesi ise adil düzen ve yasalarla mümkün ama kapitalizmin ve hukuksuzluğun dibine vuran ülkelerde bu durumlar azalmadan hızla çoğalıyor.

Ülkemiz dışa bağlı ve çarpık geliştiğinden dolayı Türkiye'de de çarpık kapitalizm mevcut. Doğu bölgelerimiz de hala feodalizmin izlerini taşırlar.

Eski kölelik düzeni şu an ki kölelik düzenine göre daha insancıldı. Eskiden senin efendin olacak kişi aynı zamanda barınmanı, sağlığını, çocuklarını, güvenliğini, eğitimini sağlamakla yükümlüydü. Ama şu an bunların hepsini normal bir işçi maaşıyla karşılamak mümkün değil.

Dünya öyle bir düzen üzerine kurulmuş ki şöyle düşünüyoruz; herkesin gelir düzeyi aynı olsaydı insanlık ile insancık arasında ne fark kalır. Bazı durumlarda çoğumuz insanlığımızı yitirmiyor merhametimizi, vicdanımızı kullanıyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Gerçeğin analizi...


Düşünüp sorgulamak zor geldiğinden doğru bildiklerimize sarılıp savunuyoruz, çünkü inanmak düşünmekten daha kolay geliyor. Çocukluktan itibaren empoze edilmiş düşüncelerin terk edilmesi oldukça zorlu ve irade gerektiren bir işlemdir.

Bireyin yaşamındaki ilk otorite ailesidir. Ailelerde genellikle fikir, düşünce ve inançlarını tek doğru olarak bireye aktarırlar. Düşünme ve sorgulama noktasından uzak olan birey ise şüpheden uzaktır. Düşüncelerinin ve inandığı değerlerinin tek doğru olduğuna inandırılan, hayatı boyunca tek sözde gerçeklerle yaşayan birey, karşısındaki gerçek doğru olsa bile kendi düşüncelerini ölümüne savunur. Ona öğretilen, dayatılan cehalettir aslında ve değiştirmesi çok zordur. Bir insanın kendi düşüncelerinden şüphe edebilmesi için düşünebilme ve şüphe edebilme noktasında olması gerekir, bunlar ise ona öğretilmemiş olgulardır.

Savunduğu görüşler kendi bedeninden bir parçaymış gibi gelir. Güvendiği insan olmayan veya insanlar ile iletişime geçemeyen kişi savunduğu en ufak fikri bile kendisi adına tabulaştırıp ona karşı sorumluluk hissedebilir. Dindarlık, dinsizlik ve politik görüş gibi yapılar, kitlesel oldukları için duygusallık yaratır. Zaten kitlesel görüşlerin kitleler ile buluşabilmesi duygusal sömürü gerektirir bu da dogmatizm yaratır.

Bazı insanlar bir fikri benimsemek için uzun süre kendi içlerinde çatışma yaşarlar, kendilerini sürekli sorgularlar. Bu kadar uğraştan sonra başka birisinin mantıklı olsa bile kendi fikirlerine karşı bir fikir, bir düşünce öne sürmesini egoları nedeniyle aptallık olarak görürler. Çünkü bilge olmayan herkes kendini kusursuz olarak tanımlar.

En doğrunun hep kendisi olduğu düşüncesi. İnsanoğlu asla doğruya ters düşmüş olabileceği ihtimalini düşünemez. Kendi benliğiyle var olamayan bir yığın düşünceye fanatikçe sarılarak var olmaya çalışır.

Buddha belli bir yaşa kadar sarayda yaşadı, hayatı sadece saraydaki gibi sanıyordu sokağa çıkana kadar. Sokaktaki yaşamla saraydaki yaşam birbirinin zıddıydı. Buddha gerçek yaşamı seçti, yani sokaktaki yaşamı ve böylece Buddha oldu.

HÜLYA ÇAKICI

9 Ağustos 2017 Çarşamba

Kanada’dan Müslüman yaşayanlarına bir mektup...


Müslüman ana, babalar, bir Montreal banliyösünün tüm okul kantinlerinde domuz etinin kaldırılmasını talep ettiler. Montreal banliyösü Dorval belediye başkanı bu talebi reddetti ve kasabada yaşayan tüm ana babalara bunun nedenini açıklamak için bir mektup gönderdi. İşte o mektup:
SAYIN...
"Müslümanlar, Kanada'ya ve Quebec'e, geleneklerine, göreneklerine ve hayat tarzlarına adapte olmaları gerektiğini anlamalıdır; çünkü göç etmeyi seçtikleri yer burasıdır.
"Quebec'teki yaşama entegre olmak ve buradaki yaşamı öğrenmek zorunda olduklarını anlamalılar.
"Yaşam biçimini değiştirmesi gereken kişilerin, onları cömertçe bağırlarına basmış olan Kanadalılar değil, kendileri olduğunu anlamak zorundalar.
"Kanadalıların ne ırkçı ne de yabancı düşmanı olmadığının farkında olmalılar. Kanadalılar müslümanlardan önce şimdiye kadar birçok göçmen kabul ettiler (ama bunun tersine, Müslüman devletler gayrimüslim göçmenleri hiçbir zaman kabul etmemektedirler).
"Kanadalılar, en az diğer devletler kadar, kendi kimliklerini ve kültürlerini bırakmaya istekli değillerdir.
"Kanada, herkesi hoş karşılayan bir toprak parçası ise, Kanada’da yabancıları hoş karşılayan Dorval Belediye Başkanı değil, bir bütün olarak Kanada ve Quebec’te yaşayan tüm halktır.”
“Son olarak, Yahudi-Hıristiyan kökleri, Noel ağaçları, kiliseleri ve dini festivalleri ile Kanada’da (Quebec) din konusunun özel yaşam alanında kalması gerektiğini anlamalıdırlar.
Dorval belediyesi, İslam'a ve Şeriat'a taviz vermemekte haklıydı.
"Laiklik ile hemfikir olmayan ve Kanada'da kendini rahat hissetmeyen Müslümanlar için, çoğunda yeterli nüfus olmayan 57 güzel müslüman ülke şeriata göre helal kollarını açmış onları beklemektedir.
"Ülkenizi Kanada'ya gelmek için bıraktıysanız ve diğer Müslüman ülkeler yerine Kanada'ya gelmeyi tercih ettiyseniz, Kanada’da yaşamın dünyanın diğer yerlerine oranla daha iyi olduğunu düşünmüş olmalısınız.
"Kendinize sadece bir kez şu soruyu sorunuz: "Kanada neden sizin geldiğiniz ülkeden daha iyidir?" 
“Domuz eti satılan kantin" bu sorunun cevabının bir parçasıdır."
(Alıntı)
Cehenneme çevirdikleri ülkelerini terk edip başka ülkeleri cehenneme çevirmek için dünyaya yayılan ölümcül bir virüs gibiler.

8 Ağustos 2017 Salı

Zaman bizi harcıyor!


Zaman geçiyor insanlar tükeniyor, bir kısır döngüde yaşıyoruz ve zaman devam ediyor sadece insanların isimleri değişiyor, zaman yaşadıklarımızdan insan ise doğum ve ölümden ibaret kalıyor.

Merhametten yoksun tek gerçektir zaman. Her an, her saniye, her dakika kaybetme korkusuyla yaşayarak kıymeti bilinir değerlerin. Çözemediğiniz şeyleri bırakın zaman çözsün en iyi çözümü o bulacaktır.

Kendi aklın ve mantığınla kararını verip, uygulayıp, sonucuna da katlanacaksın. Kimse iyi bir şeyini çekemiyor, kötü olunca da sevinenler çok oluyor. Zarar veren, verecek olan şeylerden vazgeçmek gerekiyor bazen, sonunda istediğimizi elde etsek bile harcadığımız zamana değmiyor, ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyoruz. Olayları bir süzgeçten geçirip iyi ve kötüyü öncesinde anlamak gerekiyor, kaybederekte kazanabiliyor bazen insan, bunu anlamak için yine biraz zaman gerekiyor, yaşamın içindeki gerçeklerdir insanı tutuk yapan bazen.

Endişe duyduğumuz durumların %75'i gerçekleşmezmiş yani yaşamımızı boş yere kaygıyla geçiriyoruz. Hayat bizleri harcıyor. Aslında her şey hayatımızın tam ortasında ama göremiyor, yaşayamıyoruz. Günümüz insanı hayatı çok hızlı yaşadığı için çoğu şeyi ıskalıyor. Kendi alışkanlıklarını yaratıyor sonra bunlara kapılıp alışkanlıkları onları yönetmeye başladığı için esiri oluyor, bu da bir kısır döngü yaratıyor.

Dünyaya geldik gidiyoruz. Önemli olan ne para, ne pul, önemli olan huzur. Sevdiklerin ve sevenlerin yanında ve sağlıkları yerindeyse huzurda vardır. Huzur ve mutluluk karşılıksız yardım edip gözlerdeki mutluluğu görebilmektir bazen, bir fidanın çiçek açmasını görmek, aç bir hayvanın karnının doyurmaktır bazen de. Tanımadığınız birinin yere düştüğünü görüp elini uzatıp onu kaldırmaktır. Mutlu olmak için mutluluğa niyet etmeniz gerekir, mutluluğu seçmeniz gerekir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1052937-zaman-bizi-harciyor

6 Ağustos 2017 Pazar

İnsanın boyu topuğundan ölçülür!


Zeki olmanın en kötü tarafı kısıtlı bir çevreyle bir şeyleri paylaşmaya çalışmaktır. Kişi kendisinde yok, yaşadığı toplumda var olmalıdır. Büyüdükçe küçülmeli, elle tutulmalı, gözle görülmeli, sırda sır olmalıdır ve unutulmamalıdır ki, ne kadar yüksekte olunursa olunsun insanın boyu topuğundan ölçülür. Başkalarını bilen zeki, kendini bilen aydınlanmıştır.

Her şeyin mahvedilmesini sükutla izliyoruz. Nasıl bir toplum olduk, ne çabuk kabulleniyoruz her şeyi. Bunca şeye ses çıkarmayan, tepkisiz kalanların, her şey yok olduktan, değerlerimiz, güzelliklerimiz yok edildikten sonra, bitirildikten sonra tepki göstermesini nasıl bekleriz. Artık toplum kör, sağır, ruhsuz, sevgisiz ve tüm güzelliklere düşman; bilime, sanata, eğlenceye, doğaya, hayvanlara en kötüsü de insanlara düşman. Ne kadar çok ezersen ve aldatırsan alışıyorlar. Aldatmadığın, ezmediğin vakitte şaşırıp aptallaşıyor ve inanamıyorlar, bir çok insan tekmeye alışmış durumda, iyi davranan kişi kötü anlaşılıyor. Yozlaşma yetişilemeyecek kadar hızlı bir döngüde gerçekleşiyor.

Hata ile yanlışı ayırt edemeyen insanlar çoğunlukta. Herkes haklı olduğunu düşünüyor ama aslında iyilerdir haklı olanlar, çünkü onlar bilerek yanlış yapmazlar. Hatalar istemeyerek, yanlışlar ise bilerek yapılır. Hayatımızı belirleyen duygular; keşke hiç yapmasak, sonra pişman olmasak. Keşkelere bırakmamak gerekiyor hayatı. Kötü olmamak iyi olmak değildir, kazanç getirmeyen iyilik iyilik değil midir, herkesin bencil olduğu dünyada kazancın dağılımı şimdikinden çok daha adil midir, adil olan hiçbir şey kötü değildir, kötü olmayan hiçbir şey iyi değildir vs. öyle bir kısır döngü işte bu yaşam.

Kendimle konuştuğum kadar kimseyle konuşmuyorum, insanı en iyi kendisi dinliyor ve anlıyor. Bazen kendime kızıyorum, mantık akıl gibi gereksiz şeyleri niye kullanıyorum, her şeye inananlardan niye olamıyorum, bunları başarabilseydim hem sallamada hem cahillikte çağ atlardım. Ne yaparsanız yapın insan olmanın hüznü çıkıyor ortaya, o yüzden çokta takmamak lazım. Boş vermeyi ve hayır demeyi öğrenmek gerek, var olmayan kaybolmaz, kayıp olması da yok olduğu manasına gelmez, düşünüyorum öyleyse varım, yoksam düşünemez miyim. Ve hayat iyilerin hevesini kırmaya kaldığı yerden devam ediyor.

HÜLYA ÇAKICI

5 Ağustos 2017 Cumartesi

Bildiklerine çok güvenen geveze olur!


Kendi başarısızlıklarına çözüm bulamayanların davranışıdır yakınındaki kişinin başarısızlığından keyif almak. Karaktersizliğin bir basamak daha altı olsa gerek bu durum. İnsanların zor zamanları olabilir önemli olan düşeni kaldırmak, zor zamanlarında ona yardım etmek en azından köstek olmamaktır.

Cahil ile sohbet etmek güçtür bilene, cahil ne gelirse söyler diline. Sözün gümüş olduğunu bilmeyen sükutun altın olduğunu anlayamaz. Cehalet kadar tehlikeli hiçbir bomba yoktur, insanların başına ne gelirse cahilliği sayesinde gelmiştir, cahil toplum yöneticilerin işine gelir istedikleri gibi at oynatırlar, kandırılması, susturulması kolay olur.

Bazı insanlara düşüncesinin yanlış olduğunu anlatmak istediğimizde hemen bizi susturmak için bağırarak konuşurlar böylece haklı görüneceklerini düşünürler. Başkalarını aşağılamaya çalışırken kendilerinin konuşma ve anlama özürlü olduğunun farkında bile olmazlar. Onlara göre herkes aptal ve suçlu onlar her zaman akıllı ve bir numaradır.

Kimseyi kırmak istemesek de bunun için özen göstersek de bazen olaylar bizim kontrolümüzün dışında gelişiyor. Karşımızdakinin duygularına güvenerek hareket ettiğimiz zaman sadece kendimizi kandırdığımızı görüyoruz. Geriye dönüp bakmak; belki en güzel günlerimizden vazgeçmemize neden olacak, belki hayatta tek seferde elimize geçecek fırsatları tepmemize neden olacak, ileriye bakmak gerekiyor, belki güzel günler yakındadır.

İnsanların büyük bir kısmı hayalcidir, hep hayal ederler ama gerçek tam tersi olarak önlerine sunulur, sonra ilgi duydukları karakterleri canlandırmaya başlarlar.

Kimse gerçek benliği ile karşılaşmak istemez, kendinden kaçar çünkü dört dörtlük değildir, hataları vardır yüzleşmek istemediği, unutmak istediği, işte egoda saklı olan algı budur ve bu da iyilik algısını yok eder.

HÜLYA ÇAKICI

Işık saçan insanlar!


İyiler asla yıkılmazlar sadece bazen sallanırlar. Ama herkesin o köprüyü görmesini bekleyemeyiz. Öncelikle fikri güzel, eylemi güzel olabilmeli, kendi hayatında figüranlığa soyunanların doğruyu, yanlışı ayırt etmesi biraz zordur.

Bazı insanlar vardır ki onlar gerçek birer ışıktırlar ve o ışığı kimse görmek istemez. Görmek istemeyenlerin çoğuda negatif insanlardır, öyle suretleri vardır ki gülümseme içinde, sevimli görünürler. Işık olanın ışığını sünger gibi emerler, asla istemezler ışık saçmasını ve böylece gerçek ışık kapanır, kapattırılır.

Gerçek ışık açığa çıkmak, parlamak ister tekrar yine izin vermezler. Işık ister izin verin ışığımı yansıtayım, bakar olmuyor hiç olmayı seçer, hiçlik mertebesi boyutuna erişir, yaşar. Hiç sanılır hiç kimse, öyle görürler, görmek isterler. Bilmezler, bilemezler, bilmek istemezler, bilmemeyi seçerler, o hiç olan bir ışıktır.

İnsanın içindeki potansiyeli açığa çıkarması elinde olmuyor bazen ve kendisini insanlara teslim etmek zorunda kalıyor. Böylece insanlar tarafından yeniden dizayn ediliyor. Bunların hepsi bir süreç, gerçek ışık vardır görebilene, hissedebilene, anlayabilene, gerçekten alıp kabul edebilene.

İçimizdeki ışığı ortaya çıkarabilmek için ışık içinde kalmayı ve cesaret ile ilerlemeyi seçmemiz gerekir. Azimle, inançla kalkar yolumuza kaldığımız yerden devam ederiz. Hayallerimize kavuşabilmek için daima geriye değil ileriye bakar umudumuzu hiç yitirmeyiz.

HÜLYA ÇAKICI

BEYİN GÖÇÜ


Ülkedeki devlet opera ve balesi rağbet görmediği ve ödeneklerini ödeyemediği için kapatılıyor. Tübitak tarafından kabul görmeyenlerin yurt dışında birinci olduğu bir ortamdayız. Dünyada başarılı Türk asıllı kişilerden hiçbiri bu ülkede kalıp bir şeyler başaramamışlar. Sonuç olarak yurt dışında Türkiye değerlerine girmek gösteriyor ki, her başarı yurt dışından geçer. Ama acı olan bu insanların ülkesi dışında büyük işler başarmış olması yani beyin göçü. Ve neredeyse hiçbiri Türkiyeyi temsil etmez, ülkede o kadar az değer görmüş ve hor görülmüşlerdir ki, zekalarının farkına varan ülkeleri temsil ederler. Çok uzun zamandır acımasızca beyin göçü veren bir ülkeyiz, bu da acı bir tablo.

Ülkede akıllı, kültürlü, üreten insana tahammül yok, birilerinin gözü açılır millet gerçekleri görür falan filan. Başarılı olabilmek için imkan ve teşvik lazım ama bize çok uzak bunlar. Ülkemizde kalarak dünyaya kendini kanıtlamış olan biri var mı Atatürk dışında. Zihniyeti ve beyni gelişmemiş bir toplumda istediğin kadar zeki ol, zekan sadece havada kalır ve bu durumda zeki olmanın hiçbir faydası da olmayacaktır.

Yükselebilmek için dayı, amca gerekiyor. Çünkü liyakata, performansa, geçmişine değil, dayına amcana bakılıyor bu ülkede. İşte bu yüzden bu ülke fazla ileri gidemez. Özellikle birkaç senedir sürekli geriye gitti, gitmeye devam ediyor ve edecek. Biz de bu arada yüksek işsizlik, yüksek enflasyon, yüksek terör tehditi ve jeopolitik riskler, yüksek stres, düşük hayat standartları ile karın tokluğuna yaşayıp, her ay gelecek ayın maaşını yeyip, halimize şükür edeceğiz. Suriye ne halde bilip şükretmemiz lazım. Çünkü biz her zaman bardağın dolu tarafını görürüz Türkler olarak. Ne olursa olsun o tek damlayı görür o bardakta su var deriz.

HÜLYA ÇAKICI

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Her şeyin sorumlusu bizleriz!


Gerçekler her zaman çok güçlü bir tokat olarak çarpar o yüzden inkarcıların işlerine gelmez.

Demagoji (bir kimsenin yada topluluğun duygularını kamçılayarak, okşayarak, ona yada onlara gerçek dışı şeyler söyleyerek onu yada onları kendine çekmeye çalışma) gerçek düşünceyi sonsuzlukla çarpar ve her soru başka bir soruya açılır, aklın alamayacağı sonsuzluk.

Güç yer çekim kuvvetine benzer. Yalancı, üçkağıtçı ve yalakalar hep aynı ortak paydada paydan pay alırlar.

Kitaplarla yüz yüze gelmemiş, diliyle söyleyip yazar ama uygulamaz çünkü kısa yoldan emek harcamadan, çalışmadan, ter dökmeden zenginliğe ulaşmaktır amaçları.

Düşünce ve davranışlarımızın %80'i bilinçaltımız ile ilgili. Dolayısıyla aldığımız bilgileri bilinçaltımıza gönderip oradan bilincimize gelene göre değerlendirip kendi doğrularımızı oluşturuyoruz yani doğru görecelidir. Amacımız gerçeğe ulaşma çabası olmalı, bu nedenle aykırı fikir diye bir şey olamaz saldırgan olmak anlamsız. Bilginin gerçeğe uygun olması gerçektir.

Hepimiz duyarsızız; kimimiz susarak, kimimiz duymamazlıktan, görmemezlikten gelerek erilliğimiz, cinsiyetçiliğimiz sisteminin bizlere dayattırdığı ve bizlerinde hal ve hareketlerimizden, davranışlarımızdan, üslubumuzdan vazgeçmiş duyarsız sistem toplumuyuz. Onlar yok bizler varız ve her şeyin sorumlusu bizleriz.

HÜLYA ÇAKICI