17 Kasım 2017 Cuma

İnsanlar Neden Paraya Fazla Değer Verir?


Para güçtür, hayatta kalma çabasıdır. Kapitalist sistem insanları paraya empoze eder, ihtiyacı olmayan şeylere ihtiyaçları varmışçasına beyinlere kazır, fakir hissetmemizi sağlar ve bunu da televizyon, internet, günlük olaylar, söylemler, reklamlarla çok rahat bir şekilde başarır.

Paranın hükümdar olması ile devletlerinde bu hükümdarlığı korumaya çalıştığını bununla beraber devletlerin insanların protestolarını bastırmak için güvenlik güçlerini arttırdığını, protesto eden insanların öfkesinin doğru olduğunu ama bu doğru öfkelerini yanlış yerlere doğru yönlendirdiklerine şahit oluruz.

Günümüzde her şey para üzerine kurulu, parasız nefes bile alınmıyor, peki bu durumda neye değer verilebilir ki, sadece paranın sözü geçen, parayı amaç haline dönüştüren kapitalist düzen içinde. Eskiden önemli olan paylaşmakken yeni dünya düzeninde para amaç haline gelmiş ve insani değerlerin yerini almış durumda. Bizi buna ihtiyaç durumuna getiren kapitalist bir dünyada yaşamanın tek şartının neredeyse paraya bağlı olması ve tüketim toplumu olmamız için daha çok kazanmaya, harcamaya yöneltilmemiz sistemin kaçınılmaz doğal sonucu ve en kötüsü bu bir kısır döngü.

Para sayesinde istediğimiz her şeye sahip olabilme potansiyeli, param var alabilirim diyebilmek. İnsanlar parayla yapabildikleri şeyleri seviyorlar, paran varsa herkes sana saygı duyar, seni sever ve mutlu etmek ister. Mecbur bırakılıyoruz para olmadan yaşanamayacak dereceye getirilen düzende parayı baş tacı yapmaya. Günümüzün bütün ihtiyaçlarını karşılayan, olmazsa olmazı olan bir araç oldu para.

Paranın gücü hangi kapıyı açmıyor ki, bir fakirle bir zengin aynı kapıdan girebiliyor mu? Fakirin hayalinin gerçekleşmesi belki karnını doyurması ile sınırlıyken, zenginin hayali daha da yükselip üstün olabilmek olabiliyor. Aslında bizim toplumumuzun sorunu para değil asıl sorun yokluk, insanlar sahip olamadıkları şeylerin delisi oluyorlar. Ne aileden, ne de eğitim kurumlarından doğru düzgün eğitim almıyoruz bunun sonucunda ise sorunlar ortaya çıkıyor, paraya düşkünlük toplumsal bir sorun haline geliyor.

Aslında en güzel yatırım sevgi, mutluluk, huzur, ailedir. Para insanları olmadıkları karakterlere dönüştürüyor. Çocukluk döneminde bu şekilde empoze edilen gençler ileride para tutkunu oluyorlar, en son marka telefon, araba, ev vs. bunlar aslında toplumun dayatması ile oluyor. Başarı para da değil insan olabilmekte, değerlerimizi gelecek nesillere doğru aktarabilmekte, dünyayı yaşanır hale getirip koruyabilmektedir.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056339-insanlar-neden-paraya-fazla-deger-verir


15 Kasım 2017 Çarşamba

Hayat tüneli...


Hepimizin iş bulmak için gayret sarf ettiği bulunca da huzursuz olduğu bir süreçteyiz. İnsanların çoğu mutsuz, umutsuz, kaygılı mecburiyet ve yaşam kavgası elini kolunu bağlamış durumda.

Hayatın ne olduğu ile ilgili algılarımızı ortalama sıkıntılara denk gelecek seviyede tutarsak belki hayatımız biraz daha iyi olur.

İş hayatı da insanı çalıştıkça mutlu edebilir ve insanda daha çok çalışma motivasyonu oluşturabilir. Bu da ancak insanın kendisini tanıması ve bu doğrultuda hayatını şekillendirmesi ile gerçekleşebilir.

Hepimizin amacı var, hayattan beklentileri benzer. İyi bir üniversite bitireyim, iyi bir işe gireyim, fırsat olursa yüksek lisans yapayım, araba alayım, evleneyim, ev alayım, çocuk yapayım vs. üç aşağı beş yukarı aynı.

Bazı insanların hayatlarında yapabilecekleri ve gerçekleştirebilecekleri sınırlı, ömürleri boyunca kazanabilecekleri para belli. Emek, stres, yaşadığı maddi, manevi, psikolojik yıpranma da çalışılan yerin rahatı ve huzuru için. Kazandığımız para ise ortalamaya yakın veya ortalamanın altında bir hayat sürmemize ancak yetiyor. Halbuki insanlar risk alabilse, farklı fikirler üretebilse, farklı fırsatları görebilse, fırsatlar yaratabilseler kendi işlerini kurup para kazanabilirler ve zamanlarının çoğunluğu da kendilerine kalır.

Yaş ilerledikçe öncelikler değişiyor. Para kazanmaktan ziyade zamanı insanın istediği gibi harcayabilmesi, zamanını, ömrünü mutlu ve huzurlu geçirmesi, sevdiği ve değer verdiği kişilere daha fazla zaman ayırmak istemesi önem kazanıyor ama çoğumuz bu farkındalığa çok geç ulaşıyoruz.

HÜLYA ÇAKICI

Ekim Devrimi


Rusya'daki Ekim Devrimi biz Türklerin işine yaramıştır. Bu devrim olmasaydı ülkemizin doğu bölgesi ve pek çok yeri şimdi Türk toprağı olmazdı. Çarlık Rusya'sı devam etseydi birinci dünya savaşı Osmanlı'nın sonu olur ve Sevr'den kötü şartları olan bir barış imzalanabilirdi. Bolşevik ihtilali en çok Türklere yaradığı halde bu fikri benimsemedik. Sovyet Rusya 1921'den itibaren Türkiye ile komşuluk ilişkileri sürdürmüş, Büyük Britanya ile gizli antlaşmalar çerçevesinde hareket etmiştir.

Yalta Konferansında Büyük Britanya, ABD ve Sovyet Rusya yaptıkları gizli anlaşmalarla etki alanlarını belirleyip el sıkıştılar ve sonrasında soğuk savaş başladı. Türkiye, ABD ve Büyük Britanya'nın payına düştü. Stalin Türkiye'den toprak talebinde bulunup Gürcistan için Kars, Ardahan, Doğu Karadeniz'i istedi, bu talep üzerine Gürcistan Türkiye korkusundan Moskova, Türkiye ise ABD'nin yanında oldu. Böylece dengeler oluşmaya başlamış, Türkiye soğuk savaşta Amerika'nın müttefiki olunca NATO ve Birleşmiş Milletlere de girmiştir.

Ekim devrimi olmasaydı Sivasa kadar tüm doğu Trakya gidip, İstanbul'da Çarların olabilirdi. Rusya ile 300 yıl savaştık, bizleri Kırımdan, Kafkaslardan ve Balkanlardan sürerek, katlederek çıkardılar. Bir dönem iyi olduk ama sonra yeniden Kars, Ardahan, Iğdır ve boğazları istedi Ruslar. Sovyetlerle aramızın limoni olmasının nedeni bizim Küçük Amerika, onlarında Komünist olması değildi. Biz Cumhuriyet rejimine geçsek bile Türkiye ve Rusya arasındaki ilişkiydi bu. Yani Rusya hep can düşmanıydı ve öyle de kalacak.

Belki küçük Amerika hayali olmasaydı her şey çok daha farklı olabilir ve belki savaşlarda yaşanmayabilirdi. Ama ister Amerika olsun, ister Rusya her ikiside çok zarar vermiş ve vermeye devam ediyor ülkemize.

HÜLYA ÇAKICI

14 Kasım 2017 Salı

Mutluluk Oyunu Oynuyoruz!


Sana verilen bir yaşam var, iyi yaşarsın kötü yaşarsın bu senin tercihin olur. Belki sadece gerçek sensin ve senin algılarındır, belki bir döngüyedir hizmetimiz. Egomuzdan sıyrıldığımız zaman doğal döngü içinde görevimizi yerine getirmemiz dışında yaptıklarımızın izi kalır o kadar.

Keşke kalp kırılan değil, bükülen bir ey olsaydı o zaman daha kolay olurdu eski haline gelmesi. Fikrimce iyileşmenin temeli bırakmak, eski, çürük, yıpranmış şeyleri attığımızda enerji de yenilenip tazelenecek gibi geliyor. Tabi neyi, ne zaman bırakmamız gerektiğini anladığımız zaman daha da rahat olur, dolayısıyla keşkelerle yaşadığımız hayat yerini neyselere bırakır.

Güçlüklere boyun eğmemek zor olsa da her umutsuzlukta bir umut, her karanlıkta bir aydınlık, her bitişte bir başlangıç vardır. Son nefese kadar umut edebilmeli ve hayallerden vazgeçilmemeli ki hayatımızda çekilir olsun.

Arada yalnız kalarak kendimizle yüzleşmek iyi gelecektir. Kalabalıklar kaçıştır ama yalnızlık başlı başına bir yüzleşmedir. Kaçtığın düşünceler, kendinden gizlediğin gerçekler ve inkar ettiğin her şey zihninde yalnızken daha rahat canlanır. Bir hastalığı tedavi etmek istiyorsan önce o hastalığı teşhis etmelisin, teşhisi koyduktan sonra tedavi yöntemi bulunur, ama işin en zor kısmı teşhistir, yalnızlık dikkatli kullanıldığında çok iyi bir tedavi yöntemidir.

Bize bencil olmanın, kendimizi düşünmenin yanlış ve hoş karşılanmadığı öğretildi. Belki de bunu bizler yanlış anladık, anlamaya da devam ediyoruz. Bazı durumlarda ben bir benlik olarak algılanmalı bencillik olarak değil.

Kendini sevmeye başladığın zaman algılar da değişir. Hayat daha güzel ve sevilmeye değer görünür gözüne, başka bir boyuttan bakarsın dünyaya. Önce kendine saygı duyup sev ki, yıkılmadan güçlü olabilesin, zaman zaman ruh halimiz buna müsait olmasada yine de hayat çok güzel.

Yaşanacak çok şey var, günlük hayatın koşturmasından biraz uzaklaşıp seyre dalmak lazım. Yaşamak güzel yaşayarak yaşamak daha da güzel.

HÜLYA ÇAKICI

Bir İnsanı Tanımanın En İyi Yolu


Birini tanımak istiyorsak öncelikle parayla olan ilişkisine, kendinden üst mevkide bulunanlar ile ilişkisine ve kendinden vasıf olarak altta olan insanlara davranış şekline bakılmalı.

Bir insanı tanımanın en iyi yollarından birisi de herkes tarafından sevilip sevilmediğidir, herkes tarafından sevilen bir insan yeterince dürüst ve açık sözlü değildir. Belki bir gün işime yarar diye veya tepki görmekten korktuğu için böyle davranıyor, yeri geldiğinde tepkisini dile getiremiyordur.

Bir insanı tanımanın yollarından birisi de beraber yalnız kalınacak bir durum oluşturmak, tatile, seyahate çıkmaktır. Arkadaş, sevgili her kim olursa olsun en zor ve stresli anlarda, zorda kalınan durumlarda nasıl tepki verdiği görülür. Zorluklara, aksiliklere karşı çözüm üretebilme becerisi gözlenir. Otomobiller düz ve güzel yolda birbirine benzerler, yağış ve yol kalitesi düştükçe, virajlar ve rampalar başlayınca otomobiller gibi insanlarda gerçek yüzlerini gösterirler. İyiyken herkes iyidir, kötüyken de aynı kişiyse o zaman problem zaten yoktur.

Çıkarların çatışması diğer bir tanıma yolu, menfaat bitince muhabbette bitermiş, terkedilmek de insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarır, mutluluk, aşk, arkadaşlık, sevgi hepsi birer maske ve maskeler düştüğünde ortaya çıkan yeni yüzler. Bu

Bir insanı tanımanın diğer bir yolu da kavga anıdır bütün çirkefliği ile karşında olur. Ama şu da bir gerçektir ki kötü zamanlarda insanlar başka tepki, iyi zamanlarda başka tepki verirler.

Bir insanı tanımak için yıllar gerekir, iyi ve kötü insan yoktur. İnsanların içinde iyilik ve kötülük hep vardır, duruma göre ortaya çıkarırlar. Sonuç insanlar kötü tanımayın...

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056210-bir-insani-tanimanin-en-iyi-yolu

Döviz Kurlarındaki İniş Çıkışlar


80 milyon nüfus, yüzde sekseni şehir ve kasabalarda yaşıyor. Saman bile ithal edilirse, çiftçilik ve hayvancılık bittiyse ilk önce gıda enflasyonu başlar. Tüketmeye devam ederek karşılanamayan ürünlerin ithalat hacminin artışı ile kurun artmasına katkıda bulunulur. Betona yatırım yapmaktan kurtulamayan ülke ekonomisinde dış pazara yönelik üretim yapamıyorsan ve ihracatta sınıfta kalıyorsan kurun artmasına daha da katkıda bulunursun. Böylece AR-GE araştırmalarından habersiz ülke ekonomisi de sınıfta kalır.

Ekonomisi dışa bağımlı olan, her ihtiyacını dışarıdan alan bir ülkeyle güç sahibi ülkeler istedikleri zaman oynarlar. Önce üretmeyi bileceksiniz ki paranız güçlü olsun. Üretime yönelik yatırım yok, doların piyasalarda bol olduğu zamanlarda aklımız, fikrimiz inşaat, rant, arabaydı, üretmeden bol keseden tüketimin sonuçları bunlar. ABD, dolarını piyasalardan yeni fed başkanıyla geri çekecek keşke parayı zamanında lüks yerine üretime yönelik yatırımlara harcamayı düşünebilseydik.

Şu an piyasadaki büyük yatırımcılar dolardaki iniş çıkışlardan para kazanıyorlar. Doları önce düşürtüyor sonra dolar almaya yükleniyor, bir gecede servetlerine servet katıyorlar. Dolar, Euro, Sterlinin son yıllarda bu kadar artması ülkemizin dış ülkelerdeki yatırımcıların eline bağlı kalması, ülkenin hiç üretim yapmadan vergi gelirleriyle devam etmesi, ithalatın ve özelleştirmelerin hızla çoğalması çalkalanmaların en büyük etkeni. Eskiden üretim toplumuyken şimdi tüketim toplumuna döndük. Yediğimiz ürünlerin neredeyse yüzde doksanına yakınını ithal ediyoruz, böyle devam edilirse bir yerde ekonomi patlar fikrimce. Ve fabrika ve üretimi olmayan ülkelerin işsizlik rakamları rekor düzeylerdedir her zaman.

Atatürk ilkelerine bağlı olunduğu zamanlarda Türkiye kendi kendini ürettiği her türlü gıda maddeleri ile besleyebilecek dünya çapında yedi ülkeden birisi idi. Para sanayiye, tarıma, üretime değilde taşa, toprağa yatırılmaya teşvik edilirse sonuç böyle olur.

HÜLYA ÇAKICI

11 Kasım 2017 Cumartesi

Kendine İnanmak


Kim olduğumuzun, ne yaptığımızın bir önemi yok aslında, ne yapıyorsak en iyisini yapmak, çevremize güzellik ve mutluluk katmak amaç olmalı. Yan yana tezgahı olan bir çok çiçekçiden biri farklıdır çiçekleri düzenli, kendisi güler yüzlü ve kibardır sırada bir çok insan onu bekler. Nedeni bellidir insana saygı, kendine saygı, yaptığı işe saygı. Kendine inancı sayesinde başarı elde eden her insanın mutlaka ürettiği bir ürün vardır. Bu ürün bilgi de olabilir, nesne de.

Her şeye rağmen küçük bir kıvılcımı yakmayı başarabilecek, umudu olacak, tüm zorluklara rağmen düştüğü yerden kalkmayı bilecek, başarısız olduğu zamanlarda bile başarılı olduğu günlerin empatisini yaparak yeniden taşları üst üste koymayı düşünecek ve ne olursa olsun daha iyi olacak diyerek yola koyulacak insan kendine inanan insandır fikrimce. İnsan isterse, inanırsa başaramayacağı hiçbir şey yoktur. Değişim kendimize inanmaktan, yüzleşmekten, tanımaktan başlar. Korkmadan istemek, düşsende kalkmayı bilmek gerekir. En büyük yolculuklar küçük bir adımla başlar çünkü.

Thomas Alva Edison okulda alay edilen bir çocukmuş.
Albert Einstain tezleri, icatları çoğu kez reddedilmiş.
Abraham Lincoln Amerika'da büyük bir direnişe baş kaldırarak ilk kez ırk ayrımına ve köle düzenine son veren lider olmuş.
Steven Hawking başarı adına muazzam bir film ve daha dahası...
Piri Reis, Pir Sultan Abdal, Şems-i Tebrizi, Mimar Sinan, Aşık Veysel Şatıroğlu vs. gibi insanların hayatları, yaşanmışlıkları araştırılıp okunduğunda başarı, sabır, mücadele adına birer pusuladırlar. Başarılı insanların hayatlarını anlayabilmek için kendi yargılarımızı ve değerlerimizi rafa kaldırıp tarafsız baktığımızda kendi adımıza nerelerde hata yaptığımızı fark edebiliriz. Yöntemleri uygulamak ve görmek için bakış açımızı bazen değiştirmek gerekir.

Kendine inanmak deli veya cahil cesareti değil, tam tersine büyük bir farkındalıkla gerçekleri gözleyebilmek, boş durmak yerine kendini geliştirmek, eksiklerini giderebilmek yani yaşama her zaman uyanık bir biçimde katılmak üzere dinamik olmaktır, bu durum canlılık ve pozitivizmi ortaya çıkarır.

Entellektüel zeka dediğimiz IQ son derece gerekli ve yararlıdır. EQ dediğimiz duygusal zekada bir o kadar önemlidir. İç sesimizin her dediğini yapamayız ama o sesi dinleyip akıl süzgecimizden geçirerek faydalı mı, zararlı mı olduğuna karar verip, zararlı olanları formatlayıp değiştirebiliriz. İçe yolculuk işitilmeyenleri işitmek, görünmeyenleri görmek, bilinmeyenleri bilmektir, perdenin arkasındakileri işitmek, görmek, bilmek içindir bunu başarmak ise en zorudur.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1056069-kendine-inanmak-