16 Ocak 2018 Salı

Eğitimli toplum ilk sıralardadır!


Beyin sünger gibidir, her şeyi anlasa da, anlamasa da çeker. Temelinde eğitim olan bir toplumun bakış açısıda farklı olur ve dünyada ilk sıralardaki yerini alır.

Çoğu zaman doğru yönlendirilmediği için kendi yeteneklerinden habersiz yaşar insanlar. Anne, baba ve öğretmenlerin yapması gereken görevdir çocuğun yeteneklerini görmek ve ortaya çıkarmak. Bireysel farklılıklar vardır, bazıları birebir öğrenirken, bazıları toplu eğitimde öğrenir. Bunu belirleyecek kişilerde çocuğun yakınında bulunan yetişkinlerdir.

Bozulmuş yetişkinler sağlam çocukları nasıl yetiştirecek? Severek yaptığınız bir mesleğiniz olsun, çocuklarınızı bulunduğunuz dönemin çok para getiren veya sizin istediğiniz mesleğine değil, çocukların yeteneğine, becerisine, yatkın olduğu ve severek yapabileceği mesleğine yönlendirmeye çabalayın. Zamanımızın eğitim sistemi yetenek ve becerileri göz önüne almayan, sorgulamayan, araştırmayan, tek tip öğrenci yetiştirme üzerine kurulu. Ebeveynler bir çocuk dünyaya getirdilerse o çocuğu iyice gözetmeli ve hangi mesleğe yakınsa ve hangisini istiyorsa o tercihinde özgür bırakmalıdır.

Günümüzdeki öğretmenler bilimsel bir yeterlilik sınavına tabi tutulmalı, geçemeyenlere süre verilip tekrar sınav yapılmalı, yine geçemezlerse öğretmenlikten alınıp yerine atama bekleyenlerden yeterli olanlar alınmalı.

Ülkemizde öğretmenlerimizi öncelikle birer öğretici olarak yetiştirmek, eğitmek gerekiyor. Bir meslek icra etmekten öte, bir ülkenin geleceği adına görevli olduklarını anlamalı ve bu ideal ile çocukların karşısında durabilmeliler. Eğitim kurumlarımızda bu bilinçten uzak pek çok eğitimci var. Eğitimciyi önce dünya standartlarında eğitime hazır hale getirmek, sonra milli bilinç ve milli amaçlar doğrultusunda öğretime teşvik etmek lazım. Bunun içinde mevcut sistem içinde denetim ve otokontrolun kesintisiz yapılması gerekiyor.

HÜLYA ÇAKICI

http://hthayat.haberturk.com/blog/haber/1058448-egitimli-toplum-onlerdedir

12 Ocak 2018 Cuma

Kendini Dahi Zannetmek...


Sağlıklı düşünemeyen kişiler ölü hücreleri ile beyin hücrelerinide birlikte götürür. Kendini dahi zanneden insan araştırmaz her şeye körü körüne bağlanır ve hatta düşünmekten bile yoksun kalır, çünkü her şeyi biliyorum kafasındadır. Böylece düşünceden yoksun nesiller yetişir, çünkü düşünen nesil her şeyi yargıladığı gibi gün gelir herkesi yargılar. Bireyin ben dahiyim sanrısına saptırılmasının sebebi, bireyin doğru bir sistematikle kendini geliştirdiğini sanmasına yönelik durumudur.

Dünyada eğitim insanların kendilerini dahi sanmaları için yaratılmıştır, bireyleri törpülemek, boş insanlara kendilerini yararlı hissettirmek için üretilmiştir. Sonu hep aynı yere çıkar, eğitim kaliteli robotlar yaratır.

Sorgularsın, sorgularsın sonuç aynıdır değişen hiçbir şey olmaz. Belki de insan ne kadar az sorgularsa o kadar mutlu ve huzurlu oluyordur. Hayatı derinlemesine sorgulayıp mutlu olan insan var mı acaba? Sorguladıkça yaşamdan tat alma duyusu da azalıyor gibi yaşama, yaşamaya bir anlam veremiyoruz. Hayatın yaşanmaya değer olup olmadığı noktasında dönüp duruyoruz. Oysa sorgulamayan insanlar basit bir şekilde yaşamlarına rahatça devam ediyorlar.

Bazıları için hayatın anlamı futbol, bazıları için dinleri, bazıları için ideolojileri, bazıları için eş, dost, para, araba vs. Her ne kadar gözümüze basit görünsede onlar gayet memnunlar ve düşünmemenin etkisiyle kendilerinden geçiyorlar. Öncelikle hayat nasıl doğru yaşanır sorusuna yanıt bulmalıyız. Sorgulayanlar kendilerini yeniden inşa ederek çizdikleri yolda sorgulama öncesinden daha güçlü, daha emin ve huzurlu yol alıyorlar.

Aklın başında olması için çaba harcanmaz, çünkü akıl ve zeka varoluşun sebebidir. İnsanlar saçma sapan ve basit olmak uğruna zekasını kullanıyorlar. Zekayı nerede, nasıl, ne şekilde kullanacağı kişiden kişiye değişiyor.

HÜLYA ÇAKICI

9 Ocak 2018 Salı

Korku Nedir?


İnsan yaşama başladığında korkusuzdur. Yeni doğmuş bir bebek neden korkması gerektiğini bilmez ama yaşam devam ettikçe edindiği tecrübeler karşısında savunma mekanizmaları oluşturur. Korku sonradan öğrenilir, aynı durumlarla karşılaştıkça öğretilenler beyine farklı şekillerde yorumlanarak iletilir ve beynin adrenalin salgılamasına yol açar. Korku var olduğu için korkacak olsaydık herkesin aynı şeylere aynı tepkiyi vermesi gerekirdi. Herkes yılandan korkmayabilir, kimisi evcil hayvan olarak bile besler. Korku var olduğu için korkmak geçersiz bir teoridir.

Korku insanın savunma mekanizmasını harekete geçiren bir nevi erken uyarı sistemidir. Hayatta kalmaya programlanmış insan korkusuz yaşayamaz, hayatın kendisi korkunun özüdür. İnsanoğlu kendi düşünce ve kararlarına bağlı kalarak korku, sevinç, üzüntü vs. gibi duyguları tabu olarak geliştirir ve korkuyu kendisi üretir.

Gücünün yettiği ve kontrolü altındaki şeylerden korkmaz insanlar. Korku kontrol dışı olan yada güç sınırlarının üstünde olandan sakınma içgüdüsü, bir nevi hayatta kalma iç güdüsüdür. Bu içgüdü düşünemeyen canlılarda da olduğuna göre, insanlar kendilerini üstesinden gelebileceğine inandırarak bu içgüdüyü yenebilirler. Deneyimlenmeyen her şey korkutur en doğal duygulardan birisidir, kişinin kendisini koruması için donanımıdır.

Yaşadığımız hayata da bağlıdır biraz ve değişkendir. İnsan korkacağı şeyi kendisi belirler korku veya korkulacak şeyden çok kişinin kendi algılama biçimi önceliklidir. Korkunun kaynağı korkulan şey hakkında bir fikrimiz olmayışından gelir, bilmediğimiz şeylerden korkarız. Yani korku görecelidir herkes aynı şeye aynı tepkiyi vermez ölüm, yükseklik, düşmek vs. gibi. Yine de genel anlamda korku öğrenilmiş ve öğretilmiştir, bir şeyden korkmamız gerektiğini ondan zarar görmedikçe yada zarar göreceğimiz söylenmedikçe kavrayamayız.

Korku tehlike, tehlike olasılığının uyandırdığı kaygı duygusudur. Böyle bakıldığında korku hafife alınmaması gereken bir duygudur, kendimizi esaret altında hissettirebilir çünkü mantıktan daha kuvvetlidir ve insanı ciddi boyutlara taşıyabilir.

İnsan bilmediği şeyden korkar ve kendi düşüncesi dışında bir düşünceyle karşılaştığı zamanda tepki verir. Karşılaştığımız akla uygun, zararsız olsada bunu bir tehtit olarak algılarız. Gücünün yettiği ve kontrolü altında olan şeylerden korkmaz insanlar, kontrol dışı olandan sakınma hayatta kalma iç güdüsüdür korku. Bu içgüdü düşünemeyen canlılarda da var olduğuna göre insan kendisini üstesinden gelebileceğine inandırarak bu içgüdüyü yenebilir yada yenemez ve korkmaya devam eder.

Bilinmeyen korkutur. Bilinmeyen eşittir korku. İrade ve mantıkla kontrol altına alamadığımız için korkarız. Korkulacak şeyleri düşünürüz önce sonrada ilk kendimiz korkar böylece de korkuyu var ederiz. Anlayamadığımız ve göremediğimiz şeylerden korkar bunuda zamanla çevremiz ve içgüdülerimiz ile öğreniriz. Korkularımızın temeli kendi deneyimlerimizdir, korku öğrenilen bir duygudur her canlıya göre de başka başkadır. Sevinç, üzüntü gibi canlılarda varolan bir dürtü, savunma mekanizması, bir nevi emniyettir. Zehiri doz belirler duruma görede önlem aldırıp, hayat kurtarır. Yeryüzündeki içgüdü veya düşünme yetisine sahip ilk canlıyı ve onun yalnız olduğunu düşünürsek muhtemelen doğada korkacak bir şeyler yine bulacaktı yani korkulacak şeyler hep vardır ve bunları biz buluruz. Aslında korkunun üzerine gittiğimiz zaman küçülen bir şey olduğunu görürüz bizi tutan ise sadece ilk adımı atmadaki duygu durumudur.

HÜLYA ÇAKICI

Empati Kurma Özelliği Kazandırılabilir Mi?


Empati üstün insanlara verilmiş bir özelliktir bazılarına öğretilse de öğrenemezler. İmkansız değil ama zordur empati, yüzeysel ve maddesel algısı yüksek olan insanlar bu konuda öğrenme güçlüğü çekerler. Zaten dünyadaki en zor savaş insanları anlamak ve öğretmektir.

Empati yapabilen kişi muhatabına muhatabının rolünü oynayarak yani o kişi olarak daha sonrada onun onayladığı şeyleri onun önüne sererek empati kapısını açabilir. Yani empati söz ve teoriyle öğretilemez yaşatmak gerekir, kendisinin empatiye ihtiyaç duyduğu anlarda ona bunu hissettirerek, göstererek yaşamasını ve değerini anlamasını sağlayarak belki başarılabilir öğretmek. Kimi insan kendi duyguları dışında hiçbir şeyi önemsemez, bencil birisi öğrenmek istemeyecektir, kötü bir insanı iyi yapmak kadar zor bir iş bu veya cahil birini bilge yapmak gibi bir şey çünkü anlayışsız olacaklardır.

Empatiyi kısasa kısas zannedenler de var. Empati bir anlamda yaptıklarının doğuracağı sonuçları analiz etmek ve bu sonuçların sorumluluğunu alabilmek için kilit nokta; canım yandı canını yakarım gibi, halbuki bu empatiyi değil intikam duygusunu uyandıracaktır. Birinin canını yakan bir olaya bir başkası gülüp geçebilir ki, kısas doğru bir ölçü değildir. Önemli olan başkalarının bizden farklı olan duyguları ve deneyimleri olabileceğinin farkında olmak ve bunu anlamlandırabilmektir. Kendi tavrının farkındalığı, yaptıklarının sonuçlarını sorgulama ve analiz becerisinin gelişmesi gereken insanlardır empati kuramayanlar. Empati doğuştan gelmez insan sadece kendisi gerçekten isterse değişir.

Empati kurmayı öğretmenin en öğretici yolu aynı şeyi yaşatarak yapmaktır ama bazen de farkındalığı vurgulayarak yapıp bunu sen anla diye yaptım demekte gerekir. Kişi kendisine nasıl davranılmasını istiyorsa karşı tarafa da yaklaşımı o şekilde olmalıdır, bunu hayat felsefeleri arasında bulunduran kişi dürüst davranmaya yöneliktir ve genellikle yalan söylemez, kalp kırmaz, yanlış hareketlerde bulunmaz, aldatmaz, doğru düzgün bir insan olma yolunda iyileştikçe iyileşir. Empatisi gelişen insan zamanla düşünceleri okuyabilme durumuna kadar gelir, sokaktaki hayvandan başlayarak düşmüş insana kadar empati kurup düşünebilir.

Genellikle acısı olanların çoğunluğu empati kurabilir, empati pişmanlıktan kaçmak, halden anlamaktır. Başına aynı şey gelmeden empati kurulmak zorlaşır. Kişinin kendisi anlaşılmak istediğinde ancak empatiyi anlayabilip içselleştirebilir. Duyuşsal davranışlar, kazandırılması en zor davranışlardır çünkü. Empati ve sempati de bazen birbirine karıştırılır, çoğu insan sadece sempati duydukları nesnelere empati yaparlar.

Sonuç olarak hiçbir zaman gerçek anlamda empati kurulamaz. Eğer empati anlaşılmak olsaydı yaşanılan acıların bir damlası bile gerçekten empati kuranların dünyasını yıkardı. Ateş düştüğü yeri yakar. Dertler eskiden ortaklaşa giderilebiliyorken şimdi herkes kendi gövdesinin ağırlığına hapsedilmiş ve kendi sorunlarıyla baş başa bırakılmış durumda, eğer gerçekten empati olsaydı hiçbir insan aç kalmaz hiçbiri zulüm görmezdi ve eğer gerçekten empati olsaydı sessizlik denilen şey ortadan kalkardı.

HÜLYA ÇAKICI

8 Ocak 2018 Pazartesi

Ülkedeki Ekonomik Büyüme Tüketim Kaynaklı


Bütün hatalar düşünme organımızı kullanmamaktan kaynaklanıyor. Beynin çalışabilmesi için enerji gerekir, enerji de fiziğin konusudur, düşünce de beyinde oluşur.

Ülkedeki büyüme tüketimden kaynaklı yüksek görünüyor yoksa hane halkı gelirinde her hangi bir artış yok. Halkın borçlanma oranı yükseliyor, geçim sıkıntısı hayatı zorlaştırıyor, büyüdükçe her şeyin fiyatı artıyor. Batı kıskanıyor, ABD şaşkın, İsrail biat ediyor, Çin ortaklaşa dükkan açalım diyor.

Vergiler tavana vurmuş, benzin almış başını gidiyor millet ekonomi çok iyi diye coşuyor. Ekonomisi iyi olan ülkede vergiler artmaz, halkın refahı artar. Dolar dört lira sınırına dayanmış Türk lirası değer kaybetmiş. Ekonomisi iyi olan ülke dış ticaret açığı vermez yada var olan açığı büyütmez. İthal olmayan tek şey kalmadı, ne üretiyoruz ne de satabiliyoruz.

Para icat oldu insanlar da kölesi. Sistem efendi, köle düzeninde yürüyor ve bu sayede kimse kafasını kaldırıp benim gerçeğim bu değil bilincini geliştiremiyor, çünkü yaşamak için çalışıp para kazanmak gerekiyor. Aslında dünyada var olan imkanlar herkese bol bol yeter ama sermaye düzeni buna izin vermemek üzere şartlarını oturtmuş.

Para, güç, ego bunlar psikolojik ve sosyolojik etkenlerdir. Sınırları kontrol edilmezse insan doğasında olan üstünlük kurma, güçlü olma, daha çok para kazanma isteğiyle her şeye hakim ve sahip olma isteği kontrol edilemeyince uyuşturucu etkisi yapar. Ülkelerde de, ailelerde de böyledir bu durum, kendinden başka düşünen güce ve akla tahammül edilmez, insanları birbirine kırdırarak kolay yoldan rahat edip, getiri elde etmek isteyenlerin işine gelerek güçlü, paralı kişinin oyuncağı olurlar, bu gözünü hırs bürümüş insanlar milletin içinde varsa milleti, ailede varsa aileyi birbirine kırdırırlar. Güçlü, onurlu insan ve toplumlar bu oyuna gelmezler, kısa vadede bu insanların oyuncağı olmak iyi yaşatır ama sonu kötü biter anlayabilene tarihten alınabilecek dersler çoktur. Ruhunu paraya ve güce satmış insanların peşinden gitmenin sonu yoktur.

Uzun süredir ekonomi durgun insanlar para sürmüyorlar piyasaya, alım, satım, yatırımdan kaçıyorlar. Ekonomimizde iyi bir gidiş olmasa da sabitlenmesi bile canlandırmaya yeter. Türkiye'nin eksiği ARGE'li yazılımsal yatırım kabiliyetinin zayıf olmasıdır. Ve bu büyüme biraz daha sürecektir.

HÜLYA ÇAKICI

5 Ocak 2018 Cuma

İyi Niyet Kişilik Yapısıdır!


İyi niyet bir davranış değil kişilik yapısıdır. İyi niyetli olmak iyidir ama tedbiri de elden bırakmamak gerekir. İyi niyet bazen karşındakini yönlendirme taktiklerinden birisidir, bazen de karşıdaki üzerinde üstünlük kurmaktır. İyi niyet kötülük taşımayan bir düşünceyle hareket etmektir. Bu insana ait olan bir davranıştır, kimileri gösteriş olarak veya karşısındakinin gözlerini boyamak içinde kullanabilir. Hangisi olduğu ise karaktere bağlıdır.

Ben iyi niyetle yaklaşmıştm diyen biri için genel olarak sorun iyi niyetle yaklaşmakta değil, karşı tarafın art veya ters davranışları dolayısıyla usanç ve gına gelmesindedir. Çoğu zaman iyi niyet sandığımız durum ise kötü niyet karşısında ezilmiş sıradan bir niyettir.

İnsanlara şans tanımalıyız, iyi niyetimiz bizi koruma sınırında olmalı. Karakterin temiz ve dürüst ise, zorlasan da kötü niyetli olman mümkün değildir, en fazla tokat yedikçe biraz daha dikkatli olmaya çalışırsın.

Zayıf anları yaşamadan kimin sırtını döneceğini bilemezsiniz. İnsanın her şeyi yapacak kapasitede olduğunu kabullenmemekte kocaman bir hamlıktır.

Yaşarken de hasat eder insan ektiğini. Örneğin, zor bir gününde yardım eli uzattığınız bir insanın zor gününüzde size yardım eli uzatmasıyla karşılaşırsınız. İşte bu daha önceki ekilenin biçilme halidir.

Yayılan pozitif enerji başkasını mutlu ettiğimizde karşılık olarak pozitif enerji saçan mutlu insanlarla zaman geçirmek olarak bize dönüyor ve en önemlisi de iç huzuru olarak dönüyor. Ama her şey gibi bunda da samimiyet önemli. Bunu sırf kendine görev bilip insanları mutlu etmek için palyaçoluk yapan bir insanın dünyadaki en mutlu insan olduğunu söylemek doğru değil. Bir şeyleri içinden gelerek yapmak lazım. Bazen mantığı devreye sokmak gerekiyor, saygıyla bağdaştırmak ve o şekilde yaşatmak.

HÜLYA ÇAKICI

Saygı Eşittir Medeniyet


Toplumda birilerinin işine yaramazsanız dışılaşırsınız. Kanıksanmış, içine doğulmuş normların dayattığı birey olmaktan uzaklaştığında, farklılaştığında isteyerek veya istemeyerek toplum ve aile tarafından tepki görürsün.

Girdiğin herhangi bir işletmede çalışan insanlar seni sevdiği için değil para kazanmak için seninle muhattap olur. Buna eğitim kurumları veya hastanelerde dahil olabilir. Durakta otobüse binerken önündekinin seni geçip senden önce binme arzusunu hissedersin, markete girdiğin zaman kasaya aynı anda geldiğin bir başka kişinin hemen senden önce davranmaya çalışması hepimizin az çok yaşadığı şeylerdir.

Bizlere ilkokul, lise, üniversite yıllarında yanımızdaki arkadaşlarımız aynı zamanda rakibimiz olarak tanıtıldı. Bunlar aslında bireysel değil, evrensel para düzeninin insanlara bilinçsiz olarak yaptırdığı şeylerdir.

Rutin problemler genellikle gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkelerde ola gelir. Batı ülkelerinde insanların sevebildiği mesleklere yönelmeleri daha kolayken, insanlar yaşam becerilerine ve isteklerine göre eğitim alırken, gelişen ülkelerde ve Türkiye'de durum böyle değildir. İnsanlara saygı duymama, anlamsız rekabetlere girme, hoşgörüsüzlük ülkenin ve toplumun gelişimiyle ilgilidir genellikle. Sorun sistemle alakalı olduğu kadar eğitimle, kültürle, gelişmişlikle de alakalıdır, yoksa sistem insanları ne tamamen iyi yapar ne de kötü, durumunu da olduğu gibi sistem sağlamaz.

İnsanlar gördüğünü yapma eğilimindedir, toplum olarak belli bir seviyeyi tutturamadıktan sonra ne yapılsa da boştur. Merhamet, adil olma, iyilik gibi vasıflar eğitimle kazandırılır. Bu iç yapıyla da alakalı bir durum ama o iç yapıda kendi kendine oluşmaz, nasıl bir aileden ve çevreden geldin, kendini ne kadar geliştirebildin gibi şeylerden oluşuyor. Bu durum kapitalizm ile ilgili de değil, bireyselleşebilmiş ve aynı zamanda da toplumdaki rolünün bilincine varabilmiş toplumlarda mümkün olabiliyor.

HÜLYA ÇAKICI